Temmuz 2000 · s. 279 · 18 dakikalık okuma
Gaye, İrade, Kararlılık ve Onur
Beşinci yüzyılda Yunanlı düşünürler Dünya'nın küre şeklinde olduğu inancındaydılar. Mutluluk diyarı olan bakir topraklar en kuzeyde (Hiperbore) bulunmalıydı. Güneye giden kaşifler, Pisagor ve Eflatun'a göre yerin ağırlıklarını dengeleyen Antichtone'a (Terra Australis Incognita, yani bilinmeyen güney topraklarına) ulaşmalıydılar. Bu güney topraklarında Antipodlar, (ayakları havada yürüyen garip insanlar) yaşıyordu. Ortaçağ'da ise Katolik Kilisesi dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesini dinden çıkma kabul ederek, bu araştırmalara karşı çıktı. Fakat müslüman İspanya'nın bilginleri bu efsanelerin test edilmesi için kaşifleri seyahatler yapmaya davet ediyordu (Feertchak, 1997).
Terra incognita (bilinmeyen topraklar) ile ilgili ilk ipuçları 1475'e uzanır. O yıl, İskenderiyeli Yunanlı bilgin Ptoleme'nin II. yüzyılda hazırlamış olduğu haritaları içeren meşhur Coğrafya kitabı basıldı. Bu haritalardan birinde güney 20º enleme doğru esrarlı bir kıta yeralıyordu. Denizcilerin notları ise bir yandan soğuk ve rüzgarlı, diğer yandan kaynayan denizleri ve kavurucu bölgeleri tasvir ediyordu.
Onsekizinci yüzyıla gelindiğinde ise, "çalışmayan mutlu insanlar"ın oturduğu yeni bir cennet olarak kabul edilen güney (austral) kıtası iştahları kabartmaya başlamıştı. Avustralya, burada "iyi vahşiler" bulmayı ümit eden Aydınlanma filozofları için rüyası görülen bir laboratuardı. Laponya (Kuzey buz denizinin kenarında Avrupa'nın en kuzey noktası) seyahati (1737) sırasında Dünya'nın kutuplardan basık olduğunu keşfetmiş olan Fransız matematikçi Moreau de Maupertuis bunu şu sözlerle ifade ediyordu: "Avrupa'nın en büyük bilginiyle konuşmaktansa, Terra australis incognita'dan bir yerliyle bir saat konuşmayı tercih ederdim." Denizcilere gelince, herbiri oraya ulaşan ilk kişi olmayı hayal ediyordu.
Altıncı kıta
Güney kutup dairesi ilk defa İngiliz James Cook tarafından aşıldı. 1772-75 yılları arasında gerçekleştirdiği keşif gezisi sırasında Cook, Antarktika'ya en fazla Ocak 1773'de yaklaştı (National Geographic, 1992). İngiltere'ye dönüşünde gözüpek denizcinin şu sözleriyle hayalperestlerin ayakları yere değdi: "Hiçbir insan benim gittiğimden daha uzak bir nokta için tehlikeye atılamaz
Orada kıta yok, en azından kutba yakın değil ve denizcilerin menzili dışında." Cook'un yanıldığını Rus asıllı Thaddeus Bellingshausen 1820'de Antarktik'in etrafını gemiyle dolaşarak gösterecekti.
Kutba henüz ulaşılamamıştı ve işin içine bilim giriyordu: Alman fizikçi Karl Friedrich Gauss yayınladığı bir makalede, Yerküre'nin her noktasında yer manyetik alanını belirleme imkanını veren bir formülden bahsediyordu*. Alman coğrafyacı Alexandre von Humboldt bunu teyid etmek için ölçüm seferleri yapılmasını salık veriyordu. 1839'da, James Clark Ross Güney kutbuna keşif gezisi düzenledi. İngiliz denizci manyetik kutbun konumunu belirlemeyi başarıyordu fakat aslında Fransız Jules Dumont d'Urville 1837-1840 gezisi sırasında bunu ondan önce gerçekleştirmişti.
