Sızıntı Arşivi

Eylül 1981 · s. 2 · 4 dakikalık okuma

Günah

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günaha giren kimse kendini, vicdanî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün ruhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir mazlum ve mağdurdur. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecali kalmaz.

Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve ruha içirilmiş bir zakkumdur. Günahtan zevk alan insan ne sefil; ruhunu dinamitleyen insan ne hoyrattır.!

Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Bu fırtı­naya maruz kalan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden de ölür..

İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık, ne ölçü, ne kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, başaşağı yere inmesinde, yer çekiminin hisaba katılmaması ve fıtrat kanunlarının affetmeyeceği çizgiye, yani (kader-denk) çizgisine varılması ne ise, hikmet elinin koyduğu yasak­lar atmosferine girmek de aynı şeydir.

Adem Nebî, (s) şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, Ceyhûn ettiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde, yüze yüze aşabilmişti... Şeytan ise, başaşağı düştüğü o günah gayyasından kurtulamamış ve helak olmuştu.

Ve daha “Nice servi revan canlar, Nice gül yüzlü sultanlar, Nice Husrev gibi Hanlar ve nice tâcdarlar, böyle ilk bir adımla günah deryasına yelken açmış, fakat bir daha da; geriye dönmeye muvaffak olamamışlardır

Günah, aheste aheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla okşayarak, gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygu­larını öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve gaybî bir inayet eline kalmıştır.. Bundan daha kötüsü de insanoğlu, içi­ne daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his-dünyasında en ufak bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olmasına rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar değişikliklerden habersiz ve ruhundan kopan feryatlara karşı alâkasızdır.

Yığın yığın günah vardır, insanın geçip gittiği yollarda. Bu yollarda, birer kobra gibi gözetler insanoğlunu günahlar.. Birinden kurtulması mümkün olsa bile, diğerlerine kendini kaptırmadan yoluna devam etmesi, bir hayli müşküldür. Polat gibi sağlam irade gerektir ki, aşılsın bu yollar. Yok­sa, diferansiyeli bozuk bir araba ile, en sert virajları aşma gibi olacaktır ki, hangi çukurda gidip “ârâm” edeceğini söylemek, her halde kehânet sayıl­maz..

Çeşit çeşittir günahlar. Makamların, mansıpların, mesuliyetlerin sayısındadır onlar. Başta gelenleri, en doğru sözlünün beyanında, şu ürperti­ci diziyle çıkar karşımıza: Yaratıcıya eş ve ortak koşmak; haksız yere ca­na kıymak; anne ve babanın hukukunu çiğnemek, yalan yere şahadette bulunmak; cepheden kaçmak; iffetlilerin iffetiyle oynamak v.s..

Bunlar insanın, düşünce dünyasına, iç-hayatına, aile ve topluma karşı
öyle inhiraflarıdır ki, vaktinde Önü alınmazsa, aile de yıkılır gider, toplum da-----

Evet, tevhitle iç-âlemini düzenleyememiş, yükselip içtimaî hayata girememiş “güdük” ruhlardan, hem aile, hem toplum, hem de vatan çok sakınmalıdır. İç-âlemi, isten, pastan görünmez hâle gelmiş ve derununda ak'ın kara'ya karıştığı bu talihsizler, bugün olmasa yarın yurdu da yuvayı da kundaklarlar. Dünden bugüne, bu gözü ve kalbi mühürlülerin, hıyanet ve ihanetleri, hiç de küçümsenmeyecek kadar çok olmuştur.

Ne var ki, vatanın sağa-sola peşkeş çekilmesinden, ormanları ve bağları bozulup çöle çevrilmesine kadar, her türlü kötülüğü yapan, câhil, iz'an sız, inançsız ve başkalarının kuklası bu yığınların, meydana gelmesinin baş sorumluları da yine bizleriz..

Evet, biz ihmal ettik. Biz bozduk. Biz inançsız ve hoyrat kıldık. Hisabını da biz vereceğiz. Bugün hâdiselerin demir pençesinde; yarın, tarih
karşısındaki muhakememizde; öbür gün de, kılı kırk yaran “Yüce Divan’ın,
iğneden ipliğe hisab sorduğu hengâmda...

Evet, bir milletin, kendi özünden uzaklaştırılması, ruhuna yabancı düşünceler aşılayarak, mihrabının yıkılması ve minberinin yerinin değiştirilmesi, tarihin ve Hak-Divan’nın bağışlamayacağı günahlardandır.

Evet, nesilleri, inançtan, düşünceden, hak Ölçüsünden ve istikametten mahrum, birer yeniçeri yığını hâline getirip, milletin nefsine, nesline, dinine ve malına saldırtmak büyük günahtır. Sonra, bu azgınlaşmış ruha ce­za veriyorum diye, kazanlarda yeniçeri ve Bektaşî kellesi kaynatmak da, en az onun kadar günahtır.

Günahtır, nesilleri ihmal etmek. Günahtır, onların kalplerini ruhları­nı inançsız ve itminansız bırakmak. Günahtır, onları geçmişine ve köküne düşman kılmak. Günahtır, onu, yabancı şaraplarla sarhoş etmek. Ve günahtır, onu, manevî ve mukaddes dayanaklarından mahrum bırakmak. Günahtır, günah..!

Bütün bunlardan daha büyük bir günah vardır ki, o da, ortalığı yangı­na ve sele veren bu büyük mücrimlerin, edip eylediklerini günah bilmemele­ridir. Evet, Allah ve tarih karşısında affı kabil olmayan tek günah varsa, iş­te o da budur: Günahın günah olduğunu bilmeme, günahtan ürpermeme günahı.. Toplumumuzu içten içe kemiren bu binbir günahın başbuğu, vic­danla sezilip, muhasebenin demir pençelerine teslim edileceği ana kadar, milletin, kendi kendini yenilemesinden ve hatta yaşamasından söz etmek oldukça zordur.

Evet, “Bu hissizlikle cemiyet yaşar derlerse pek yanlış;

Bir millet göster Ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış” (A)