Sızıntı Arşivi

Eylül 1993 · s. 5 · 8 dakikalık okuma

Görme Mucizesinde Metafizik Buut

Selim Aydın · İnceleme

Beş duyumuz arasında bir sıralama yapsak veya bunları bizden geri almak için bir pazarlığa başlasalar, en son vereceğimiz duyu organı gözümüz olurdu.

Bütün canlılardaki çeşitli organların herbiri birer mucize olmakla birlikte, göz bunlar arasında çok daha farklı bir buudda yer alan, sebepler perdesinin oldukça inceldiği, yani mucizeliği diğerlerinden çok daha açık hissedilen bir organımızdır.

Dış dünyayı idrak hususunda, bütün duyularımızdan gelen sinyallerin, beyinde manalı bir bütünlük oluşturması, ancak göz-beyin sisteminin son derece kompleks bir işbirliği yapmaları ile vücut bulabilir. Görme, bir yönüyle düşünmenin hususi bir şeklidir. Aslında gözlerimizle gördüğümüz şeyler, görme hadisesinin ortaya çıkmasında mevcut olan çeşitli fonksiyon ve fillerin çok küçük bir kısmını meydana getirir. Son yapılan çalışmalar, görme hadisesinin maddi sebepler dışında ruhumuzla alâkalı, niyet, vicdan ve kalb gibi manevi boyutlu idrak yollarıyla iç içe olduğunu göstermiştir.

Darb-ı mesel olmuş “göz, ruhun aynasıdır” veya “gözler yalan söylemez” gibi sözlerdeki sırlı manalar, gözümüzün dış dünyaya ruhumuzdan açılan bir pencere oluşundandır. Bir organ olarak deri, kas, bağ dokusu, sinir hücreleri ve bazı salgı maddelerinden ibaret olan göz, görme hadisesinde bir vasıta olup, asıl görme fonksiyonunun gerçekleştiği yer beynimizdir. Gözler tarafından toplanan onbinlerce bilgi sinyali, beyinde manalı bütünler haline getirilerek dış dünyanın gerçeğe uygun resimleri ortaya çıkarılır. Dış dünyadan gelen ve birbirleriyle zıtlaşabilen binlerce sinyalin göz ve beynin birlikte çalışması sonucu zihinde yorumlanmış bir seri fotoğrafı oluşur. Ancak biz, gerçeğe ait bu yüzlerce fotoğraftan istediğimiz ve niyet ettiğimiz şeyi görürüz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta görmek ile bakmak arasındaki farkı anlamadan geçmektedir. Aynı hadiseye aynı anda bakan kişiler, önceki tecrübeleri, ruhi durumları, niyet ve nazarları istikametinde, hadisenin farklı yönlerini daha farklı görüp farklı yorumlara tabi tutabilirler. İşte bu da görmenin sübjektif olan ve şu anda izah edemeyeceğimiz en kompleks yönüdür.

Günlük hayatımızda görme dediğimiz hadisenin ortaya çıkışında, gözün baktığımız noktada renk, şekil, hareket ve derinlik gibi dört farklı işi aynı anda yapması önemlidir. Bu dört farklı şeye ait bilgi aynı anda değerlendirildiğinde görülen nesnenin rengi, şekli, mesafesi, hızı ve büyüklüğü hakkında tahminler yapabiliriz. Görüntüler gözün en iç tabakası olan ve görme hücrelerinin yer aldığı retina üzerine iki boyutlu (en ve boy) düşmesine rağmen iki gözden bilgiler beyinde değerlendirilirken üç boyutlu (derinlikli) idrak edilir.

Görme esnasında bilgi gelmeyen, yani dikkat çekmeyen kör bölgeler doldurulur, saptırılmış ve yanlış yönlendirilmiş bilgiler otomatik olarak düzeltilir, görüşe mani olan parazit görüntü sinyalleri beyin tarafından silinerek temizlenir. bu işler ne kadar hassas ve son düzeltme ve temizlik ne kadar doğru olursa o kadar net, açık ve doğru görürüz.

