Sızıntı Arşivi

Ekim 1981 · s. 11 · 5 dakikalık okuma

Gençliğin Problemleri

B.Ramiz Gülen · Pedagoji

Öğrenme çağı ve öğretme ameliyesi:

Çocuğun, maddi manevi donatımının iki şekilde yapılabileceğine, geçen bölümlerde işaret edilmişti: 1- Onu öğrenmeye mecbur tutmadan, ailenin hal ve dil yoluyla, onun duygularına takdim etdiği derslerdir ki, çocuk bunları farkına yarmadan, havayı teneffüs etdiği gibi teneffüs eder. 2- Onu öğrenmeye mecbur tutarak, her yaş için gerekli usul ve metodlarla, onun daha evvel gördüğü ve görmediği şeylerin belletilmesidir ki, bu şık da, ona vermeyi planladığımız şeyler, daha çok hazırlanıp önüne konan yemeklere benzer.

Birinci şıkda, anne ve baba, gönülden bağlı bulundukları en ideal hayat tarzını, gergef işler gibi, yaşar, anlatır ve gösterirler. Böylece çocuk için olan olur. İkinci şıkda ise, her yaş ve seviye için verilecek şeylerin hazırlanması, hatta komprime haline getirilmesi; takdim usulü ve takdimde kullanılacak dil, her birerleri başlıbaşına birer mevzudur ve hepsine riayet edilmesi gerekmektedir.

Çocuğun, eşya ve hadiseler karşısında uyarılarak, bir kısım şeyleri öğrenmeye mecbur tutulduğu bu dönemde, mekteb de devreye girer ve ailenin yanında yerini alır. Bunun tabii bir neticesi olarak da, ailenin vazifesi ikişelir: 1- Yuvada çocuğu görüp gözetme. 2- Onun mektebdeki durumunu kontrol etme.. Her iki vazife de çok mühim ve hususi titizlik istemektedir. Zira, o güne kadar yavruda verilen şeyler hassasiyetle korunmaz ve yaş farkıyla, kazanılan idrake göre yeni şeyler ilave edilmezse, çocuğun hiçbir işe yaramıyacak şekilde tefessüh etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Evet, yuva her güzel şeyin özünü bir tohum gibi onun ruhuna ekdikten sonra, mekteb, bu ilk ameliyenin tamamlayıcısı, gelişdiricisi ve koruyucusu olmalıdır. Aksi halde, yuvadaki bütün gayretler boşa gideceği gibi, dün. verilenlerle, bugünkülerin birbirini nakzetmesi de, çocuğu bütün bütün şaşkına çevirecekdir.

Öğrenme için belli bir yaşa ulaşılması şartdır.

Çocuğun yuvadaki ilk devreleri için belli bir yaş bahismevzuu olmasa bile, (talim ve terbiye) devresi dediğimiz bu ikinci dönemde, behemehal çocuğun belirli bir yaşa gelmesi zaruridir. Aksine, çok erken yaşlarda, ona birşeyler vermeye kalkmak ve hele hiçbir şey anlayamadığı mevzuları ezberletmeye çalışmak, onu bir papağan yapmakdan başka birşeye yaramaz.

Ne var ki onun, o basit anlayışıyla çevresini tecessüsten elde etdiği şeylere ışık tutmak, ad koymak, yani konuşma ve davranışlaı-ımızdan sezebildiği mübhemleri aydınlatmak ve onun bütün intibalarına tercüman olmak; Allah, Peygamber demek ve dedirtmek de, katiyyen ihmal edilmemelidir.

Terbiyecilerce mecburi öğrenme devresi olarak yedi yaş dolayları kabul edilir. Çocuk yedi yaşına girince, o güne kadar görüp duyduğu, hissedip kavradığı şeylerin ötesinde, kendisine bir kısım emir ve teklifler götürülür. On yaşına girince de, biraz daha ciddtyetle işin üzerinde durulur. Ve hatta ihtiyaca göre, te’dib bile edilebilir. Bunun böyle olması umumi ve objektiftir. Vakıa bu sınırlar içinde mütalaa etmemize imkan olmıyan müstesna kabiliyetler de az değildir. Onların içinde, yedi yaşında kitabları ezberleyenler; onbeş yaşında içtihad edenler; yirmi yaşında çağaçıp, çağkapayanlar; büyük cihangirler ve hatü kaşifler ve kanun yazıları da çıkmıştır ki, talim ve terbiye için mecburi yaş sınırı kabul ettiğimiz, yedi-on yaşlarını onlara tatbik etmemize imkan yoktur. Herhalde, onlar, daha önceden keşfedilerek, umumi istidatlarına göre, değişik yol ve metodlarla ele alınmaları uygun olur.
Bir de bu arada, (buluğ-çağı) dediğimiz teklif devresi vardır ki, o da umumiyet itibariyle onbeş yaşı olarak kabul edilmiştir. Bu devre çocuğun mükellefıyet ve sorumluluk devresidir. Bu devrede vaadler ve tehditler; mükafat ve ceza tatbikleri başlar ki, bununla o güne kadar çocuğa verilen şeylerin, onun ruhunda değişik yön ve “yöntemlerle” yeniden sağlamlaştırılması ve silinmez hale getirilmesi temin edilmiş olur.