Coğrafi kuzey kutbuna ulaşmanın o gün için gerçekten bilimsel bir faydası yoktu, fakat maceraperestlerin sayısı yine de kabarıktı. Fransız Bilim Akademisi'nden Raymond Latarjet daha sonra şunları yazacaktı: "Gezegenin dönme eksenine ilk ulaşan kişi olmanın sembolik değeri müthiş destanlar ortaya çıkardı. Ve bunların, insanın Ay'a ayak basmasından sadece üç nesil önce başarıyla taçlandığını bilmek, oraya ulaşmak için aşılması gereken zorlukların büyüklüğü, sabır dolu ve ağır seyirli çalışmanın niteliği hakkında bir fikir vermektedir." 1896'da İsveçli mühendis Salomon Andre buz çölü üstünde yürüme zahmetinden kurtaran balonu yeğledi. O dönemde uçak yoktu, buna karşılık balonun mazisi yüz yıldan daha eskiye dayanıyordu. Andre, İsveç kralını ikna etti. Kartal adını verdiği 4800 metreküp hacmindeki balonda kendisine Knut Fraenkel ve Nils Strindberg eşlik ediyordu. Fakat Ekim 1897'de Blanche adası üstünde onları trajik bir son bekliyordu.
Amerikalı Robert Edwin Peary ve Frederick Albert Cook'un Kuzey kutbu için çekişmelerini (1909) takiben Kuzey 90º'ın fethi o kadar gizli kalmadı. Klasik balonlardan daha güvenilir olan yeni balonlar ortaya çıkıyordu. Umberto Nobile tarafından yapılan böyle bir balon Mayıs 1926'da havalandı ve Kuzey kutbuna ulaştı. Fakat, kutup ile Alaska arasında bir kıtanın varlığını tahmin eden ekibi bir sürpriz bekliyordu: daha sonra Arktik okyanus olarak adlandırılacak olan bölgeyi buzdağlarından başka birşey kaplamıyordu. Artık biliniyor ki, Kuzey 88º enlemden itibaren daha kesif hale gelen büyük buzdağı bölgesi Kuzey 90º noktası etrafında dairesel bir hareket yapmaktadır.
Güney kutbu ve Scott
İlk üs 1899-1900'da Norveçli Carsten Borchgrevink tarafından kurulmasına rağmen, Antarktika keşfedilmeyi, Güney kutbu da ulaşılmayı bekliyordu. 1911'de İngiliz Robert Falcon Scott ve Norveçli Roald Amundsen Güney 90º noktası için yarışa başladılar.
1911'de 43 yaşında olan Scott, İngiliz donanması kaptanlarındandı. Daha önce bir başka İngiliz kaşif, Sir Shackleton'un 1909'daki keşif heyetine katılmıştı ve onun başlattığını tamamlamak istiyordu. Bu amaçla bir ekip hazırlığına girişti, fakat imkanları yetersizdi. Yine de bu durum onu yolundan alıkoymadı. Servetini bu işe feda etti ve borca da girdi. Dostlarının ve yol arkadaşlarının toplanması uzun sürmedi. Ekibi buz denizinin kıyısına kadar "Terra Nova" adlı garip bir gemi götürecekti. Garipti, çünkü bir yandan canlı hayvan yükü taşıyordu, diğer yandan da binlerce alet ve kitapları olan birer modern laboratuar ve kütüphanesi vardı. İnsan ayağı değmemiş bu bomboş dünyaya insan bedeni ve ruhunun muhtaç bulunduğu herşeyi beraber götürmek gerekiyordu; postlar, kürkler ve canlı hayvanlarla yüzyılın ilk gelişmiş cihazları tuhaf biçimde birbirine karışıyordu.
1910 Haziran ayının ilk günü gemi İngiltere'den ayrıldı. Gemidekiler gözden kaybolan kıyılara üzüntüyle bakıyorlar ve hepsi de biliyorlardı ki, şu anda sıcağa ve güneşe uzun yıllar için veda etmekteydiler, hatta bazıları belki son olarak. 1911 yılı Ocak ayında uçsuz bucaksız buz kıtasının kenarında bulunan Yeni Zelanda'ya ait Evans Burnu'na (Cap Evans) çıktılar ve kışı geçirmek üzere bir ev hazırladılar. Burada Aralık ve Ocak, yılın yaz aylarıydı; bembeyaz ve maden gibi bir gökte güneşin günde birkaç saat de olsa parıldaması, ancak bu aylara rastlıyordu.
Scott kutup bölgesinde jeofizik ve tabii bilim çalışmaları yapmayı da planlıyordu. Kışı Cap Evans'da geçirirken ekip meteoroloji, glasiyoloji (buzul bilimi), jeoloji ve kartografi alanında (harita bilimi) birçok keşifte bulundu (Resim 1). Scott'un kurmaylarından üçü buzul soğuğuna çıkıyor ve hayatları pahasına penguen embriyonları alıyorlardı. O dönemde henüz hiçkimse bu hayvanları yakından incelememişti.
