Ocak 1989 · s. 470 · 7 dakikalık okuma
Fosillerden Yeni Bir Mesaj

Paleozoik çağın sonlan 300 milyon yıl önceki bir geçiş zamanına karşılık geliyordu. Bu zaman aralığında, kıtaların ekvator civarında çeşitli kara kütleleri halinde birleşik olduğu ve bugünün büyük kömür yataklarım meydana getiren bataklık ormanlarda sıcak ve nemli bir iklimin hüküm sürdüğü Karbonifer devri sona eriyordu. Dünyanın daha serin ve daha kuru bir iklime girdiği Permiyen döneminde ise, sürüngenler yastık sahnesine adım atıyorlardı.

O devirde ekvator kuşağında bulunan Fransa’nın merkezi kısımları; nehir, göl ve lagünlerle karakterize olan alçak düzlükler arasına serpiştirilmiş dev eğrelti ve çam ormanlarıyla kaplı tepelerden oluşan bir bölgeydi.
Ayrıca çok ayaklılar, akrepler, böcekler, semender benzeri amfibiler ve sürüngenler, sularda ise kurtlar, kabuklular, yumuşakçalar, kıkırdaklı balıklar (köpekbalıkları gibi) ve diğer balıklar bol miktarda mevcuttu.
Paleozoik çağın sonlarından itibaren, kıtaların ayrılması ve Avustralya ile Antartika dışında diğer kıtaların kuzeye doğru hareket etmesi neticesinde, bütün kıtalar için söz konusu olan iklim değişikliği Fransa için de geçerli oldu ve yukarıda sözü edilen canlılardan birçoğunun ölmesiyle, bunların vücutları bataklıkların dibine gömüldü, birçoğu korunarak fosilleşti.
Aynı zamanda bir kömür havzası olan bu bölgede, 19.yüzyılda başlayan madencilik faaliyetleri sırasında, bu bitki ve hayvan fosillerinin bir kısmı ortaya çıkarılmıştı. Kömür yatağındaki fosil yığınının gerçek büyüklüğü, ancak on sene önceki bir hafriyat çalışması neticesinde anlaşıldı. Paleontologlar bunu son on yılın en büyük paleontolojik keşfi olarak kabul etmektedirler.

Paris Tabiat Tarihi Müzesine bağlı Paleontoloji Enstitüsü ile Autun Tabiat Tarihi Müzesi elamanlarının bu bölgede (Montceau) yaptıktan çalışmalarda, çoğu fosil ihtiva eden 100.000’den fazla yumru (nodül) ve 7.000 adet tabaka bulundu. Bu yumruların 1/4ü kıvrılarak açıldığında % 22’sinde iyi korunmuş hayvan fosillerinin bulunduğu tespit edildi.
Fosillerine çok seyrek rastlanan böcek larvası ve yumuşak gövdeli, kurt gibi nazik yapılı bazı hayvanların fosillerinin, çok mükemmel bir şekilde —canlı halde iken sahip oldukları vücut şekilleriyle— muhafaza edilmiş oldukları görüldü. Neticede toplam olarak yaklaşık 300 bitki ve polen türü, 16 hayvan sınıfına ait 30 cins tasnif edildi.
Bu fosiller Karbonifer’in sonu (280 milyon yıl öncesi) ile Permiyen’in başı (270 milyon yıl öncesi) arasındaki bir zaman dilimine ışık tutmaktadır.

