Ağustos 1990 · s. 290 · 4 dakikalık okuma
Gönül

“Muhabbet bir Süleymandır Gönül taht-ı revân olmuş”
( M.LÜTFİ )
Gönül; insanoğlunun, en önemli, en ciddi yanı; onun manevi varlığının ifadesi, his ve inançlarının kaynağı ve insan derinliklerine açılan yolların hem sona kadar uzayıp gideni, hem de ilk menzilidir. Gönül yolunda yürüyenler karanlık bilmez; gönlüyle kanatlananlar birşeye takılıp kalmaz. Bütün insanî değerler gönül yamaçlarında boy atıp gelişmiştir. İman, aşk, ruhâni zevkler bütünüyle gönül bahçesinin meyveleridir.
Gönül dünyasında çölleşmiş insanların; duygu, düşünce, muhakeme ve ilim anlayışında da kuruyup gitmeleri mukadder ve kaçınılmazdır. Mantık, gönlün vesayesine girip onun kapıkulu olduğu çağlarda, bütün buudlarıyla en ihtişamlı günlerini yaşamış ve sayılmayacak kadar ölümsüz eserler miras bırakmıştır. Bu dönemlerde ruh maddeye hakim olmuş, onu özünde eritmiş.. dünya ukba ile içiçe girip onunla bütünleşmiş.. bayırlarımız, ötelerin panayır yerleri haline gelmiş.. verâlara aid değerler buralarda fiyat ve pazar bulmuş; buralara aid nesneler de öbür alemin mizan ve ölçülerinde takdirler üstü değerlere ulaşmıştı. Bu dönemlerde, şeker kamıştan ayrılmış, tomurcuk çiçeğe gebe kalmış.. toprak ötelerden gelen ışıklarla gül rengine boyanmış.. yeryüzünün lâlesi, zambağı, papatyası, menekşesi sinelerden kopup gelen meltemlerle raksetmeye başlamış ve her bucakta ukba derinliklerinin büyüleri duyulur olmuştu... Zihinlerin gevezeleştiği, muhâkemelerin cerbezeye yelken açtığı, vicdanın dilinin koparılıp, ruhun çarmıha gerildiği.. daha doğrusu, gönüle aid nağmelerin duyulmaz olduğu günden beri, yeryüzü bir baştan bir başa mezaristana döndü; içinde oturup kalktığımız binalar birer tabut haline geldi.. hayat, önü- sonu mezar bu tabut içinde ümitsizce bir kısım canhıraşâne kıpırdanışlar, ruh da bu sis- duman içinde hasret ve sevdayı bir arada yaşayan bir tali’siz oldu.
İşte, böyle bir atmosfer içinde her biri birer yol kesiciden ibaret olan, bedenî duygu ve cismanî düşünceler, yıllarca geçeceğimiz yollarda pusular kurarak, vicdana kapalı ruhları avlayıp durdu ve onlara çeşit çeşit öldürücü şaraplar sunarak, onları hezeyan yığınları haline getirdiler. Mukayese ve muhakemelere kapalı, düşünmez, anlamaz, tartıpdeğerlendirme bilmez hezeyan yığınları...
Bu itibarladır ki, şimdilerde, her zamankinden daha ziyade gönül hikayeleri dinlemeye muhtaç olduğumuzun idraki içindeyiz ve onlarda Hazreti Mesih’in soluklarının dirilticiliğini görüyoruz. Dünya varolduğu günden bu yana, her zaman semâlar ötesi alemlerde pervaz edip yol alan tali’liler, hep bu, tenini aşmış, beden kaydından kurtulmuş.. melekler gibi kanatlı, ruhâniler gibi buudlu ve sürekli gönlünün derinliklerinde yaşayan ruh insanları arasından çıkmıştır. Iki cihanın dizginlerini elinde tutan bu gönül erleri, herkesin kapı kapı dilencilik yaptığı dönemlerde, cennet servetlerinin sergilendiği tepelerde dolaşmış; istiğna (1) soluklamış, istiğna ile gerilmiş ve istiğna ile kanatlanmışlardır. Ne dünyanın tozu- toprağı onların ufkunu karartmış, ne de cennetlerin rengarenk imrendiriciliği başlarını döndürebilmiştir. Her işlerinde dostun dostluğunu peyleyerek en kazançlı ticarete talip olmuş ve gönlün varoluş hikmetine, mukâbelelerin en insancasıyla mukâbelede bulunmuşlardır. Daha ilk hamlede seslerine ötelerin soluklarını katarak aşklarını terennüm eden bu insanlar, ikinci hamlede nefeslerini galaksilerin kol gezdiği âlemlere yükseltmişlerdir.