Kurdukları düzende çağın ileriliği görülüyordu: bir asetilen lambasının beyaz ve sıcak ışığı etrafı aydınlatıyor, sinema makinası uzak ülkelerin havasını getiriyor, gramofondan piyano sesi duyuluyor, kütüphane ise çağın bilim birikimini sunuyordu. Odaların birinden yazı makinası gürültüsü geliyor, bir başka oda, sinema filmlerinin ve renkli fotoğrafların hazırlanması için karanlık oda vazifesi görüyordu. Jeologlar taşlardaki radyoaktiviteyi inceliyor, zoologlar yakalanan penguenlerde yeni parazitler buluyor, meteorolojik araştırmaları, fizik deneyleri izliyordu. Otuz insan bu donmuş dünyanın ortasında her akşam konferanslar düzenliyordu. Tarihten önceki zamanları hatırlatan bir alemde, rekabetin hüküm sürdüğü şehirlerden farklı olarak, bilim adamı ve uzman vasfının vehmettirdiği gurur, yerini karşılıklı yardıma bırakmıştı. İnsan zihninin kainat, hayat ve insan kavramları üzerinde olabildiğince saf şekilde yoğunlaştığı burada sadece saatler değil, saniyeler bile hissediliyordu.
Bu arada otomobil kızaklarını ve çadırları deniyor, kayak yapmayı ve köpekleri eğitmeyi öğreniyor, büyük yolculuk için seyyar bir depo hazırlıyorlardı (Resim 2). Kışın bu en sert günlerinde güçlüklere alışmak için küçük gruplar halinde düzenledikleri keşif gezilerinden soğuktan donmuş ve bitkin bir durumda döndüklerinde 77. enlemdeki bu küçük evceğiz onlara yeryüzünün en mutlu köşesiymiş gibi geliyordu. Fakat takvimin yaprakları öyle yavaş kopuyor, buz tabakalarının arasından geçerek ailelerinin mektuplarını taşıyan gemiyi getirecek yaz, öyle ağır geliyordu ki!
Bir gün batı yönüne giden bir keşif heyeti Amundsen'in karargahını gördükleri haberiyle döndü. Norveçli kaşifin karargahı kutba onlarınkinden yüz on kilometre daha yakındı. Scott bundan ürkmüş, fakat hatıra defterine kendine güvenen bir insanın haleti ruhiyesiyle "memleketimin şerefi üzerine yemin ederim ki!" diye yazmıştı.
Uzun soluklu bir maraton
Kulübenin bir mil ötesindeki sürekli nöbet tutulan gözetleme tepesinde yukarı çevrilmiş bir alet yaklaşan yazın ilk belirtilerini kaydedecekti. Pırıltısı yok denecek kadar az ve bu dondurucu havayı canlandırması imkansız olsa da, nihayet güneş görünmüştü. Hem ilkbahar, hem yaz, hem de sonbahar demek olan bu bir karış ışıktan yararlanmak çabasıyla harıl harıl yol hazırlıkları başlamıştı. En önden kızaklı otomobiller, arkadan da Sibirya midillileri ile köpeklerin çektiği kızaklar gidiyordu. Yol, büyük bir dikkatle bölge bölge ayrılıyordu. Geri döneceklere elbise, yiyecek ve en önemlisi petrol bırakmak için her iki günde bir depo kuruluyordu. Bütün kafile, ufak gruplar halinde birer birer geri dönmek, böylece yüklerinin en büyük kısmını, hayvanlarının en zindesini ve en iyi kızakları kutba varmak üzere seçilecek son küçük gruba bırakmak amacıyla, hep birlikte ilerliyorlardı.
Plan ustaca hazırlanmış, en ince ayrıntılarına kadar bütün terslikler düşünülmüştü. Fakat iki günlük bir yolculuktan sonra motorlu kızaklar parçalandı, midilliler de umulduğu kadar dayanıklı çıkmadı. Bazılarını yolda vurup öldürmek zorunda kaldıkları bu hayvancağızlar, köpekler için güç artırıcı bir besin yerine geçti.
