Mart 2003 · s. 54 · 6 dakikalık okuma
Füsunlu Geceler
Gün batıp herkes yuvaya dönünce, çarşı-pazar dört bir yanı düşündüren bir sessizlik kaplar; bir manada her şey susar; sadece gece konuşmaya başlar ve bunu da büyük ölçüde leyliler anlar. Leyliler için bir başkadır gecelerin harfsiz, kelimesiz mırıltıları!. Evet o, ufkumuza otağını kurup kendini dinletmeye durunca, bizler de onun o sessiz musıkisi karşısında kendimizi ne keşfedilmedik duygulara salar ve ufkumuzu aşkın ne hülyalarla oturur kalkarız. Her gece, hemen herkes ve bütün eşya yerli yerinde durduğu halde, biz duygularımızın derinliği, merkezle irtibatımızın sağlamlığı ve canlılığı ölçüsünde, anne-baba ve çocuklarımız.. gibi bütün aile fertlerini, evin iç ve dış aksesuarını hemen her akşam daha farklı görür, en içten ve en tabii alakalarla onların üzerlerine eğilir, bütün benliğimizle bu yeni dünya ile bütünleşir ve o dar ferdiyet alemimizi onlarla genişleterek, her yanıyla çok iyi tanıdığımız o her günkü hanemizi ilk defa müşahede ediyormuşçasına sımsıcak bir cennet köşesi gibi duyar ve zahiri ihsasların, kaba mantığın büzüp daralttığı bu malum mekanı, tahayyüllerin sihirli atmosferinde olabildiğine genişlemiş bulur, sık sık Allah'la münasebetin, kalb ve idrak ufkumuzda hasıl ettiği tesirler karşısında hayretten hayrete girer ve mehabetle ürpeririz.
Hemen her akşam gecenin, varlığın üzerine çullanıp her şeye kendi rengini çalarak ufuklarımızı karartmasının hüznü yanında, o sımsıcak yuvalarımızın cennetlere açık menfezlerinden öteleri tahayyül, hatta derecelerimize göre temaşa edebilmemiz ölçüsünde içimize uhrevi lezzetlerin aktığını hisseder gibi olur ve adeta öbür alemin başımızın üstünde dönüp durduğunu sanırız. Biz, tam bu hülyalı maviliklerde yüzerken -sözüm yüzebilenler için- birdenbire minareler en derin füsunla son bir kez daha gürler ve her yanı velveleye verirler. Onlardan yükselen sesler mabed harimini aşarak gelir ta evlerimizin içinde bizi bulur ve yatak odalarımıza kadar her yana şiirini, şivesini boşaltır, bize en tatlı işa şerbetleri sunar. Biz de, bütün benliğimizle ona mukabelede bulunur ve yatıp istirahat etmeyi yatsıyla uhreviliğe bağlar; uyku ile ölümü kardeş görme mülahazasıyla, gönlümüz, gözümüz Hak'ta, duygularımız O'na kilitli, huzurunda bir kere daha huzur arar; o günkü sergüzeştimizin muhasebesini gözden geçirir; istiğfar, tevbe ve inabelerimizle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurur, önlerini keser; tazarru, niyaz ve dualarımızla da hayır temayüllerimizi güçlendirir; gönüllerimizi birer "Beyt-i Huda" gibi masiva kirlerinden temizleyerek Sultan'ın teveccüh ve tecellisine hazır hale getirir; böylece uyku ve istirahatimizi dahi ibadet rengiyle bezemeye çalışırız. Buna muvaffak olmamız ölçüsünde de, cismaniyetimizin tabiatı gereği yer yer ufkumuzu saran kasvetlerden sıyrılır ve huzur soluklamaya başlarız. Derken, yatak odalarımıza kadar evimizin her yanı sımsıcak bir anne kucağına döner.. ve zaman, mekan birbiriyle öylesine kaynaşır ve bütünleşir ki; bazen onları adeta tek bir şeyin iki ayrı yüzü sanırız. Hatta çok defa kendimizi de o vahdet içinde, zaman-mekan vahidinin en önemli buudu ve en temel unsuru gibi görür; "ibnü'z-zaman", "ibnü'l-vakt" olma ufkunu aşarak zamanı da, mekanı da kendi çocuklarımız ve emirber neferlerimiz gibi tahayyül ederiz. Böyle bir mülahaza ile kalblerimiz, ruhlarımız değişik semavi varidatla dolar-taşar ve zaman bize en mahrem sırlarını faşetmeye başlar.
Her zaman bir büyü ile gelip başımızın üstünden geçen o canlı geceler, hep aynı çerçevede karşımıza çıkıyor gibi görünseler de, mevhibeleri ve çağrıştırdıklarıyla, bize farklı ses ve soluklarla neler ve neler mırıldanırlar. Na'tlar dinleriz onlardan; münacatlarıyla coşarız; onların karanlık sinelerinden fışkıran ışık hüzmeleriyle hayretler yaşar ve sükutlarında da en duyulmaz sesleri duyarız.
Gecelerin öyle füsunkar bir güzelliği vardır ki, içlerinde cereyan eden hemen her şey alışılmış ve bellenmiş olmasına rağmen, onlar bu sihirleriyle ötelere gündüzlerden daha açıktırlar ve tıpkı bir "şeb-i arus" koridoru olmaları itibarıyla da adeta birer tahayyül, istiğrak ve muaşaka atmosferi gibidirler. Onların o sırlı ve sihirli iklimlerinde her zaman Canan ilinden gelen esintilerin inceliği ve bu inceliği duyan ruhların vecd ü heyecanı hissedilir; hissedilir de gönül, bütün leylilere o kendine has temaşa ufkundan, İbrahim Hakkı gibi:
"Ey dide nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde.
