Temmuz 1980 · s. 8 · 9 dakikalık okuma
Günümüz ve Gürültü

“Gürültü insanı öldürebilir mi?” Sorusu bizi ilk anda ürküten fakat ehemmiyet vermediğimiz korkunç bir istifhamdır. Bunun cevabı, belli bazı durumlarda gürültünün insanı öldürebileceğidir. “Ultrason” (kulaklarımızın işitme sınırı üzerinde çok yüksek frekanslı ses) kâfi derecede şiddetli olduğu takdirde deri molekülleri arasında sürtünmeler meydana getirerek derinin yanmasına sebep olur; çok alçak frekanslı ses ise kafatası gibi sert organizma parçalarında rezonanslar (titreşimler) meydana getirerek onları parçalayabilir.
Bununla beraber “Gürültü insanı öldürebilir mi?” sorusu muhakkak ki sorulma ya değer bir sualdir. Bugün hasselerimize tesir eden bütün millerden son birkaç yüzyıl içinde ötekilerle ölçülmeyecek kadar artanı, sestir. Gün ışığı daha fazla parlak olmamış, güneş sıcaklığını arttırmamıştır ama sanayi inkılâbından beri cemiyetin yaşayış standardı çok değişmiş ve günlük hayatın umumi gürültüleri devamlı surette çoğalmıştır.
Gürültü, muhiti bir tehlike olarak teknolojik cemiyetin mahsulüdür. Birkaç yüzyıl önce bir insanın asker olup bir savaşa katılmadığı takdirde günlük yaşayışında işitebileceği en kuvvetli gürültü yollardan geçen atların nal sesleri, atlı araba gürültüleriydi ki bunlar bugünkü modern bir şehrin sokaklarındaki trafik uğultuları karşısında çok sönük, sessiz ve önemsiz kalır.
Bugün dünyamızda bir gürültü problemi olduğu gerçektir. Giderek artan sayıda insanın bunun şuuruna varması bizlerin bu “metaformoz” noktasına ulaştığımızın bir işaretidir. Kulaklarımız kendilerine daha fazla saygı göstermemizi istemektedirler. Bu isteğe ya uyulacaktır, ya da artan gürültü karşısında kaçınılmaz bir sağırlığa ulaşılacaktır.
Hayvanlar âleminde ise böcek, hayvan ve çeşitli kuşlar birbirlerini, günlük ve mevsimlik olarak aynı anda var olan ahenkli (armonik) bir güzellik şeklinde tamamlarlar.
Mesela: İngiliz Kolombiyasında Haziran ayında kurbağalar vıraklamayı tam da kuşların sabah korosunun başladığı anda bırakırlar ve ancak gün batımında en son kuş sustuktan sonra tekrar başlarlar. Kazlar her yıl Ontarido’ya mayısta kuzeye ve ekimde güneye yaptıkları gürültülü sürüler halindeki göçleri sırasında sadece birkaç gün işitilirler. Yarışan seslerin kesafetinden oluşan böyle bir muhite bir “Hi-fi” yani tabii’ ses vericisi denir. Burada Sinyal-gürültü oranı kusursuzdur ve her ses sözü edilmeğe değerdir. Her biri bir gaye için çıkarılır ve tıpkı bir güzel sohbet ya da güzel bir “müzik orkestrasyonu” gibi birbirini bütünler. Şekilde İngiliz Kolombiyasının batı k;yılarında, tabii ses âleminin hacmıyla ilgili bir grafik görülmektedir. Bir kimse Çevreye has, can alıcı ipuçlarıyla alakalı bu nevi sinyallerin manasım öğrenebilir. Misal olarak geceleyin çiftliğinde yatan bir kimse yattığı yerden hayvanların toprağı kazdıklarını duyarsa toprağın sürülmeye hazır hale geldiğini anlayabilir.
Köy hayatından şehir hayatına geçiş umumi olarak tabii’ ses kaynağından sun<ı ses kaynağına geçiş olarak tarif edilebilir. Bu suni’ ses alemi içinde önemsiz ya da bize ters düşen “akustik” bilgi, işitmek istediğimiz ya da işitmek istemediğimiz sesleri gizler. Bir sesin dikkati çekmesi için son derece yüksek ya da sürekli olması lazımdır. Modern şehir hayatında kuş seslerinin yerini tutan radyolar, televizyonlar kışın güneye göçmezler, buldozerler kış uykusuna yatmaz ve trafik gece uyumaz. Her şey aynı anda akustik enerjiyle işler, sinir ve kulak zarının bozulmasıyla neticelenir.