Kasım ayının ilk günü, başka gruplara ayrıldılar. O sırada çektikleri fotoğraflarda, önce otuz, sonra yirmi, daha sonra on ve en sonunda sadece beş kişilik bu acaip kervanın hiçbir hayat eseri bulunmayan beyaz çöllerde yolalırken taşıdığı haleti ruhiye görülür (Resim 3). Kürklere ve bezlere sarılı bu insanlar geceleri çadırlara büzülüyor ve midillileri korumak için rüzgar yönünde hendekler açıyorlardı. Fakat sıkıntılar artıyor, zor hava şartları sürüyor, bazı günler, kırk yerine sadece otuz kilometre yolalıyorlardı. Bu ıssızlığın içinde bir başkasının da bir başka yönden aynı amaca doğru yol almakta olduğunu öğreneli beri onlar için her günün büyük bir değeri vardı. Bu sırada kafiledekilerin sağlıkları bozulmaya başladı, karın çiğ beyazlığı yüzünden birkaç kişinin gözleri görmez oldu, bir kısmında donma belirtileri görüldü. Aldıkları besini azaltmaları gerektiğinden, midilliler de halsizleşiyordu. Bu ıssızlık içinde iki yıl boyunca kader arkadaşlığı yaptıkları bu cesur hayvancağızları öldürmeleri gerekti.
Kafiledekilerin bir kısmı bu hazin işin yapıldığı yerden geri döndü. Ötekiler de, son çabalarını harcamaya, kutbu çeviren ve ancak çok şiddetli bir insan isteği ile aşılabilecek tehlikeli buzdağının en zor yolundan geçmeye hazırlanıyorlardı.
Kar sertleştiğinden kızakları sürüklemeleri gerekiyordu ve ayakları yara içinde kalıyordu. Fakat yılmıyorlardı. Böyle kalabalık bir grubun aynı hedefe aynı kararlılıkla kilitlenmesi ve aynı yılmazlığı aynı ölçüde sonuna kadar sürdürmesi üzerinde düşünmeye değer bir vak'aydı. 30 Ocak 1912 günü 88. Enleme, daha önce Shackleton'ın vardığı yere ulaştılar. Buradan, son grubun da geri dönmesi gerekiyordu: Kutba sadece beş seçkin adamın gitmesine izin vardı. Scott adamlarını gözden geçirdi. Karşı koymayı göze alamıyorlardı ama, hedefe bir karış kala geri dönmek ve kutbu ilk önce görmüş olmanın şerefini arkadaşlara bırakmak, dönecek olanlara ağır geliyordu. Ne çare ki, seçilenler seçilmişti. Üzüntülerini gizlemek için mertçe bir çaba harcayıp birbirlerinin ellerini son defa sıktılar. İkiye ayrılan grubun biri kuzeye, diğeri ise güneye yani bilinmeyen bir hedefe yöneldi. Sık sık durup, dostlarını son defa görebilmek için bakışlarını geriye çeviriyorlardı. İşi başarmak için seçilmiş beş adam Scott, Bovers, Oates, Wilson ve Evans bilinmeyen ülkeye doğru ilerlemeye başladılar.
Son nokta
Bu son günlerle ilgili Scott'un notlarında bir yandan gittikçe tedirginleşen bir ruh hali, diğer yandan kendini koyuvermeme çabası görülür: "Kutba varmamıza 150 kilometre kaldı, böyle giderse dayanamayacağız". İki gün sonra: "137 kilometre kaldı ama bu bize çok ağır gelecek." Fakat birdenbire yeni ve kesin bir eda: "Kutuptan sadece 94 kilometre uzaktayız. Varmasak bile adamakıllı yaklaşmış olacağız". Ocak ayının 14'ünde bile bu umut artık bir güven olmuştu: "Sadece 70 kilometre. Hedef karşımızda artık". Daha sonra: "Sadece 50 kilometrecik daha. Ne pahasına olursa olsun, oraya varmalıyız".
