Nisan 1980 · s. 21 · 3 dakikalık okuma
Garip Yavru

İnsan hayatında en nadide yeri işgal eden kıymeti bilinmeyen hazine “Lisan”dır. Dertlerle dilhun olanın veya içi saadetle dolup pür-neşe olanın imdadına lisan yetişir. “Dağ ne kadar yüce olursa olsun yol onu aşar” misali dert, neşe ne derece çok olursa olsun “dil” onu ifade eder diyemeyiz. Lisanın aciz kaldığı, birşeyin değerini tam olarak anlatamadığı zamanlar da olur. İşte o zaman insan “Paha biçilmezlik” değerinden hareketle “Tatmayan bilmez” hükmünü verir. Ana için de, değeri anlatılamayan varlık “Yavrusu” dur. Dili bu varlığı ifade etmedikçe o bağrına sarar, içine sızdırır ve ‘tatmayan bilmez” ifadesini kalbinde düğümler.
Dün “Garip Ana” diyen bir ses tüylerimi diken diken etti. Hangi rüzgâr nerden attı anlayamadım. Ama o ses bağrımdan kopan bir sesi andırıyordu... Kokusunu duyar gibi oldum. Yusuf’unun kokusunu tadan Yakup (s) gibi... Bu ses “Yavrumun” sesiydi... Beklemediğim bir anda sanki bana hayat iksiri sunuyordu... “Ölüden diri, diriden ölü çıkartan” Rabbim sen nelere kadir değilsin ki...
Yavrum!... Dinle!... Seni büyütürken dikenler arasında “Gül” yetiştirmek gayretiyle ne onulmaz dertlere, ıstıraplara katlandım bir bilsen... Daha sen karnımda iken ben manevi mesuliyet duygusu içinde eridim. “Ya gül yerine diken yetiştirirsem... Öpmek isterken dudaklarıma batarsa... Kahrolurum...
Yavrum!... Hain eller bir ahtapot gibi seni sardı... Anan yalnızdı... İmdadına kimse yetişmedi... Ve seni benden ayırdılar. Başka diyarlara, başka iklimlere sürdüler. . Kalbimi, ciğerimi acımasızca söküp kopardılar... Beni dilhun ettiler... İçimi, elemimi kime anlatabilirim. Ananın derdine kim derman olabilir ki?. Hayır!... Hayır!... Benim destanımın işitilmeğe ihtiyacı yok. Artık benim konuşmam sükût, dilim dilsizliktir. Hayal âlemlerinde, hülyalar diyarında divaneler gibi gece gündüz durmadan dolaşıyorum. Zamanı geri çeviremiyorum ama bu tersine gidişe dualarımla dur!” demek istiyorum. Seni küçülterek tekrar beşiğe koyuyorum. Yine binbir dil dökerek o tatlı günleri tekrar canlandırıyorum... Cennet bahçelerinin gülünü andırdığın, yuvamızı cennete çevirdiğin günleri... O günlerde... Elde sendin... Dilde sendin… Gönülde sen...
Ana kalbi kadar hassas ne olabilir? Yavrum senin ayağına batan diken ananın kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Bir kerecik hasta olsan kalbim durur dilim damağım kururdu. Sendin bütün derdim, bütün endişem... Zamanın geçişi ananın herşeyine bir sünger çekti... Artık ben de eridim, bittim, tükendim... Herşeyimi yitirsem yavrumu yitirmem ümidiyle yaşıyordum. Hey- hat!... Zamanın ejderhası seni de yuttu.... Bu acıya kim dayanabilir? Hangi yürek tahammül edebilir? Artık senin için duaya kalkan ellerim kalkmıyor.. Ninni söyleyen dilim dönmüyor..
Yavrum!.. Ben benliğimi sana vermek için ne güçlüklere katlandım. Hep ümit dolu gözlerine bakarak müteselli oldum. Ağaran saçlarımın tazeliğini senin saçlarında kalbim kadar pak olan yüzümün güzelliğini sende gördükten sonra bana kırışmış yüzler, ağarmış saçlar bile çok. Yavrum seni kaybetmek bana nelere mal oldu bir bilsen. Ruhi dengem de bozuldu.. Sözlerimden bunu anlayabilirsin. Zira “Deli-dolu akan bir pınar gibi aktım. Belki doluya tutulduğunu zannedeceksin”. Hayır!. Hayır!. Niyetim biraz gözlerini nemlendirip, kalbinde bir nedamet burkuntusu meydana getirebilmekti. Başarabildim mi bilemiyorum.
Yavrum şimdi sana yıllar öncesi söylediğim, her defasında “Kulaklarına küpe olsun” diye tembih ettiğim sözü bir defa daha hatırlatıyorum. Unutma!. “Ağlarsa anan ağlar, gerisi yalan ağlar.” Şimdi sen de “Sen ağlama anacağım, sesin yüreğimi dağlar” diyebiliyor musun? Yavrum.. Belki de ömrümün son demlerini yaşıyorum.. Toprağın üstünde mürüvvetini göremedim, ne olur mezarımda olsun beni rahat bırakacak işler yap.. Artık bu “Garip Ananın” devri sona erdi. Bir daha sırlarına aşina birisi 1ir mi, gelmez mi, işte onu pek bilemem.
İ. Özata