Aslına bakarsak gerçekten cevab vermek zorunda kaldığımız soru: “Milyarlarca yıldan beri bilhassa sanayi öncesi dünyasının gürültü seviyesine göre ayarlanmış bulunan kulaklarımız bir ömür boyunca uzun vadeli- aksaklığa uğramadan böyle çok daha kuvvetli bir gürültüye tahammül edebilecekler midir?”
Bu sorunun daha fazla detayına inmeden mevzudan bir parça uzaklaşarak kısaca havada sesin keyfiyetini açıklamak ve mevzuun temel terimleri üzerinde biraz durmak yerinde olacaktır.
Ses havada normal atmosferik basıncın ritmik (düzenli) değişmeleri yoluyla yayılır. Bu ‘minnacık dalgalar’ ses kaynağından dört bir tarafa saniyede yaklaşık olarak 340 metre hızla dağılırlar, bu sırada rastgele karşılarına çıkan katı cisimlere çarparak yansırlar ve mihrak (odak) noktalarında toplanırlar. Basıncın bu değişmeleri aslında çok küçüktür, normal atmosfer basıncının milyonda biri bile kulaklarımız tarafından oldukça yüksek ses olarak hissedilir.
Atmosferin milyonda biri bir basınca, mikrobar denilir. (µ bar diye gösterilir) Bir insanın ideal dinleme şartları içinde normal işitme kabiliyeti ile işitebildiği en hafif ses 0,0002 µ bar gibi tasavvur edilemiyecek kadar çok küçük bir basınçtır. Diğer taraftan kulakta fiziki bir ağrı (veya mekanizmasında meydana gelebilecek bozukluk) meydana getirecek en yüksek ses 300 µ bardan bir parça daha fazla bir basınç değişikliğine tekabül eder, Şu halde kulağın alabileceği ve ses olarak işitebileceği basınçların alanı bir milyonun bire olan oranı gibi insanı hayrete ve düşünmeye sevk edici şaşırtıcı bir orandır.

Ses basınçları umumiyetle µ bar ile ifade edilmez ve “decibel” denilen (kısaca dB ile gösterilen) bir birimle ölçülür. Şu anda “decibel” taksimatının nasıl meydana geldiği ile uğraşmamıza lüzum yoktur. Yalnız şu kadarını belirtmek faydalı olabilir ki, o da onun basınç taksimatı ile logaritmik bir alakası olduğu ve bu sayede insan kulağının muhtelif ses yüksekliklerini hissetme şekline daha iyi uyduğudur. “Decibel” taksimatının sıfırı kulağın duyabileceği en hafif sesin hemen hemen altındadır. (Buna işitme eşiği de denir.) Bu o şekilde tertiplenmiştir ki, bar cinsinden basıncın her iki kat artmasında dB değerleri 6 kat artmaktadır. Böylece 50 dB lik bir ses 44 dB lik bir sesin iki kat basıncına. 56 dB lik bir ses ise dört kat basıncına sahiptir.
Verilen tablo her gün karşılaştığımız gürültüleri, onların ortalama ses basınçlarını
bar olarak) ve dB cinsinden de basınç seviyelerini vermektedir.
Bir sesteki başka önemli bir “varyant ta” onun frekansı, yani ritmik basınç değişikliklerinin değişme ölçüsüdür; onun sayesinde biz sesleri birbirinden ayırabilir, perdesini anlayabiliriz. Yüksek cızırtılı seslerden meydana gelen bir gürültünün basınç değişiklikleri çok çabuktur, alçak uğultulu seslerde ise bu değişiklikler çok daha yavaştır. İşitilebilen en alçak ses (mesela büyük bir orgun en alçak notası) saniyede basıncını 16 kere değiştirir (ki buna periyod denir) normal işitme hassasına sahip genç bir insanın en yüksek işitebileceği sesin frekansı saniyede 20.000 periyodtur.
Günlük hayatın gürültüleri umumiyetle müzik notaları gibi, bir tek frekanstan (veya aritmetik alaka ile frekansların birleşiminden) teşekkül etmezler ve aynı zamanda meydana gelen pek çok frekansların rastgele bir karışımından ibarettirler. Diğer taraftan kulaklarımız da, işitilebilen ses “spektrumu” içindeki bütün ses frekanslarına karşı aynı derecede hassas değildir; Seslerin kaydı ile uğraşan (hi - fi) uzmanları buna frekans müessiri eğrisi doğru- bir hat değildir, diyeceklerdi. Kulağın en fazla hassas olduğu alan saniyede 1000 ile 4000 periyod arasındadır, hassaslık bunun altında yavaş yavaş üstünde ise biraz daha sert bir şekilde azalır.