Scott'un 16 Ocak tarihli notlarında "neşemiz arttı" diye yazılı. O sabah her zamankinden daha erken bir vakitte yola çıktılar ve öğle sonrasına kadar 14 kilometre yolaldılar. Ekiptekilerden Bowers ansızın bir tedirginliğe kapıldı. Sonsuz kar ve buz tarlalarının ortasında küçük kara bir noktadan gözleri bir türlü ayrılmıyordu. Hepsinin kalbi aynı düşünceyle titredi: Bir insan eli tarafından yapılmış bir işaretle karşılaşmak. Nihayet, terkedilmiş bir konak yerinin ortasında, tepesinde Norveç bayrağının sallandığı bir çadır, burada Amundsen'in karargah kurmuş olduğunu gösteriyordu. Tarih 17-18 Ocak 1912 idi. Kaptan Scott ve dört arkadaşı Güney kutbuna varmışlar ve insanlık tarihinde ilginç bir olay gerçekleşmişti: Yeryüzünün binlerce yıldan beri cansız duran ve belki de dünya kuruldu kurulalı hiçbir insan bakışı değmemiş bu kutup noktası, bir ay içinde iki kere keşfedilmişti. Onlar ilk değil ikinciydiler. Kıta'nın Balinalar Körfezi denilen noktasından köpek kızakları ve kayaklarıyla hareket eden hafif donanımlı Amundsen ve dört arkadaşı 2993 kilometrelik bir mesafeyi hızlı bir şekilde 99 günde katetmiş, 14 Aralık 1911'de Güney Kutup noktasına ulaşan ilk insanlar olmuşlardı. Scott defterine,"Bütün çabalar, bütün yoksunluklar, bütün işkenceler ne içindi?!.. Şu anda sona eren rüyalar içindi sadece" diye yazıyordu. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Yorgunluktan bitkin olmalarına rağmen bütün gece uyuyamadılar. Scott'un Güney kutbu intibaları sadece şu cümleydi: "Burada görülecek hiçbir şey yok, son günlerin o tüyler ürpertici tekdüzeliğinden farklı hiçbir şey yok".
Amundsen'in bıraktığı bir mektup, kendisinden sonra buraya ayak basacak insandan bu yazısını Norveç Kralı Haakon'a ulaştırmasını rica ediyordu. Bu defa Scott, başarmak için bütün varlığıyla uğraştığı bir işin, bir başkası tarafından yapılmış olduğuna dünya önünde şahitlik etmek gibi çok çetin ve onurlu bir görevi yerine getirmeyi üzerine alıyor, İngiliz bayrağını, Amundsen'in zafer bayrağının yanına saklarken, defterine, "dönüş yolu gözümü korkutuyor" notunu düşüyordu.
Dönüş...
Dönüş, gelişten daha tehlikeliydi. Kutba giderken pusulayla yollarını bulmuşlardı, fakat şimdi ayak izlerini de bulmak ve gözden kaçırmamak zorundaydılar. Buna dikkat etmedikleri takdirde depolardan uzağa düşecekler, yiyecek-içecek, sıcak elbise ve birkaç galon petrolün sıcaklığından yoksun kalacaklardı. Bu defa, ilk yürüyüşteki canlılık da yoktu vücutlarında. Göğüslerinin içindeki o çelikten istek yayı da gevşemişti. Ayrıca hava gittikçe kötüleşiyor, dondurucu soğuklar yorgun vücutlarını büsbütün harap ediyordu. Şu anda, canlarını kurtarmak uğrunda mücadele ediyorlardı. Bu yüzden, günlerce süren korku ve şaşkınlıktan sonra yeni bir depoya vardıklarında içlerini küçük bir sevinç kaplıyor ve o zaman hatıra defterinin satırları arasında bir umut alevi beliriyordu. Stefan Zweig'in ifadesiyle, bu korkunç ıssızlığın ortasındaki şu bir avuç insanın yiğitliğini, Wilson'un, ölümle gözgöze geldikleri şu anda bile, bilimsel araştırmaları sürdürmesi ve az bulunur bir çeşit taşın -bunlar, kutup bölgelerinde manyetik alan daha ince olduğu için, dünyaya ulaşmaları daha kolay olan meteoritlerdi- tam onaltı kilosunu, öteki vazgeçilmez yüklerle birlikte kızağında taşıması kadar hiçbir şey daha parlak anlatamaz.
Ayaklarının altı çoktan yarılmıştı ve günde bir defa yedikleri sıcak yemeğin yetersizliği yüzünden zayıf düşen vücutları görevini yapmamaya başlamıştı. Birgün, en kuvvetlileri olan Evans'ın birdenbire saçma sapan hareketlere başladığını görüp dehşete kapıldılar. Evans 17 Şubat gecesi saat birde, geçen ay öldürdükleri midillilerden artan parçalarla karınlarını doyuracakları depoya bir günlük yolları kala hayatını kaybetti. Kutup noktası ile bu ilk depo arasındaki mesafe grubun hızıyla ancak bir ayda katedilmişti. Fakat depoda buldukları yağ pek azdı. Bu, donmaya karşı bir silah olan ısıyı azar azar kullanma mecburiyeti demekti. Sabah uyandıklarında ayakkabılarını giyecek gücü bile kendilerinde bulamıyorlardı artık. Oates'in ayak parmakları donmaya başlamıştı ve yine düşe kalka yollarına devam ediyorlardı. 2 Mart'ta ulaştıkları depoda aynı hayal kırıklığı vardı. Yakacak şey yine pek azdı.