Bak hey'et-i alemde bu hikmetleri seyret,
Bul Sani'ini ol ana mihman gecelerde."
diyerek seslenir ve onları sonsuzu rasat etmeye çağırır.
Bu çağrıyla kimileri hemen toparlanır, ta göklere kadar bütün afakı rasat etmeye durur; mehtaptan işaretler alır; yıldızların büyülü edalarıyla kendinden geçer;
"Dinle de yıldızların şu hutbe-i şirinini,
Name-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş Hak lisanıyla derler:
"Bir Kadir-i Zülcelal'in haşmet-i sultanına,
Birer bürhan-ı nur-efşanız vücud-u Sani'a;
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz!
...
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhan gösteririz;
İşittiririz insan olan insana..
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü;
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen ayetleriz biz!"
(Bediüzzaman)
der ve bütün bir gece boyu hayret, hayranlık arası gelip gitmeye başlar..
Kimileri koşar seccadesine; elpençe divan durur; tesbihten hamd ü senaya yürür; tekbirlerle gürler, tazimatını ta göklere duyurur. Saniyelerini seneler hükmüne getirir ve saatlerine de ebediyetleri sıkıştırmaya çalışır..
Kimileri yürür sessizce seccadesine; yatar pusuya; dalar vuslat hülyalarına; uzaklaşır kendi sahillerinden ve gözleri ufuklarda Sultan'a kurbet yolları arar..
Kimileri hep tenha yerleri kollar; her zaman gönlünden tütüp duran iştiyaklarla gürler; hasret ve hicrandan dert yanar; vuslat intizarlarını dillendirir ve sabahlara kadar bir buhurdan gibi tüter durur..
Kimileri ak çağların hasretiyle yanar kavrulur ve "Acaba talih bir kere daha yüzümüze gülmez mi?!" der inler..
Kimileri çaresizliğini ah u efganla seslendirir; deliler gibi dolaşır durur; fecrin tuluuna ve fecir süvarilerine türküler söyleyerek teselli olmaya çalışır..
Kimileri de geleceğin aydınlık günleri yolunda projeden projeye koşar ve oturur kalkar şafakların sökün edeceği eşref saatleri bekler.
Hasılı, her tarafta yüz bin muzdarip dolaplar gibi inler, neyler gibi sızlar ve o kapkaranlık gecelerde akla hayale gelmedik sesten-soluktan, renkten-ışıktan dünyalar kurar ve hale tepkilerini dile getirmeye çalışır.
Evet, bizim ufkumuzda gece de gündüz de ışığa açık ve hep rengarenktir; bizler sabahtan akşama, akşamdan sabaha hemen her zaman büyüsünü ruhlarımızda duyduğumuz o altın saat, altın dakika ve altın saniyelerde sürekli hasret-vuslat arası gel-gitler yaşar.. ebediyet beklentisiyle oturur kalkar.. ve meyvelerini ilerde toplayacağımız, tatlarını ötelerde duyacağımız, gurub bilmeyen masmavi günlerin hülyalarıyla köpürür durur.. sonsuzun o tasavvurları aşkın zevkleriyle mırıldanır ve ömrümüzün ışıktan dakika, saniye ve saliselerinin çok farklı, olabildiğine derin ve rengarenk şekillere bürünerek, bizim hesabımıza bir ebediyet havzına boşaldığına/boşalacağına inanırız; inanır ve yapmaya çalıştığımız şeylerin bir santiminin bile zayi olmayacağını düşünürüz. Dünyada yaşadığımız o nur-efşan günlerin, o aydınlık saatlerin, o aşklı, şevkli, şiirli zamanların bir başka alemde güller gibi açacağını, ağaçlar gibi çiçek ve meyvelerle salınacağını; orada bütün güzelliklerin tasavvurları aşkın bir uhrevi derinlikle devam edeceğini düşünür ve bu dar alemi öteler vüs'atinde duyuyor gibi oluruz.
İman, tevekkül, teslim ve ebedi saadet çizgisindeki hayatımız bize, her zaman en erişilmez güzellikleri, en derin zevkleri duyurarak bizi hemen her an en cazibedar, en zevk-efza şeylerden müstağni kılmıştır/kılar. Bizler iman ve ümitlerimiz sayesinde hep masmavi geçen ömrümüzde zamanın hemen her parçasından en seviyeli nesirlerle, en büyüleyici şiirlerle anlatılamayacak öyle şeyler dinleriz ki, kendi kendimize: "Yoksa bunlar ruhanilerin muhavereleri mi?" diye düşünürüz.
Bu ışıktan dünyada, bu sihirli ufukta ve o nur-efşan saat, dakika ve saniyelerde bizim duyup anlayabildiklerimiz bunlar.. kim bilir, zamana kendi düşüncesinin boyasını çalabilmiş zaman ve mekan üstü ruhlar ondan daha ne derin ve ne renkli şeyler dinliyorlardır... Ne var ki, belli ölçüde de olsa, kendi enginliğiyle zamanın o büyüleyici esrarını duyabilmek için zihni, fikri, ruhi, hissi ve kalbi bir rehabilitasyona ihtiyaç olduğunu da unutmamak lazım. Böyle bir rehabilitasyonun en kestirme ve yanıltmayan yolu da, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'a teslimiyetle kalb ve ruhun zümrüt tepelerinde seyahat olsa gerek...