Sızıntı Arşivi

Ekim 1991 · s. 402 · 7 dakikalık okuma

Fotoğrafta Ebediyet

Meryem Beyazal · Edebiyat

Ufkun kızıla boyandığı zamanki akşam vakitleri, güneşin yedi rengini denizin üzerinde görmek mümkündür. Denizin hemen bitiminde başlayan ormanların gölgelenmesi ise apayrı bir ma'nâ. Güneş, deniz ve ormanlar. Mevcudatın üçlü ittifakında arz olunan manzaranın seyrine doyum olmaz.

Bu âhengi, bu muhteşem sanatı temâşa etmekte idim. Bir ara, kendini günün yorgunluğuna salıvermiş bir teknenin güneşin aksinde, gülümseyen sularda akmakta olduğunu gördüm. Kâh kızıla çalan gümüşî renklerde eriyor, kâh bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkıyordu. Her güzel manzara karşısında duyduğum istekle eve koştum. Makinenin yardımıyla manzaranın bir kısmını dahi olsa karta nakşedecektim. Böylece o âhengi her zaman görebilme imkânım olacaktı. Tarifinden âciz kaldığım isteğimin verdiği telaşla eve girdiğimde annemin suallerine muhatab oldum. Suallerin nihayetinde evvelki mevkiîme varmıştım. Ancak güneş çoktan batmış tekne ağaçlar arasında kaybolmuştu. Ufukta birkaç çizgiden başka renk görünmüyordu artık. O can alıcı âhenkten hiç bir eser kalmamıştı. Ama geriye kalan başka şeyler vardı. Yüzümü buruşturan bir hüzme elem, arkasından veryansın eden bir sürü ayrılık vaveylası. Oysa yüzlerce fotoğrafım vardı. Kimisinde güneşin tüm aydınlığı yeryüzünü yaldızlarken başdöndürücü o an saklıdır. Kimisinde şafağın ilk ışıkları. Bazıları ise az önce kaybettiğim manzaralarla dolu. Oysa yine çekmek istiyordum. Bir yüz tane daha, yüzlerce daha. Bunların dışında iradem yetişseydi eğer, belki yaşadığım her güzel ânı fotoğraflara aktaracaktım. Bilmem benim gibi düşünenler var mı acaba? Ama hemen hemen hepimizin boy boy fotoğraflarla dolu albümlerimiz vardır. Hayatımızın en güzel zamanlarını simgeleyen fotoğraflara defaatle bakmak ta zor gelmez bize. Her defasında ilk görüyoruz heyecanıyla, ayrı bir eda, ayrı bir zevk tadarız. Bazen daha ileriye götürüp "Hey gidi o günler" diyerek ve öyle başlayarak gece boyu saatlerce süren fotoğraf bakma fasılalarını "zaman ne çabuk geçiyor" diye kapatmıyor muyuz? Veya nazarımıza dokunan her güzel kompozisyon karşısında "işte tam fotoğraftık manzara" diyerek bu meyandaki hislerimizi ifade etmiyor muyuz? Özellikle de hiç bitmesin istediğimiz, hiç geçmesin istediğimiz anları, hazzı doyumsuz hatıraları çoğu fotoğraflarımıza konu yapmıyor muyuz?

Albümlerimi karıştırıyorum bu düşünceyle. Görüyorum ki, tâ bebekliğimden başlayıp birkaç gün öncesine kadar çekilmiş fotoğraflarla dolu. Yaşadığım müddetin çeşitli dönemlerini üzerinde saklıyorlar. Henüz ben bazı duygulan bilemezken tâ o zamanı annem babam ebedileştirmek istemişlerdi. Çocukluğumu, bebekliğimi resmederek kartlara. Daha sonra aynı duyguları ben de tanıdım. Daha doğrusu tanıttırıldım. Sevmeyi öğrendim önce. Baharı, çiçeği, yaprağı sevdim. Çocukluğumu sevdim, gençliğimi sevdim. Onları ebedî kılmak istedim hep. Bu duygularla çok sevdiğim Öğrencilik hayatımın her safhasını fotoğraflara serdim boylu boyunca. Hayat enerjisinin doruk noktasında olan gençliğimi zamanın zıddına sonsuzlaştırmak arzusuyla çektim, çektim. Duygularımı tatmin edemiyordu elbetteki. Çektikçe daha çok, daha çok çekmek istiyordum. Hâlâ da çekmek istiyorum. Bütün güzellikleri albümün yapraklarına alıp hepsini orada muhafaza etmek istiyorum kısaca. Ama her an değişmekte olan güzellikleri albümlere sığdırmak mümkün mü? Elbette değil. Bazan bir ânı parçalayacak kadar kısa süren o âhengi hafızalar bile zor kavramakta iken... O zaman başka yollar arıyorum duygularımı bastırabilmek için. Başka şekiller deniyorum. Şiir diyorum, günlük diyorum. Ama nafile. Ebediyeti haykıran vicdanımın sesini bütün yankısıyla duyuyor, orada daha çok görüyorum bitişin acısını. Daha gür işitiyorum sonsuzluk feryadını. O mehtaplar bilmeseydi, şafakların rengi hiç solmasa keşke. Guruba yorgun dönen güneş ışıklarını yakamozlara verip ufuklarda dinlenseydi hep. Veya karanlık olsa. Göz gözü görmeyen zifiri karanlık. Yüreğimi ılık bir korku sarsa alabildiğine, yeterki var olsa, yeterki geçici olduğunu bilmesem, görmesem, yahut tanımasam sonsuzluk hazzını. Duymasam firak elemi.