Fakat Scott, ümitle ümitsizlik arasında gidip gelirken bile Allah'a olan inancını yitirmiyordu: "Daha fazla devam edemeyiz artık", "Allah yardımcımız olsun. Bu kadar yorgunluğa artık dayanamayacağız", "Oyunumuz faciayla sona eriyor", "İlahi kudretin yardımına nail olabilecek miyiz acaba? Şu anda, insanlardan yardım bekleme umudumuz kalmadı artık". Yine de yollarına devam ediyorlardı. Oates hala güçlükle yolalıyordu. Termometrenin sıfırın altında 42 dereceyi gösterdiği bir öğle üzeri hepsi başlarına bir felaket geleceğini artık iyiden iyiye hissetmişlerdi. Gerekirse sonlarını çabuklaştırmak için adam başına 10 tablet morfin aldılar ve yanlarındaki hastayla beraber bir kere daha yol almayı denediler. Bunun üzerine Oates, kendisini uyku tulumunda bırakmalarını istedi. Bu teklifin, kendi işlerini ne kadar kolaylaştıracağını hepsi de çok iyi bildikleri halde, şiddetle reddettiler. Burada, herbirinin kendilerine olan saygıları, vefa ve sadakat hisleri, sessiz fakat çok sağlam edilmiş bir onurlu yaşama, onurlu ölme yemini çok açık görülüyor ve insanın kalbinde tarifi zor karmaşık duygular uyandırıyor.
Hasta, geceleyecekleri yere ulaştıran birkaç kilometrelik yolu donmuş bacakları üzerinde sendeleyerek aldı ve arkadaşlarıyla birlikte sabaha kadar uyudu. Sabah müthiş bir kasırgayla karşılaştılar. Oates bir ara ayağa kalktı ve dostlarına, "Ben biraz dışarı çıkacağım, belki bir süre kalırım" dedi. Diğerleri titrediler, bu dolaşmanın ne demek olduğunu hepsi de biliyordu. Fakat onu alıkoymak için hiçbiri konuşmadı, vedalaşmak için ona elini uzatmayı hiçbiri göze alamadı. Zira hepsi de büyük bir hayranlık ve sevgiyle seziyordu ki, Süvari Yüzbaşısı Lawrence İ.E. Oates bir yiğit gibi ölüme gidiyordu.
Yorgun ve kuvvetten düşmüş üç insan; bu uçsuz bucaksız, bu dondurucu ve bomboş ülkenin ortasında, artık iyiden iyiye güçsüz, hiçbir umutları kalmamış halde, sürükleniyor; uyuşuk bir kendini koruma içgüdüsüyle, ancak sallana sallana yürüyebilecek gücü bulabiliyorlardı. Hava gittikçe kötüleşiyor ve rastladıkları her yeni depoda, yeni bir hayal kırıklığı ile karşılaşıyorlardı; her defasında yağ, ele geçirmeyi umdukları bu ısıtıcı madde daha da azalıyordu. Herhangi bir depoda bol ısınma ve beslenme maddesi bulsalar, güçlerini toplayıncaya kadar kalacak ve hava nisbeten sakinleşince yola devam edeceklerdi, fakat her iki şart da olumsuzdu (gıdasız ve ısınmadan çadırda beklemek ise zaten herşeyin hemen bitmesi demek). 25 Mart'ta yeni bir depodan ancak yirmi kilometre uzaktaydılar; fakat öyle öldürücü bir rüzgar esiyordu ki, çadırdan çıkmalarına imkan yoktu. Her akşam bir hedefe varmak umutlarını ertesi sabaha bağlıyorlardı; bu arada yiyecekleri bitti ve son umutlar ortadan kalktı. Yakacak hiçbir şey yoktu, termometre eksi kırkı gösteriyordu. 29 Mart'ta artık mukadder sona kendilerini hazırladılar ve uyku tulumlarına girdiler. Dünya, son acılarının tek bir iniltisini bile duymayacaktı.
