Ekim 1985 · s. 11 · 4 dakikalık okuma
Gamze Çakan Başaklar
Yusuf Karaosmanoğlu · Edebiyat
![]()
"Her gece hayaldesin Sözlerde gönüldesin."
Kainatın yaratılış sırrına baktığımızda karsımıza madde ve mânâ buudları içinde pek çok şeyin içice; birbirinden ayrılmaz bir şekilde vücuda getirildiğini müşahade ederiz. Mesela bunlardan, zahiren cansiz addettiğimiz şeyler, bünyelerindeki son derece canlılıkla ilim mahfillerini hayretler içinde bırakacak sırları taşırken; canlılar âlemi ise kendine has esrarlı, sanatlı ve harika işleyişle tereddütlü gözlere O'nu (C.C.) gösteriyor; ve bütün bunların ötesinde insanın çok ayrı ve mümtaz bir mevkie sahip bulunduğunu dar zihinlere sokuyor. "Asrın beyin yapıcısının" beyanları içinde "kitab-ı kâinatın ekser meseleleri insanın mahiyetine dercedilmiş... ve insanın kalbi binlerce âlemlere örnek ve pencere yapılmıştır.." İnsan kendisine bahsedilen bu meziyetleri iyi kullanabildiği, bu pencereden kâinat kitabını iyi mütalâa edebildiği müddetce mahlûkatın "Sultan" koltuğundan asla inmeyecektir!. .
"İnsanda pek çok iyi şeylerin özü ve çekirdekleri bulunduğu gibi, bir kısım maslahatlar için kötü şeylerin esasları da mevcuttur." İşte bu hikmete binaen, insan vardır; maddede devleşmişken mânâda bir zerre olma şerefine bile sahip değildir; Cahillerin Babası gibi... Ama insan da vardır ki: Dünyayı avuçları içinde oynatmış, Kudsi Şehrin anahtarlarını teslim almaya giderken şehre girişte kendisi yaya, hizmetçisi merkubta; ve üzerindeki on-dört yamayı şeref nişanesi kabul edip taşıyacak kadar kendini aşmış ve daha yaşarken öteler ötesinden müjdeleri alacak kadar yükselmiş. Koca Ömer (R.) gibi!..
Asrımızda mihrabını şaşırmış, hergün bir yere toslayan "madde-hezeyan fasit dairesinde derbeder ruhların" ancak, böyle, dünyayı elinde oynatacak, kendini aşmış, içte buudlaşmış "Fatih ve dinamik ruhlara... ve bizi bağrına basacak, acılarımızı dindirecek ve kötü tutkulardan kurtaracak -Bas Yüce- insana" ihtiyacı vardır.
Günümüz insanı, idrak ettiği asrı bir çöl gibi yolsuz-rehbersiz ve ışıksız idrak etti... Dünyalara sığmayan bu muhteşem varlık, insan, bu hercümerc içinde kendi karakterini koruyamadı ve içinde bulunduğu asrı aşmak şöyle dursun içinde boğulup gitti.
Bu kâbus böyle sürüp gitmeyecekti... İnsanlık günümüzde artık o en büyük Muallimin (A.S.M.) kadir ve kıymetini anlamıştı. Tohumlar ancak O'nun (S.) aydınlatıcı tayflarında nevbahar olacak ve salkım salkım dökülen başaklar O'nun (S.) Cennet kevserlerine denk gözyaşlarıyla sulanıp mahsul verecek; etrafını saran (çepeçevre) ayrık otları ancak O'nun (S.) yöntemiyle temizlenecekti. Tarihin ibret dolu sayfalarına bakınız göreceksiniz ki; Saadet asrı bütün haşmetiyle etrafı nura boğuyordu; Sonra Bizzat O En Büyük Mürebbiden (A.S.M.) aldıkları ışık huzmelerini kendilerine rehber yapan Raşid Halifeler devrinde insanlık, insanlığını bir daha öğrenmiş ve şeref koltuğundan inmemişti. Emevi ve Abbasi devirlerinde de bu ışıklarla belli bir mesafe katedilmisti. hıklardan yüz çevirme ve O'ndan mahrumiyet; yerini kılı kırk yararcasına sahneye çıkan Selçuki'nin yiğit şahbazlarına bırakmış ve onlar da bu meşâleyi devredecekleri ana kadar mevkii muhafaza etmişlerdi. İbret alınamayan tarih durmadan tekerrür ediyordu. Devri-daim yapılmış ve yaşadığı asırlarda kendini kabul ettirmiş ve "devletler arası muvazenede denge kurmuş" olan Osman Gazi'nin torunları ise meseleye sahip çıkmışlar ve aydınlık çağla aralarındaki köprü yıkılıncaya kadar neslinin karakterini koruyabilmişlerdir. Ve yavrusunu gönlüne göre yetiştirdiği için o nurlu hüzmelerinin içinde kendi ruhunu aksettiren bir nesil yetiştirmiştir. Hem de nasıl?.. Açlığını gideren, gözüne fer, dizine derman bir nesil...
Ama o köprü yıkılmış ve bu yıkılmışlığın üç asırlık hengamesinde insanlık yukarıdaki karakteri aksettirmeden fersah fersah uzak kalmıştı...
Fakat, bütün güzelliklerin sahibi O Zat (C.C.) yirminci asrın sonlarını idrak ettiğimiz şu günlerde yıkılmışlığın içinde "asrın tohum saçıcısı" ile atılan tohumların başaklar vermesini bahşetti. Nazlı bir gelin gibi süzülen altın başaklar kederli ve gözü yaşlı insanımıza tebessüm etmekte ve ümidimizin feri olmaktadır.
... Kışta gelip baharı görmeden gidenler, ektikleri tohumların başaklar verdiğini görmeden dostlar kapısına visal olanlar; hiç ümit vermeyen toprağa, taştan granitten mezraalara attıkları ümit tohumları ile ölümsüzleşirken tarihin şanlı sayfalarına geçiyorlardı...
Başaklar.. son ümidimiz. Bundan sonra boraya-fırtınaya-tipiye, tahammül etmesi gerek. Bunun için de reh-i sevdaya giren aydınlık yolun yolcularının semaya kalkan elleri en büyük destek ve kalkan olacak...
"Rüyalarımızın üveyki" ... idealimizin doruk noktası... bunun için hayatlarını vakfedenler "bin ruhum olsa feda olsun..." dedirtecek kadar ona susamışlığın ve ihtiyacın sembolü. .. Tarih onları ''Yad-ı Cemil" olarak anacak... Ne mübeccel ki onlar, tohuma dayelik-çiftçilik yaptılar. Gece-gündüz demediler onun için çalıştılar; kâh etraflarını saran ayrık otlarını temizlediler, kâh çapaladılar, kâh gözyaşlarını yağmur sularına karıştırdılar... ve hiç kimsenin çapaya sarılmadığı hengamede onlar darılmadan, gücenmeden, azmin-gayretin ne demek olduğunu göstererek, başakları, rüyalarının mutlu neticesini görme iştiyakıyla bir an çalışmaktan dur olmadılar.. Söyleyen ne güzel söylemiş: "Kayalar tohuma döl yatağı olur mu?.. Emir yüce yerden çıktıktan sonra kaya da olur demir de olur..." Evet o istemiş ve binveren başaklar ufkumuzda arzı didar etmekte ve mahzun asrın gözü yaşlı insanımıza selam çakmaktadır...
Yusuf Karaosmanoğlu