Ama duyuyor, görüyor, hissediyorum. İşte bir kez daha duydum yakıcılığıyla. Kör olası gözüm de gördü apaçık. Her dakika, her saniye, her an yeniden, yeniden yaşıyorum bunu. İçinde bulunduğum şu an da geçecek. Daha sonraki an da. Ondan sonrakiler de. Nihayetinde tükenecekler. Oysa sonsuza uzanan arzularım var. Buna mukabil sonsuz kalabilen sadece bitişin ıztırabı. Her sonun arkasında bu ıztırap, bu elem. Çocukluğumu arıyorum şimdi, ilk terkeden oydu beni. Keşke hep çocuk olsaydım. Gençliğim de tehdit ediyor, o da geçecek. Onu da binler ah ile arayacağım. Hatta biteceğini düşünerek şimdiden zehr olan anlarım var. İhtiyar olunsam o da. Beni ben terkedecek kısaca. Acısı, sevinci, mutluluğuyla hepsi. Gidecekler arkalarına bakmadan gidecekler. Gidecekler, sonsuzluğu haykıran feryadımın rağmına gidecekler. Ve gidecekler, gözüme baka baka, iniltilerimi duya duya gidecekler.

Herşeyin ölümlü olduğunu ilk kırılan oyuncağımla öğrendim. "Bunun ömrü de bu kadar." denmişti ağlayan sorularıma. Tâ o zaman bile bu ıztırabı duymuştum. İkincisini kaybederken de, üçüncüsünü kaybederken de aynı üzüntü vardı bende. Ondan sonrakilere daha sahip olamadan yüklendim elemi. Nasıl olsa bir gün kaybetmeyecek miydim? Kaybedecektim kaybetmesine de ruhuma tahammülü güç ıztıraplar bırakıyor. Sonsuza müştak duygularıma çok zor, çok sıkletli.

Bana sevgi hissi verildi. Sonra renkler, âhenkler, güzellikler serildi önüme. Hem bu muhteşem güzelliğe muhabbetle raptolundum.Ama onlar daima zail olmaya mahkum, onlar fani, onlar geçici. Üzülmem için mi, ıztırap çekmem için mi bütün bunlar? İçimde sahil bulamayan hislerime düşüp cehennem misali kaynaması için mi? Yoksa son denen kâbus, son bilmeyen hülyalarımda tatlı rüyalarımı basması için mi? Hayır, hayır! Bu deniz, bu ufuk, bu ova... Bana farklı şeyler anlatmalı, tatmin etmeli, dahası doyurmalı beni, rahatlatmalı, huzura götürmeli.