Son notlar
Kaptan Scott, dışarıdaki kasırga incecik çadıra bir çılgın gibi saldırdığı sırada bağlı bulunduğu bütün ortak şeyleri hatırlıyordu. Milletine ve bütün insanlığa kendisini bağlayan kardeşlik bağlarını kahramanca hissediyordu. Donmuş parmakları ile arkada bıraktığı bütün sevdiklerine ölüm anının mektuplarını yazıyordu. Bu mektuplar eşsizdir. Birkaç insan için yazılmıştır, fakat bütün insanlığa seslenir. Karısına yazıyor, kendisine bırakmakta olduğu en büyük mirası, oğlunu korumasını hatırlatıyordu; çocuğu herşeyden önce uyuşukluktan korumasını istiyor ve bir itirafta bulunuyordu: "Sen de bilirsin ki, çaba göstermek için kendimi zorlamam gerekirdi; gevşekliğe yatkındım... Bu yolculuk için sana anlatacak öyle çok şeylerim var ki! Ama bunlar, sizin yanınızda büyük bir rahatlık içinde oturmaktan yine de çok daha iyi idi". Bu ifadeler çok düşündürücü ve hayatını belli bir ideale bağlamışlar için çok anlamlıdır. Kaptan Scott kendisi ile beraber ölüme katlanmış, acı çekmiş kader arkadaşlarının yiğitliklerine tanıklık etmek için, onların eşlerine ve annelerine de yazıyordu. Kendisi, dünyaya gözlerini kapamakta olmasına rağmen, arkadaşlarının arkada bıraktığı insanları, şu son anın büyüklüğünü ve değerini hatırlatan kuvvetli sözler ve insan gücünün üstüne çıkan bir duygu ile teselli ediyordu. Bu ne kendini aşmışlık ve bir yiğitlik ruhuydu!
Kaptan, milletini yüceltirken kendisi için alçakgönüllüydü: "Bilmem ki büyük bir kaşif miydim ben? Ama bizim sonumuz, ırkımızın ruhundaki kahramanlık duygusunun ve dayanma gücünün henüz kaybolmadığına şahitlik edecektir". Bir insanın o anda bu sözleri söylemesi tarih ve millet bilincinin ne ölçüde uyanık ve derin olduğunu gösterir. Zweig'ın ifadesiyle, erkekçe direncin ve ruh saflığının bir ömür boyunca söylemekten alıkoyduğu bu içten sözleri ondan ancak ölüm çekip alıyordu. En yakın dostuna, "bütün hayatımda sizin kadar hayranlık duyduğum ve sevdiğim bir insana asla rastlamadım. Ama bu dostluğumuzun benim için ne kadar değerli olduğunu size hiçbir zaman göstermedim, benim için siz çok şeye katlanmıştınız. Ben ise hiçbir şey yapmamıştım" diye yazıyordu. Son bir mektubuyla İngiltere'ye sesleniyor ve arkada kalanları terk etmemelerini rica ediyordu. En son düşüncesinde bile kendi alın yazısını aşmaktaydı. Son sözünde kendi ölümünden değil, başkalarının hayatından bahsediyordu: "Arkada bıraktıklarımızı düşünün, Allah aşkına!". Bundan sonraki sayfalar bomboştu. Scott en son anına, parmakları iyice donup da kalem elinden düşünceye kadar, defterine yazmıştı. Bu sayfaların cesedinin yanında bulunabileceği umudu, onun insanüstü bir güç harcamasını sağlamış ve donmuş parmakları son isteğini de titrek bir yazı ile yazmıştı: "Bu defteri karıma gönderin!". Ama aynı el, "karıma" sözünü müthiş bir bilinçle çizmiş ve üzerine şu kelimeleri eklemişti: "Dul karıma!".
Güney kutbuna kendisinden bir ay önce ulaşan Amundsen karşısında hayal kırıklığına uğrayan Scott ve ekibinin dört değerli elemanı dönüş yolunda hayatlarını kaybettiler. Ekibin diğer üyeleri haftalarca çadırlarında bekleştiler. Önceleri umutla, sonra biraz kaygıyla, sonunda artan bir tedirginlikle, yardım için iki defa yola çıkmışlar, ama hava şartlarından dolayı geri dönmüşlerdi. Başlarında bir rehber olmayan bu insanlar, uzun bir kış mevsimi boyunca felaketin karabasanı ta yüreklerine işlemiş vaziyette, kulübede oturdular. Ancak 29 Ekim'de, yani kutup baharının başladığı tarihte, arkadaşlarının, hiç olmazsa cesetlerini ve bırakmış oldukları bilgileri bulmak için bir keşif heyeti yola çıktı. Kasım ayının 12'sinde çadıra varıldı; uyku tulumlarının içinde donmuş kalmış kahramanların cesetlerini, ölümünde bile Wilson'a kardeşçe sarılmış olan Scott'u, onun günlük ve mektuplarını, diğer belgeleri, bu arada en önemlisi, Amundsen'in dürüstçe taşınan emanetini buldular. Bu dramın kahramanlarına birer mezar kazdılar.