Şimdi artık esas mevzuumuza dönebiliriz: Gürültünün insanlar üzerindeki tesiri nedir? Bazı tesirleri tamamiyle açıktır. Bir an için bile olsa 140 dB veya daha yüksek bir gürültü ile karşılaşan her insan derhal büyük bir acı hisseder, bir daha tedavi edilemeyecek şekilde kulakları bozulur ve muhtemelen tamamiyle sağır olur. Bu gibi muazzam gürültüler artık olağanüstü şeyler değildir, yüksek güçle işleyen bir jet motoru oldukça geniş bir bölgede böyle bir gürültü seviyesi hâsıl edebilir. Jet motorlarının bakım maksadı ile yerde tam güçle çalıştırıldıkları hava meydanlarında personelin korunması için özel tertibat alınmış ve insanların rastgele jet gürültüsünün tehlikeli alanlarına girmemeleri sağlanmıştır.
Endüstride umumiyetle meydana gelen daha alçak ses seviyeleri derhal kalağa bir zarar vermezler. Fakat böyle gürültülü yerlerde devamlı çalışan işçiler zamanla işitme kabiliyetlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Oldukça gürültülü bir makina atelyesinde veya bir geminin makina dairesinde bir süre kaldıktan sonra dışarı sakin bir yere çıkınca kısa bir zaman kulaklarınızın iyi işitmediğine siz de şahid olmuşsunuzdur. Bu çok iyi bilinen bir hadisedir ve buna “gürültüden hasıl olan geçici eşik değişmesi” adı verilir.
Bunun tesiri umumiyetle yalnız birkaç dakika sürer, fakat bazen bir gün kadar kaldığı da olur. Arada sırada olan bu hal sizi korkutmamalıdır. Çünkü muhtemelen bu, insanın fıtratına dercedilen bir savunma mekanizmasıdır. Fakat siz gürültülü bir muhitte çalışıyor ve her akşam evinize geldiğiniz vakit bu olayla karşılaşıyorsanız, işinizin sizde ileride devamlı kalacak bazı işitme arızaları bırakacağından hiç şüpheniz olmasın. İçinde çok miktarda yüksek frekans bileşimi bulunan (ıslık, çığlık, hıçkırma, çatırdama ve başkaları gibi) gürültüler, vızıldamak veya gürlemek gibi alçak frekanslı gürültülerden kulağa çok daha zararlıdır.
Endüstride çalışan işçilerin işitme kabiliyetleri üzerinde yapılan tafsilatlı incelemeler maden işleme fabrikalarının veya ağır sanayinin gürültülü iş yerlerinde uzun zaman çalışmış olan işçilerin işitme kabiliyetleri, daha az gürültülü yerlerde çalışmış işçilerinkinden çok daha düşük olmaktadır. Bu, insanlar için ciddi bir tehlikedir ve biz, son yüzyıl içerisinde endüstride insanların hayatını ve sağlıklarını tehdit eden birçok daha açık tehlikeleri ortadan kaldırılmış olmasına rağmen gürültü mevzuuna gerekli önemi vermeğe yeni yeni başlamış bulunuyoruz.
Türkiye’de de son senelerde iş mevzuatında gürültü sınırlandırılması ile ilgili hükümler 1475 sayılı iş kanununa bağlı olarak çıkarılan işçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüğünün 22. maddesinde ağır ve tehlikeli işlerin yapıldığı mahallerde gürültü sınırı 80 dB olarak kabul edilmiştir. Ancak daha çok gürültülü çalışmayı gerektiren işlerin yapıldığı yerlerde en çok 95 dB kadar müsaade edilmiştir. Bununla beraber bu durumda çalışan işçilere başlık, kulaklık veya kulak tıkaçları gibi uygun koruyucu malzemelerin verilmesi tavsiye edilmiştir.
Daha alçak gürültü seviyelerinde işitme kabiliyetimiz için herhangi bir tehlike bahis mevzuu olmayan hallerde bile konuşmanın zevkini kaçıran gürültüler canımızı sıkar. Evimizin yanı başından geçen ana yoldaki trafik gürültüsü, bizi en sıcak havada bile pencereleri kapamak zorunda bırakır, gece uykumuzda rahatsız oluruz, Yollardan, uçaklardan, endüstri ve gittikçe daha fazla etrafımızı alan mekanik ve elektrik “aparey” ve makinalardan gelen gürültünün artması yavaş yavaş medeni hayatı madeni bir hayata çevirmektedir.