Hadsiz emellerime, sınırsız maksatlarıma cevap veremiyor madem, öyle ise acizliğimle O'na dayanıp, ondan yardım dileyeceğim biri olmalı. Bütün ihtiyaçlarımı görüp cevap verecek gücü olmalı, kudreti olmalı. Acziyetimden gelen elemler merhamet dileniyor. O Rahman olmalı, o Rahim olmalı. Buna duygularım muhtaç, maksatlarım muhtaç, ben muhtacım. İhtiyacım cüz'î, küllî bir iradeye teslim olmak istiyorum. Dünyanın dar geldiği, hayatımın az geldiği emellerime ebedî bir âlemi istiyorum. Ama hiç bir şey kararında kalmadan değişiyor, gidiyor. Buna mukabil tam bir mükemmeliyette, bozulmadan, sarsılmadan tebdil ediyor. Her an yeni libaslarla, yeni suretler, her lahza başka biçimlerde şekilleniyor. Sanki bu değişmelerin ardında bir el var. Bütün ölçüyü en ince ayrıntısına kadar bilen Alîm birisi, o düzene, o programa hükmedebilen Hakim birisi. Ve onu terbiye edip idare edebilen Müdebbir birisi. Bunu farkediyorum önce. Ardından "Nasıl" da doyamayan sorularım "Neden"e yöneliyor. İşte o zaman bambaşka oluveriyor. Bu ayrıntıyı görebilmek, bunun farkında olabilmek... O zaman da etrafımı kuşatan faaliyet üzerine bakış açımla serdiğim zulmet çekiliyor yavaş yavaş. Ve herşey şeffaflaşıyor. Dünya ve içindeki herşeyin, gözüme hitap eden her güzelliğin, nazarımı celbeden her endamın, her inceliğin var oluş nedenleri ve neden geçici oldukları merakıma "Dünya ahiretin ekim tarlasıdır!" cevabı yetişiyor. Arkasından ebedî arzularımın yerini öğreniyorum. Orası ahiret. Belki meyvelerin biçildiği yer. "Öyle ise, gençlikte kazandığın ibadetler, o fâni gençliğin bâki meyveleridir." sırrına burada muhatap oluyorum. Böyle düşününce, tefekkür ufkuma bu sır girince, her zaman beni terkedecek diye elem çektiğim fâni gençliğimi bana verilmiş güzel bir nimet olarak görüyorum. Ve gaflet perdesi. Bunu gözümden kaldırınca bütün güzelliğin bir sanat olduğunu daha bariz görebiliyorum. Müsemmayı akdese ayinedarlık yapan tecellilerdir sadece. Hallerini düşünüp, ıztıraplarını başıma yüklemiyorum. Onun sahibinin Hakîm olduğunu. Alîm olduğunu görüyorum. Yine onlarda gördüğüm intizamın. İnceliğin,âhengin arkasında sonsuz bir rahmet ve mutlak bir kudreti bulunca muhabbet saham değişiyor. Bu kez gördüğüm güzellikleri daha çok seviyorum. Hem daha çok dikkatimi çekiyorlar. Onlara muhabbetim meşakkatlerini düşünüp sıkıntılı ve neticesiz olmuyor artık. Gülü gül olduğu için, gündüzü gündüz olduğu için, güzel oldukları için değil, ilâhî sanatı temaşa itibarıyla seviyorum. Sanii adına olunca seyrinde bana verdiği mânâlar hayâlimin yardımıyla her zaman canlı kalıp temaşadaki zevki, lezzeti, güzellikleri taptaze hissedebiliyorum. Güzelliğe olan zaafım sevgi hissini güzel şeylere gezindirirken beni ilâhî fiillerin güzelliğine götürüyor. Ondaki ince ölçüyü, hassasiyeti müşahâdeyle İsimlerin güzelliğine varıyorum. Cemîl isminin tecellileri kalbimi, vicdanımı, izanımı Zât'ının güzelliğine Cemâl'i bîmisale taşıyorlar. Hüsünperest duygularım ancak onda tatmin olabiliyor. Etrafımı saran denizi, dağı. gezegeni, arslanı, sürüngeni, nihayet hayret ufkumu zorlayan herşeyi boşuboşuna değil. İlâhî emirlere muti, Sani'ine itaatkâr vazifedârlar olduğunu görüyorum. Artık doğan güneşle sevinmiyorum. Seyrine doyamadığım şafağın mor-lacivert renklerinde sonsuzluk arzum erimiyor. Güneşin zevaliyle kaybettiğim mânâlar, deklanşöre alamadığım kompozisyonlar duygularımın rağmına fenaya mahkûm akîbeti hatırlatıp ıztırap vermiyorlar. Onlara Sahibi'nin adına bakarken fikrimi ona tevcih ediyorum. Böylece asara dağılmayan sevgimde faidesiz kalmayarak beni huzura taşıyorlar.

Evet, şimdi de çekeceğim herşeyin fotoğrafını. Yine de koşuşturacağım guruba yönelen şemsin en dokunaklı ânını yakalayabilmek için. Fakat geçici olduklarına, beni terketmelerine üzülmeyeceğim. Iztırap hiç çekmeyeceğim. Biliyorum ki artık baki bir Zât'ın emrinde gayet intizamla hareket ediyorlar. Her an değişerek resmigeçit hükmünde İlâhî izinle vazifelerini yerine getirip ebedî isimlerin tecellilerini gösteriyorlar. Vazifesi biten ise O'nun huzuruna gidiyor. O manidar nakışlan makinenin iradesine bırakmadan hafıza objektifine alıp tahayyül kartına resmedeceğim. Böylece bana ıstırap değil ruhumu rahatlatacak ve "hem lezzet, hem ibadet, hem tefekkür." gibi neticeyi verecek. Beni sanatın ebedî olması değil, ancak sanatçının ebedi olması, hep var olması huzura götürebilir. Madem O var ve bakidir, sonsuz arzularıma cevap verecek olan da O'dur.