Bugün bu bembeyaz dünyanın ortasında, üzeri işaretli bir kar tepeciği bu yapayalnız insanlara ev sahipliği yapmaktadır. Fakat Scott'un dostları filmleri ve plakları İngiltere'ye getirdi, kimyasal banyoyla bütün resimler ortaya çıktı. Arkadaşları ile yürümekte olan Scott'un görüntüleriyle, kendisinden başka ancak Amundsen'in görmeyi başardığı kutup bölgesi bir kere daha gözler önünde canlandı. Elektrik telleri, Scott'un son sözlerini ve son mektuplarında yazılı olanları dünyaya ulaştırdı. Kral, İmparatorluğun büyük kilisesinde kahramanların anısı önünde diz çöktü. Boşuna sanılan şey bir kere daha ürün vermiş; Scott'un, güçlerini yüksek amaçlar uğrunda toplamaları için insanlara yapma imkanı bulamadığı coşkun sesleniş böylece gerçekleşmişti. Yiğitçe bir ölümle değeri büsbütün artmış bir hayat, bir yankı halinde ve kendisini hor görme isteğinden doğan bir sonsuzluğa yükseliş biçiminde ortaya çıkmıştı. İşte çok açıktı ki, bir milletin ruhuna hayat üfleyen, ona can veren, onu silkindiren şey, kendini feda etmesini bilen Scott ve arkadaşları gibi kahramanlardı. Hiçbir insandan yardım görme ihtimalinin olmadığı, kendisine hiçbir beşeri yardımın ulaşmayacağını bildiği bir yere gitmek, ölümü göze almak demekti.
Nedir hayat, nedir?
Evrensel mesajları olan bir serüvendi bu: insana has olan tecessüs duygusuyla harekete geçilmiş, hedef buna göre belirlenmiş, kararlılık da bu hedefin gerektirdiği seviyeye yükselmişti. Çelik gibi bir irade, her dakika, her saat, her gün, her ay kararlılığı koruma, aynı çizgide aynı ideali paylaşma, biyolojik varolma savaşı verirken bile sadece insana has olan "bilme" arzusundan kopmama, bu kadar cesur olma, rakibinin başarısını takdir etme ve bunu onurla dünyaya ilan etme, son olarak da, arkadaşını kendi canına tercih etme ve gerektiğinde kendini feda etmesini bilme. Belki bazılarına Scott ve ekibinin giriştikleri iş gereksiz gelebilir. Fakat tarih boyunca bütün coğrafi keşiflerin, bilim ve teknolojideki büyük icat ve gelişmelerin temelinde bu ruh vardı ve Scott bunu sembolize eden isimlerden biriydi. Madem ki bu dünya insanlar için yaratılmışdı, bu dünyanın her tarafı anlamlı olmalıydı, dolayısıyla görmek, tanımak gerekiyordu. İnsan olarak kendilerinde bu hakkı görüyorlardı.
Sonuçta, Scott'un bir gayesi vardı. Ve bu uğurda canını ortaya koydu. Hayatta ciddi bir gayesi, bir ideali olanların en az bu ölçüde bir ciddiyet ve kararlılıkla, çelişkisiz ve tereddütsüz yaşaması gerekmez mi?!... Evet, Scott'un fotoğrafında, alnı kırışmak nedir bilmeyen bir adam görmüyor muyuz?!...
Onuruyla yaşamak, onuruyla ölmek, zedelenmiş bir onurla yaşamaktansa, kendisini de feda ederek ölümü kader arkadaşıyla birlikte beklemek. Bu serüvenin mesajlarından belki de en önemlisi buydu. Burada insanların isimleri, ülkeleri, dilleri, dinleri ve renkleri belli bir andan sonra artık hiç önem taşımıyor. Çünkü onlar insana, insanın ulaşabileceği üstün insani niteliğe tercüman oluyorlar...
Kaynaklar
- S. Feertchak, (1997) Poles, voyages au bout de la Terre. Science & Vie. Juillet, No: 958, Paris.
- National Geographic (1992)