Gönül; Hakk’ın inâyetiyle, insanlık özünün birleşmesinden doğmuştur. Bu itibarladır ki, üzerinde Sultan mühürü bulunan kalb, hem ruhanî hem de cismânî âlemlerle iç içedir. İnsanın derinlik ve iç-dış güzelliği onun gönül hayatının ayrı ayrı buudlarıdır. Hatta dış yüzündeki parlaklık ve göz alıcılık bile tamamen, onun kalbî hayatıyla alâkalıdır.Kalbin sözü dimağa ulaşınca beynin çerağı tutuşur ve insan benliği güneşin taçtabakası gibi aydınlanır.Ruh, yüzünü tam gönül hatifine çevirdiği bu esnâda, duygular, sırlı, sihirli bir mızrap yemiş gibi ses vermeye başlar.. derken, vicdan sevinç ve saygıyla semâa kalkar.. benlik dörtbir yandan aşk ateşiyle sarıldığını hisseder.. gözler, birer tulumbacı gibi en cömertçe hislerle bu yangının üzerine yürür ve göz pınarları çeşmeler gibi çağlar gider.
İradenin elden gidip, insanın kendinden geçtiği anlarda, duygular muvakkat bir muvazenesizliğe girip yollarını şaşırsalar da, gönül iki büklüm çevkane dönmüş boynuyla hep O’nun huzurunda ve daha bir derin, daha bir başkadır:
Insan, gönül dünyasında seyahat ederken, ne şaşkınlığa düşer ne de takılıp yollarda kalır.. gönül eri, atının ürküp geriye durduğu ve ayağının takılıp bir yerde kaldığı her menzilde, aşk, Hızır gibi onun imdadına yetişir.. atının dizginlerini tutar ve onu tereddütlerin meydana getirdiği boşluklardan berk-u burak gibi geçirir.
Insandaki iç ve dış duygular birer nefer, kalb ise bir kumandandır;onlar birer pervane, gönül ise pırıl pırıl bir meş’aledir.
O hep en yüksek yerde durup emirler vermeli, sair lattfeler (2) de onu dinlemelidirler O hep kutup yıldızı gibi “Hü” deyip kendi etrafında dönmeli, insani duygular da onun çevresinde tavaf edip yüz yere sürmelidirler.
Biz hepimiz gönül evinin misafirleriyiz - O evde kendi sultanlığını vicdanlarımıza duyurana gönüllerimiz feda olsun - canlanmızı gönül sultanına kurban etmeye azmetmiş, O’nun kararını bekliyoruz. O, gönül penceresinden tenlerimize hayat üflediği günden beri, mekiğimizi, hep hasret ve vuslat gergileri arasında işletip durduk ve aşkımızın kaneviçesini örmeye çalıştık. Bir aralık, ruhumuz, dosttan gelen ılık esintileri duyunca şevk-u sevinçten tir tir titremeye başladı.. derken, edeble başlarımızı önümüze eğerek halvet kapısının aralanacağı anı beklemeye koyulduk.
Hasret ve aşk türküleriyle yürüdüğümüz bu yolda, gönül, tenezzülen bize rehber oldu.. biz de, ölünceye dek bu kutlu rehberin arkasından aynlmayacağımıza söz verdik. Çileli ve ızdıraplı olmasına rağmen söz verdik...
(1) İstiğna: Allah’dan başka kimsenin minneti altına girmeme, gönül tokluğu.
(2) Lattfe: Duygu.
SIZINTI