Sızıntı Arşivi

Mayıs 1981 · s. 8 · 5 dakikalık okuma

Gençliğin Problemlerine Doğru: YUVA

B.Ramiz Gülen · Pedagoji

Bir önceki bölümde temas edildiği gibi, dış saiklerin te’sirinde, hergün biraz daha azgınlaşan nesil, kendisini şekillen­direcek müesseselerden, akvaryum balıkla­rının gördüğü alâka kadar dahî alâka gör­mediler. Ailenin vefasızlığı, çevrenin kirli­liği, mektebin alâkasızlık ve merhametsizli­ği onu, ruhunu törpüleyip hadiselerin kor­kunç akışı içine itiverdi. Böylece o en kıymetli cevher en-pest madde seviyesine indirilmiş oluyordu.

Bundan böyle, onun iyilik ve fazile­tine vesile sayabileceğimiz bütün ruhî melekeleri ve bedenî kabiliyetleri artık şer­rin ve şerlinin aleti olarak tahrib hisabına işleyecekti. Astında bu kadar kalbî ve ruhî iltihaplanmaya mâruz kaldıktan sonra, başka türlü olması da düşünülemezdi. Şimdi o, daha çok karnavalı hatırlatan kar­makarışık haliyle, nefsinin hezeyanlarını canlandıran sefil bir aktördür. Ne acıdır ki, bu acayip komediye sebebiyet veren yuva, toplum, mektep, henüz ona, nasıl bir kötü­lük yaptıklarının farkında bile değillerdir.

Bu müesseselere, bir tohum bîr çekir­dek halinde kendilerine tevdi edilen bu tap­taze filizlere karşı, terbiye edici ve yetiştirici ciddi hiçbir gayretleri olmamıştır. Oysaki insanın insan olması, onun nev’ine has ve onun için faideli bir kısım istidat­ları işlettirmek, yine onun ruhî melekele­rini topluma yararlı olacak istikamette geliştirmek ve nihayet onun umûmî muvaze­neyi bozucu davranışlarına karşı, ciddî tavırlar alarak, muhtemel taşkınlıklarım ön­ceden sezmek ve önlemek yuvanın, toplu­mun ve mektebin en birinci vazifeleri cümlesindendir. Bu vazifeleri eda etmeyen yu­va merhametsiz, toplum zalim, mektep de gaddardır.

Başka varlıklar için “söz konusu” ol­masa bile, insanoğlunun şekillendirilmesi ve istenen keyfiyeti kazanması için bu ka­bil bir müdahale şarttır. Binaenaleyh, talim ve terbiye istikametinde başvurula­cak böyle haricî bir müdahale olmadan, mükemmel nesillerden söz etmeye de imkân yoktur.

Bu müdahale, yuvadan başlamak su­retiyle bütün bir hayat mektebinde, çocu­ğun kendini bulmasına, ruhuyla bütünleş­mesine ve içtimaî bir hüviyet kazanarak topluma yararlı bir uzuv haline gelmesine veya (Çiçeron)un ifadesiyle “insanlığa yük­selmesine” vesile olacak tek-yoldur. Ve yi­ne bu müdahale sayesinde çocuk, geçmişe ait bütün malumat birikimlerinden istifa­de etme imkânını bularak, kendi insanına has çizgide ve kendi kültürünün tesirinde iyi bir terkibci olma mutluluğuna erecektir. Aksi halde insanı, insan kılma istika­metinde hiçbir müdahale ve hareketin ol­madığı yerde, insandan bahsetmek de imkânsızdır.

Çünkü insan, sair varlıklardan farklı olarak, böyle bir müdahaleyi davetle dün­yaya gelir. O, bu garip seferinde, alabildi­ğine âciz, alabildiğine muhtaç ve herşeyi dıştan bekleyen eli kolu bağlı bir zavallı­dır. Oysaki, “hayvan dünyaya geldiği vakit, adeta başka bîr âlemde tekemmül etmiş gi­bi, istidadına göre gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini (1) ve kainatla olan münasebetini ve hayat kanunlarını öğrenir meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi (2) serçe ve arı gibi bir hayvan yirmi günde tahsil eder; daha doğrusu ona ilham olunur. Demek, hayvanın vazife-i asliyesi (3) teallüm (öğrenmek suretiyle) tekemmül etmek değildir. Ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir. Ve ac­zini göstermek ve medet istemek, dua et­mek de değildir. Bilakis onun vazifesi, istidadına göre amel etmek ve ubudiyet-i fiiliyedir. (4)

İnsan ise, dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına karşı cahil, hatta yirmi senede şerait-i hayatiyeyi öğrenemiyor; belki ömrünün sonu­na kadar.. Hem gayet aciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderiliyor; bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor ve onbeş senede ancak zarar ve menfaatini fark edebiliyor ve hayat-ı beşeriyenin yardımıyla menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabiliyor...(r)

Demek ki, en temiz bir fıtratla, bu muvakkat misafirhaneye gelen insanın vazi­fesi, yüce âlemlerde ikâmete ehliyetini is-bat etmek için, düşüncede, tasavvurda ve akidede istikamet ve duruluğa ermek; kul­luk mükellefiyetlerini yerine getirerek, kalb ve ruhu işlettirmek ve binbir esrar ve bil­mecenin kol gezdiği (ledün)le kucaklaşmak ve varlığın sırrını kavramaktan ibarettir.