Retina vasıtasıyla beyine gelen yüzbinlerce bilgi içinden önemli olanlar seçilerek, zihindeki görmeye ait önceki tecrübe ve faraziyeler birlikte değerlendirilir. Zihinde mevcut olan görme ile alâkalı ipuçları uzağı yakından, arkadakileri öndekilerden, kafanın dönmesiyle olan hareketi dış dünyadaki hareketten ayırt etmede kullanılır. “Yakın cisimler daha büyük görünür; Işık yukarıdan gelir” gibi faraziyeler tecrübe ile kuvvet kazanarak retinadan gelen ham sinyalleri olgunlaştırır. Görme, bir akıl yürütme olduğundan, beynin önceden sahip olduğu bu temel bilgiler tahrip edildiğinde görme de manasız hale gelir. Her türlü bilgi mevcut olmasına rağmen dış dünyanın realitesini kaybederiz, bakarız ama görmeyiz.

Göz-beyin sisteminin işleyişinde, yaradılıştan programlanmış kendine has bir mantık anlayışı vardır. Mesela çizgiler arasındaki kontrastı fark edemeyen birisi hareketi göremez. Aynı şekilde derinliği gösteren perspektif çizimlerinde, renkler eşit parlaklıkta tutulursa derinliklerini kaybederler.

Beynimizin görme ile alâkalı çalışması pozitif görüntü oluşturmak üzere planlanmış olduğundan, negatif fotoğrafları tanımlamak ve yorumlamak imkânsızdır. Negatif dünyada gökyüzünden gelen ışık, görüntü üzerine akıtılan siyah boyaya benzer ve beynin görüntü yorumlama faaliyetine mani olur.

Hususi olarak yapılmış negatif görüntü veren gözlükler takılarak yapılan tecrübelerde, beyin bir türlü bu yeni hale uyum gösterememiş ve pozitif görüntü hasıl edilememiştir. Halbuki eşyaları ters yüz eden, yanlara kaydıran başka bir hususi gözlükle yapılan tecrübelerde beyin, bu duruma kolayca uyum göstererek eşyayı tekrar doğru yerlerine koymuş ve görme hadisesini doğru olarak yerine getirmiştir.

Negatif gözlüklerle ise, sarı yumurta mavi görünüyor, merdiven çıkanları seyretmek korkutucu bir hal alıyordu. Kaldırımda yürürken yoldan geçen arabalar hayaletmiş gibi görünüyorlardı. Caddedeki arabalar beyaz bir zeminde yarışan çocuk arabalarını andırıyordu. Tecrübeye tabi tutulan şahıs daha sonraki ifadelerinde: “Uzun süre negatif gözlük kullandığımda gerçeklik, hissimi kaybediyordum, diğer duyu organlarım görme hissinin eksikliği telafi etmek için şuurumu kontrol altına almaya başlamıştı ve koku alma hissim oldukça keskinleşmişti” şeklinde durumunu belirtiyor.

Bu deneyin insanı hayrette bırakan yanı ise, bütün bilgi ve sistem mevcut olduğu halde sadece görme denkleminde işaretler ters çevrilerek artıların eksi olması, yani siyahın beyaz, yeşilin mor, sarının ise mavi olmasının bütün herşeyi altüst etmesiydi. Bütün bu müşahede ve tecrübeler ise görmenin, gözün sinyalleri alıp aktarmasının ve kaydetmesinin ötesinde çok daha fazla birşey olduğunu göstermekteydi.

Görme sistemimizi anatomik açıdan ele alanlar sinir ağı şebekesinde neyin ne ile bağlantılı olduğunu; fizyolojik açıdan bakanlar sinir hücrelerinin tek tek veya gruplar halinde, görme sinyallerine karşı nasıl reaksiyon gösterdiğini; psikologlar da görmeyle alâkalı davranışların perde arkasını çözmeye çalışıyorlar.

