Sızıntı Arşivi

Ocak 1996 · s. 552 · 3 dakikalık okuma

Gayret

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Çalışıp-çabalama, ırz, namus, şeref ve itibarın korunması mevzuunda hassas davranma ma’nâlarına gelen gayret; mukaddes ve münezzeh ilâhî gayretin ifadesi olan yasaklara karşı duyarlı olmayı ve fuhşiyâttan, münkerâttan uzak durmayı, Cenâb-ı Hakk’ın, kullarını temiz tutması, koruyup-kollaması adına gayreti sayarak, lâakal bir mütekabiliyet mülahazasıyla olabildiğince titiz davranmaktır ki, esası bazı ilâhî isim ve sıfatlara dayanan bir huluk-ı Rabbânîdir.

Bu önemli hususu tenbih sadedinde Allah Rasûlü (sas): “Sa’d’ın gayretine mi hayret? Ben Sa’d’dan daha gayurum, Allah da benden...” buyururlar ki; aslı, Allah’ın sevip-hoşgördüğü şeyleri, fevkalâde bir iştiyakla yerine getirip, hoşlanmadığı hususlara karşı da olabildiğince kararlı davranmak ve Zât-i Vacibü’l-Vücûd’un, esma, sıfat ve zâtını gönülden sevmek, sevmekle de kalmayıp O’nun herkes tarafından sevilmesi gayreti içinde bulunmak ve Rabb’iyle olan münasebetlerini dünya ve ukbâda her şeye tercih etmek şeklinde hülâsa edebiliriz. Bilhassa, bu son noktayı hatırlatma adına bir Hakk dostunun, şu heyecan dolu duygulan oldukça manidar sayılır:

Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan,

Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa..!

Gayret, açık-kapalı münkerâta karşı bir tavır ve ilâhî gayretin bir uzantısı ise, ona Allah ahlakıyla tahalluk etmenin bir televvünü nazarıyla da bakılabilir. Hazret-i Lisan-ı Hakikat: -Allah’tan daha gayuru yoktur; bu gayretindendir ki O, açık-kapalı fuhşiyâtı haram kılmıştır” diyerek, lâhûtî kaynağına dikkati çekmiş, sonrada: -Allah gayret tecellisinde bulunur, mü’min de gayur davranır; Allah’ın gayreti kulun işleyeceği haramlara karşıdır” fermanıyla, gayretteki mütekabiliyeti ihtar etmiştir.

Erbâb-ı Hakikat, gayreti iki şekilde anlamışlardır:

1. Sevgiliye asla rakip ve alternatif kabul etmeme.

2. Sevgiliye tahsis-i nazar edip O’nu sevmede herkesin önünde bulunmaya çalışma.

Her iki şık itibariyle de, cismâniyete karşı tavır alıp, kalp ve ruh ufkuna yönelmek, kötü huylara karşı savaş ilân edip ahlâk-ı haseneyi hayat haline getirmek ve kendi içimizde kıskançlık ölçüsünde O’na aidiyetimizi duymak, bizi hakiki insanlığa taşıyan esasların başında gelir. Böyle bir mülâhaza aynı zamanda, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna karşı olan gayretine de bir cevap mahiyetindedir. Allah’ın kuluna karşı gayreti, onu başkalarına bırakmaması, sadece kendine kullukla şereflendirmesi ve onu mevhum ilahların fasid vehimleri arasında perişan etmemesi şeklinde anlaşılacaksa, kulun gayreti de: Mevlânâ Câmi’nin: “-Yalnız Bir’i iste, Bir’i çağır, Bir’i talep et, Bir’i gör, Bir’i bil, Bir’i söyle!” mülahazasıyla, düşünce ve davranışlarında sadece ve sadece O’nu görüp-O’nu bilmesi, O’nu arayıp-O’na müteveccih olması şeklinde gerçekleşmelidir.

Bazılarına göre ise gayret; sâlikin, sadece O’nunla meşgul olması, O’nunla meşbû bulunması ve en ciddi bir kıskançlık ruh haletiyle, zevât-ı şahsiyelerinden ötürü başka her şeye karşı bütün bütün kapanması şeklinde ifade edilmiştir ki, bir bakıma sabırsızlığın mezmum olmayan kısmından sayılan ve Mahbub’dan ayrılığa dayanamayıp da âh u efgân içinde hep “Yâr!” deyip dolaşanların hali böyle bir gayretin tezahürleri sayılmıştır.. ve Mesnevi’nin ilk beyitleri de sanki böyle bir gayret ve hasretin nağmeleri gibidir.. evet Mevlânâ:

-Dinle neyden nasıl hikaye eyler; (durmuş) firaklardan şikayet eyler.....

Ayrılıktan parça parça olmuş sine isterim ki, ona derd-i iştiyakımı şerhedeyim. Her kim ki kendi aslından uzak kaldı (o hep) Sevgili’ye vuslat günlerini arar” diyerek, işte bu hasret ve bu gayreti terennüm eder.

Ayrıca gayretin, Erbâb-ı Gayret’e göre de üç mertebesi vardır:

1. Âbidlerin gayretidir ki, hayatlarını bir dantela gibi takva ve salih amel atkıları üzerinde örer ve ömürlerini bir gergef gibi işlerler. O’nun için olabilme mevzuunda o kadar gayretlidirler ki, yanlış bir iş, önemsiz bir hata ömür boyu onlara vicdan azabı olmaya yeter.

2. Hakk’a dübeşte olmuş sâliklerin gayretidir ki halden hale koşar, muhabbetten zevke yürür, zevkten daha engin iştiyaklara açılır ve gözlerini O’ndan ayırmadan çalışırlar.. çalışır ve fehvasınca, her şart ve ahvalde letâiflerinin ibresiyle hep Hakk’a müteveccih olur ve gözlerinin içine başka hayâl gireceği endişesiyle tir tir titrerler. Gönül dillerinde sürekli “ -Benim Allah’la farklı bir zamanım var” mantûkunca kalplerinin koylarında hep o ânı avlamaya çalışırlar. O’nu görme, O’nu bilme yolunda değerlendirilememiş bir zaman parçasını, zamana karşı en büyük bir saygısızlık ve israf sayarlar. “-Bu ceza sizin yeryüzünde haksız yere (küstahlaşıp) ferih-fahûr yaşamanız yüzündendir” hakikatiyle sürekli ürperir ve her lâhza ayrı bir perdede “ -Geçmiş günlerdeki mahrumiyet (ve fedakârlıklara mükâfat olarak afiyetle yiyin, için” Eltâf-ı Sübhaniye’sini duyarlar.

3. Ariflerin gayretidir ki, her an ayrı bir “ -Seni hakkıyla bilemedik” ufkunda dolaşır, tasavvurlarüstü güzellikleri temâşâ eder.. gördüklerini bazen kendi gözlerinden bile kıskanırlar.. bazen de, buranın tam bir rasat yeri olmadığına hayıflanır ve gözlerinden dert yanar, hattâ sırlarına karşı serzenişte bulunur ve titreyen bir ibre gibi karar gününe kadar hep ihtizaz içinde olurlar.