İlk öğretilecek şeyler

İlk defa çocuğa, din, dil, milli yapı ve milli karekter öğretilerek, ona göre ictimaileştirilmesi ve içinde yaşadığı devrin şartlan nazar-ı itibara alınarak, ruh köküne sımsıkı bağlılık içinde, ilimler adına inkılabçı, daha doğrusu daimi bir dirilişle hep yeni ve hep taze bir anlayışa ulaştırılması ve orada korunması; sonra da, bu noktadan hareketle, san’at, ticaret, ziraat, ilim ve teknik gibi meselelere alıştırılması, adabte edilmesi sayılabilir.

Arzedilen hususları şu şekilde takdim etmek mümkündür:
1- Ferdin iç istikameti, yaratıcı karşısındaki durumu, inançları ve mükellefiyetleri gibi (Farz-ı ayn) olan şeyler.
2- Ticaret, ziraat, san’at gibi çeşitli mesleklere ait bilinmesf gerekli ve lüzumlu olan (Farz-ı kifaye) gibi şeyler. Buna millet ve toplumun hayat, istikamet ve izzetli yaşaması için, bilmesi zaruri olan şeyleri de ilave edebiliriz.

Evet, bir toplumun güven içinde yaşıyabilmesi, geçmişi geleceğe bağlayarak, yeni yeni çok buutlu dünyalar kurabilmesi, ancak bu ilk esaslarla mümkün olacaktır. Cihanı fetheden en güçlü ordular ve dünyayı saltanat sınırlarına dar gören tacdarlar, arzedilen hususlar karşısındaki hassasiyetleri nisbetinde, uzun ömürlü olabilmişlerdir. Aksine, bu hususlardan birinde gösterdikleri ihmal nisbetinde de -belli bir meselede çok sivrilseler bile- varlıklarını koruyamamış ve çabucak silinip gitmişlerdir.

Evet, bir toplumun ahenk içinde ve sürekli olarak varlığını sürdürmesi inanç ve ibadete; inanç ve ibadetin yanında san’at, ticaret ve ziraata; bunların yanında da devletler arası dünya muvazenesinde yerini alma gayret ve çabasına bağlıdır. “Bütün inananların topdan seyre çıkmaları doğru değildir. Her toplulukdan bir cemaat, dini iyice öğrenmesi ve (sefere giden) kavimleri kendilerine döndükleri zaman (kaçınılması gerekli ve zaruri olan şeylerden onların) kaçınmaları için (uyarıda bulunmaları) behemehal gereklidir.” (k)

Bir toplum, alim, münevver ve yetişmiş kadrolarıyla fatih ordulara rehber; san’at ve ticaret erbabına mürşid ve bütün hayati meselelere öncüler yetiştirmiyorsa o toplum mefluç ve gelecek adına talihsiz ve nasibsizdir. Bundan dolayıdır ki; dünya işlerinin ihenk içinde yürümesi için gerekli olan şartların bilinmesi (Farz-ı kifiye) sayılmış ve bu şartların bütünüyle terkedildiği bir topluma mücrim nazarıyla bakılmıştır. Masum bir toplum, vicdanının duruluğu, ledünniyatının derinliği ve samimi kulluğunun yanında, kunduracılıktan terziliğe, ondan çiftçiliğe ve ondan da sanayiin bütün dallarına kadar her sahada varolan; hatta İmanı-i Gazali’nin ifadsine göre, her meslekde meharetli, yani, günümüzün anlayışıyla, mütehassıs insanlara sahip bulunan toplumdur.

Bu itibarla, fertleri, iç-aydınlığa, vicdani safvete erememiş bir toplum masum olamıyacağı gibi, sanattan ticarete; ondan ziraata, ondan da askerliğe; hatta teknik ve teknolojinin en ince teferruatına kadar -mesaileri tanzim suretiyle- herşeyi kucaklamıyan bir toplum da masum değildir.
B. Ramiz Gülen