Gözün sadece ışığa karşı hassas olan retina tabakasına, 150 milyon çubuk ve koni şeklinde hücreler yerleştirilmiştir. Beyindeki, görmeyle alakalı sinir hücrelerinin sayısı ise yüz milyonlarca olup, kabuk bölgesinin %30’unu teşkil eder. Halbuki dokunma ve işitme ile ilgili sinir hücreleri ise, beyinde ancak %8 ve %3’lük bir yer işgal eder. Aynı şekilde gözden beyne sinyal taşıyan görme siniri bir milyon lif taşıdığı halde, kulaktan beyne sinyal taşıyan işitme siniri 30.000 lif taşır ki, bu da bize görme duyumuzun diğer duyulardan daha önemli olduğunun çok açık bir göstergesidir.

Göz açıp kapayıncaya kadar gördüğümüz manzara, hareket ve şekilleri sanki bir anda gördüğümüzü zannederiz. Oysa bizim bir an dediğimiz sürede peş peşe bir sürü elektriki ve kimyevi hadise olmakta ve görme dediğimiz hadise en nihayette meydana gelmektedir.

Optik sinirden gelen sinyaller önce beynin tabanında bulunan talamus bölgesinde yer alan lateral geniculata cisimciklerine gelir. Talamus, vücudun her tarafından gelen duyu mesajlarının toplandığı ve beynin ilgili bölgelerine dağıtıldığı bir merkezdir. Sinyaller buradan kafatasının arkasındaki birinci görme kabuk bölgesine (V1) oradan da ikinci değerlendirme merkezi olan V2 bölgesine gönderilir. V2 bölgesinden de henüz bilinmeyen bir düzine daha yüksek değerlendirme ve işleme merkezine gelen sinyallere, kademe kademe görüntünün rengi, teferruatı, derinliği, hareket durumu, şekli, satıh özellikleri gibi birçok bilgi ilave edilerek dış dünyanın bir resmi yapılır. Birçok görüntünün işleme merkezinden sonra nereye gönderildiği hususunda şu anda hiç kimse birşey bilmemektedir. İlim adamlarının bildiği ve hayrette kaldığı birşey varsa, o da, görme sisteminde eş zamanlı bir yardımlaşma ve iş bölümünün olduğudur.

Beynimizde idrak edilen nesnelerin görüntüsüne ait renk, hareket, şekil ve satıh özellikleri gibi bilgiler, beynin farklı yerlerinde fakat aynı anda ortaya çıkarılarak üst üste çakıştırılır. Tıpki matbaada dört ayrı renk için, ayrı ayrı dört makinenin silindirlerinden geçen kâğıt üzerinde bütün renklerin çakıştırılması gibi olan bu sistemin matbaadan farkı, bütün işlemlerin aynı anda tamamlanmasıdır. Nitekim bazı kafa yaralanmaları neticesinde ortaya çıkan görme bozukluklarının kimisinde renkli görme kaybolurken, bazısında hareketler idrak edilemez, bazıları yüzleri tanıyamaz veya görmelerine rağmen gördükleri şeyin ne olduğunu çıkaramazlar. Sağlıklı görmede ise, bu farklı işlem mekanizmalarındaki özellikler aynı anda birleştirilerek manalı resimler meydana getirilir.

Dış dünyaya baktığımızda eşyayı fotoğraf gibi iki boyutlu değil derinlikli olarak, yani üç boyutlu görürüz. Fakat görme sırasında beynimizin içindeki görüntüler böyle değildir. Bir şeye baktığımızda onun pek çok açılardan çekilen iki boyutlu bir sürü görüntü içinden sadece birisi tercih edilerek, görmenin idrak boyutu meydana getirilir. Böylece bizler aynı şey ve hadiseler hakkında yüzlerce fotoğraf ve görüntü arasından istediğimizi seçer ve dış dünyayı beynimizdeki o seçilmiş görüntü ile tanırız. Beynin bu şekilde yüzlerce görüntüden sadece bir kaçını seçmesi, bakmakla görmek arasındaki farkı da biraz anlaşılır kılmaktadır. Herhangi bir niyet olmadan gözün temaşa sahasına giren herşeyin görüntüsünü almasına “bakmak” bir niyet ve kasıt ile bazı görüntüleri seçmesine ise “görmek” denilebilir. “Bakmak” denildiğinde, eşyaya tefekkürden uzak ve bir mana çıkarmadan nazar etmek anlaşıldığı halde; “görmek” fiilinde bir şuur ve tefekkür söz konusudur. Böylece hadiselerin ardındaki hikmetler, eşyanın görünmeyen farklı boyutları ve kâinatın manası düşünülerek elde edilen malumatla ilahi marifete ulaşılır.