Hatta bu gibi şeyler attık medeni hayatın getirdiği ve bu bakımdan tahammül edilmesi gereken tabii sakıncaları olarak görülmektedir, Fakat bütün bu gürültü durumunun çok daha korkunç neticeleri olabileceği de yavaş yavaş anlaşılmaktadır,
Hepimiz, gürültülü bir endüstride çalışmasak bile zamanla yaşlandıkça işitme kabiliyetimizin bir kısmını kaybederiz. Esas itibariyle bu umumi ”yaşlanma-eskime” müddetinin bir parçasıdır- bu, yalnız işitme değil, bütün kabiliyetlerimizin başına gelmektedir.
Bu müddete “presbycusis” adı verilir (“ihtiyar” ve “işitme” manalarına gelen eski Yunanca iki kelimeden) ve oldukça erkenden, çoğu otuz yaşına doğru, yüksek frekanslı seslerin artık işitilmemesiyle başlar, Umumi olarak pek farkına varılmadan işitmedeki bu azalma gittikçe frekans alanında aşağılara doğru inmeye başlar ve nihayet konuşmanın bulunduğu frekanslara kadar dayanır (bunlar aşağı yukarı saniyede 5000’den 600 periyoda kadardır.) Sonunda hadisenin farkına varırız ve “ihtiyarlığımızda kulaklarımızın iyi işitmediği” gerçeğini değişmez kaderimiz olarak kabul ederiz.
Bütün bu anlatılanlar, çalışma hayatlarını gürültülü bir muhitte geçiren insanlar da çok daha çabuklaşır, burada gürültülü muhitten maksat her günün 90 dB veya daha fazla olan bir ses alanında geçirilmesidir. Yalnız şu da unutulmamalıdır ki, bütün günlerinizi her türlü endüstriden uzak bir kasabada sakin bir büroda geçirseniz bile aynı şey gene olacaktır, tabii çok daha yavaş.
1962 yılında çok enteresan bir çalışma ortaya çıktı. Âlimlerden teşekkül eden bir ekip iptidai aşiretin, Sudan’ın uzak, ücra bir köşesinde yaşayan Mabaan’ların işitme karakteristiklerini araştırmıştı. Mabaanlar bizim cemiyetin medeni insanlara yüklediği bütün normal gerilim, korku ve endişelerden uzak bir hayat sürüyorlardı, çevrelerinde bize has olan endüstri, trafik ve ev içi gürültülerinden hiç birine de rast gelinmiyordu. İlim adamları onların işitme kabiliyetlerinin yaşla, İngiltere ve Amerika’nın sakin bölgelerinde yaşayan insanlarınkinden çok daha yavaş azaldığını tespit ettiler. Grafik, Mabaanların endüstri ile ilgili meslekler dışında çalışan Amerikalıların ve Amerikan endüstri işçilerinin ilerleyen yaşla, işitme kabiliyetlerinin ne gibi bir seyir takip ettiğini göstermektedir.
Bu değerlerden birçok neticeler çıkarmak mümkündür. Yalnız günlük hayatımızda etrafımızı saran gürültülerin, şu veya bu şekilde işitme kabiliyetimizin yaşlandıkça çabukça azalmasında büyük bir rol oynadığına muhakkak nazariyle bakabiliriz. Tabii sanayi cemiyetinin bize yüklemekte olduğu başka psikolojik stres’lerin (gerilimlerin) de bununla ilgisi olabilir, aynı zamanda Mabaanların işitme organları ile bizimkiler arasında doğuştan bazı farklar bulunabilir, ama bu o kadar muhtemel değildir.
Günlük hayatımızdaki gürültü hafiften alınacak, adam sende ile karşılanacak bir mesele değildir. Sağırlık, körlük kadar feci bir felaket olmamasına rağmen çok ciddi içtimai ve psikolojik problemler ortaya çıkarır ve çoğumuz, ölmeden önce bu problemlerle karşı karşıya durmak zorunda kalırız. Mevcut gidişin durdurulması yalnız ilim adamları ve teknoloji uzmanlarının elinde değildir. Bu mevzuda çok önemli bir rol oynamalarına rağmen, meselenin halli için hepimizin bu tehlikenin büyüklüğünü takdir etmemize ihtiyaç vardır.
Bize emanet olarak verilen kulak ve işitme nimetinin kadri ve büyüklüğü karşısında yüce Yaradıcıya hayranlığımızı ifade etmekten başka elimizden hiç bir şey gelmiyor.
A.Kemerli