Bu ağır vazifenin birinci derecede so­rumlusu yuvadır. Sağlıklı bir neslin yetişdirilmesinde, mutlaka yuvaya ihtiyaç oldu­ğu gibi, içtimai yapının sıhhatle devam et­mesi için de, behemehal yuva ve aile şarttır

Mektep ve çevrenin insana vereceği şey ne kadar büyük olursa olsun, muvak­kat ve geçicidir. Aile ise, bütün bir hayat boyu çocuğu, insanî melekelerle donat­makla mükelleftir. Bu mükellefiyet doğum­la başlar; vefat edinceye kadar da devam eder.

Mektep öncesi mesuliyet, bütünüyle yuvaya ait olduğu gibi, mektep dönemi ve ondan sonraki devrelerde de bu mesuliye en ufak bir azalma göstermeksizin artmak­tadır. Zira, evin içindeki kontrol vazifesi­ne, sokak, oyun yeri ve yeni arkadaşların yanındaki durumu da eklenerek, geniş bir murakabe sahası meydana gelmektedir. Adeta, çocuğun hareket sahasının genişle­mesiyle, aile mesuliyeti, mebsûten-mütenasip (doğru orantılı) dır. Önceleri, sadece evde ve bahçede, oyun ve oyuncakları için­de, basitçe görüp gözetmeye karşılık, daha sonraki dönemlerde ise, gezdiği her yerde, edindiği arkadaşlar içinde, okuduğu kitapların cümle ve paragrafları arasında, kontrol edilmesi zarureti vardır.

Bu bakımdan hayatın her dönemin­de, yuvanın mesuliyeti, sürüsünü hassasi­yetle takip eden vefalı ve vazifeşinas bir çobanın durumuna benzer. Çoban koyun­larına iyi meralar aradığı ve onları tehlike­lerden koruduğu nisbette vazifesini yapmış sayılacağı gibi yuva da, çocuklarını görüp gözettiği nisbette onlara sahip çıkmış sayılacaktır. Aksine, bu mevzudaki her kusuruyla da, onları ateşlere atmış olacaktır.

Binaenaleyh her aile reisi ve derecesi­ne göre bu vazife ile sorumlu diğer mükel­lefler “birer çoban ve güddüklerinden me­suldürler.” Bu mesuliyet, kendilerini ve aile fertlerini, “Yakıtı taşlar ve insanlar olan ateşten koruma” mesuliyetidir. Ve bu me­suliyet, onları yönlendirme, şekillendirme ve topluma zararsız birer rükün haline ge­tirme ve öteler ötesinde de ebedi huzura namzet kılma mesûliyetidir. Böyle Evet idrak ise, evlat imtihan ve ihtilasınıarızasız atlatarak, bu büyük emanetin al­tından sıyrılıp çıkmak demektir.

Yerinde, cihadın bile önüne geçen bu ağır mükellefiyet. İnsanın, insanlığa vazife­leri arasında daima birinci sırayı tutmakta­dır. Cihada giden birisinin, çocuklarına ba­kacak bir mürebbisi bulamağı için cihada değil de onların yanına dönmesi emri verilmişti. Aslında çocukların talim ve terbi­yesi de bir cihad, belki de iç bünyenin sıhhatine matuf olması itibarîyle cîhadların en büyüğüdür. Bu çok ciddi ve hayât? mev­zu’ etrafında, bir sürü şey yazılmış ve söylenmiştir. Biz bu faslı kaparken, en temiz ağızdan çocuklarla alakalı bir kaç tavsiye dinleyelim:

“Çocuklarınıza ikramda bulununuz, yani terbiyelerini güzel yapınız... (h) “Ölümden sonra, geride bırakılanların en hayırlısı, iç terbiye görmüş evlatlardır.”(h) “Babanın evladına en güzel armağanı, edebdir.”(h)

Şimdi, çocuğa karşı terbiyede ilk mesul ve onu yükseltip, topluma mal etmekle sorumlu yuvanın mükellefiyetlerini ve bu mükellefiyetlerin, yerine getiriliş key­fiyet ve yollarını izah etmeye çalışalım.

Tabii herşeyden önce sıhhatli bir yu­vanın kurulması şarttır. Binaenaleyh biz en evvel böyle ideal bir yuvanın teşekkülü üzerinde duracağız.