Görmedeki bu hususiyetin marazi bir hali ise, netsin bazı kötü tesirler altında kalarak olmayan şeyleri icad etmesi ve hayaldekileri gerçekmiş gibi görmesidir. Bu durumda gözün vasıta olması devreden çıkmakta sadece beyinle alâkalı merkezler iş görmektedir. Fakat bu merkezleri harekete geçiren metafizik tesirlerin cinsleri ve mahiyetleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Renkli görmeyle alâkalı en son bir bilgi de niçin kırmızı gördüğümüz üzerinedir. Retina tabakasındaki koni şeklindeki hususi alıcılara, ışık çarptığında belirli dalga boylarına sahip ışık absorblanırken (emilirken), bazısı da yansıtılır. Bu farklı dalga boylarında emilen ve yansıtılan ışıklar, farklı renkleri meydana getirir. Mesela kırmızı renk 552- 560 nanometre dalga boyundaki ışık tarafından meydana getirilir. Koni hücrelerindeki renk pigmenti (boya maddesi) değişik renklerdeki dalga boylarına hassastır. Mesela öğle güneşiyle aydınlatılan elma, ışığın bütün dalga boylarını yansıtır, fakat kırmızı dalga boyundaki ışık en fazla yansıtılır. Mavi, sarı ve yeşil dalga boyları ise absorblanır. Işığın bu nisbi dağılımı en fazla gözdeki kırmızı pigmenti uyarır. Yeşil ve mavi ise daha az uyarılır. Uyarılmanın bu nisbi dağılımları beyinde hesaplanarak elmanın kırmızı renkte olduğuna hükmedilir.

İnsanlardaki kırmızı pigment proteinini yapan aminoasit diziler ve bu aminoasiti şifreleyen DNA programları, analiz edildiğinde bazı insanların kırmızı pigment proteinin 180. aminoasidinde alanîn yerine serin bulunduğu ve bu farklılıktan dolayı da bu insanların kırmızı renge karşı farklı hassasiyet gösterdikleri tespit edilmiştir. Serin aminoasidi taşıyanlar 557 nanometre dalga boyundaki ışığa daha kuvvetli cevap verirken, alanîn aminoasidi taşıyanlar 552 nanometre dalga boyuna daha iyi cevap verirler. Tecrübeye alınan bir grup insana renk karışımları verilerek standart bir kırmızı renk yapmaları istenmiş ve serin taşıyanların daha az miktarda kırmızıya ihtiyaç duydukları anlaşılmıştır. Amerikan istatistiklerinde üzerinde çalışma yapılanların kırmızı pigmentlerinde %60’ında serin, %40’ında alanîn aminoasidi taşıdığı bulunmuştur. Aslında bu bilgiler, herbirimizin dünyayı bir dereceye kadar farklı renklerde gördüğünü ve bu farklılığın gen seviyesine dayandığını göstermektedir. Böylece ilk defa görme mevzuunda genler ile beyin arasında doğrudan bir bağlantı ortaya çıkarılmış olmaktadır.

Tıbbi ve biyolojik araştırmalarda yapılan dev hamlelere rağmen, beş duyumuz ve bilhassa gözümüzün beyinle olan sırlı münasebetlerini ve idrak mekanizmalarını çözme hususunda şu anda henüz pek yaya durumdayız. Bununla beraber elde edilen neticeler, bütün duyu organlarımızın apaçık birer mucize ve ilahi hediyeler olduğuna şahitlik etmektedirler.

SELİM AYDIN