Sözü edilen yumru fosillerine, Madagaskar’da Triyas, Brezilya’da Kretase ve Şikago’da aynı döneme (Karbonifer) ait jeolojik formasyonlarda da rastlanmıştır. Yumru içerisinde korunan fosiller, yumrunun yapısından dolayı canlı organizmanın üç boyutlu halini oldukça sağlıklı bir şekilde yansıtırlar. Bilindiği gibi yumru, (öldükten sonra) çekirdek vazifesi gören bitki veya hayvan, herhangi bir organizmanın etrafında ince tortulların birikmesiyle meydana gelmektedir. Bir diğer deyişle, milyonlarca yıl önce yaşamış olan bir canlıyı, öldükten sonra bozulmaması için sıkıca kucaklayarak bugüne getirmekle vazifelendirilmiştir.
Montceau’daki en yaşlı tortul tabakalar, 345000 yıl önce başlayan ve yaklaşık 65 milyon yıl süren Karbonifer devrinin sonunda oluşmuştur. Dünyadaki taşkömürü yataklarının büyük bir kısmı bu döneme aittir. 280 milyon yıl önce başlayan ve 50 milyon yıl devam eden Permiyen devrinde ise; iklim daha soğuk ve daha kuru bir karakter kazandığından, kömür oluşumu yavaşlamış ve azalmıştır.
Permiyen ile Karbonifer arasındaki geçiş, ani bir jeolojik farklılaşma ile olmadığından ve belirgin bir tabaka sınırı kaydedilmediğinden, tortullaşma ve ekolojik şartlardaki farklılaşmaların hususiyetinin tayin edilebilmesi açısından, paleontolojiye ve özellikle “paleobotaniğe” başvurulması gerekmektedir
Mesela, bu iki jeolojik devir arasında meydana gelen iklim değişikliklerine bağlı olarak, havzayı değişik türlerin kaplaması, bu devir farklılığının belirlenmesini sağlamaktadır.
İlk dönemdeki bitki türlerinin bazısı, Karbonifer ormanlarında bol bulunan, ağaçlar kadar yüksek dev atkuyruğu ve eğrelti otlarına ait olup, sporlar vasıtasıyla çoğalırlar. Alethopteris cinsine ait çoğu bitkiler ise, eğrelti otuna benziyorsa da bir ovül (dişi üreme organı) veya tohuma benzer organlarla ürerler. Tohumlu eğreltiler olarak bilinen bu grup, bilhassa Karbonifer ve Permiyen devirlerinde yaşamıştır.
Görüldüğü gibi, aynı devirde, aynı şartlar altında yaşayan ve morfolojik bakımdan birbirine benzeyen bazı bitki gruplan tamamen farklı sınıflara ait olup, farklı üreme şekilleriyle nesillerini devam ettirmekteydi. Değişen şartlar karşısında, dış görünüşleri itibariyle aynı oldukları zannedilen bu iki gruptan birisi ortadan kalkarken diğeri bugüne kadar varlığını devam ettirmiştir.
Montceau faunasına (hayvan topluluğu) ait artropodlar (eklem bacaklılar) diğer gruplara göre çok daha kalabalık olup iyi korunmuştur. Suda yaşayan artropodlar, bugüne kadar incelenmiş olan faunanın %43ünü teşkil etmektedir. Bu grup, syncarid ve astrokodlar (küçük kabuklular)ı ihtiva etmektedir.
Euthycarcinoidler, kuyrukları itibariyle çokayaklılara benzeyen su artropodlarının çok seyrek bir grubu olup Montceau da keşfedildiklerinde; uzmanların dikkatini çekmişti. Bu keşif, daha sonra binlerce kilometre batıda Mazon Creek (Kuzey Amerika)’de aynı cinsin, aynı özellikleriyle korunmuş fosillerinin bulunmasını sağladı.
Montceau’da fosilleri bulunan kara artropodları, bugün de hiç değişmeden yaşayan örümcek, akrep ve çokayaklıları ihtiva etmektedir. Halen Paris Tabiat Tarihi Müzesinde bulunan akrep fosilleri o kadar güzel korunmuştur ki, zehir kesesi ve iğnelerinin bugünkülerle aynı olduğu ancak bu şekilde anlaşılmıştır.
Bu bölgedeki şaşırtıcı bir keşif de, onikoforlara ait iki fosilin bulunması oldu.
Evrimciler onikoforların solucan ve artropodların atası olduğunu iddia ediyorlardı. Bugün bu görüş tamamen terkedilmiştir. Zira onikoforların, yaratıldıkları (tahmini) erken Paleozoikten bugüne kadar geçen 500 milyon yıl boyunca, solucan ve artropodlardan ayrı bir grup olarak varlıklarını devam ettirdikleri, yine Batılı araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur.
Montceau’daki bitki ve hayvanların yaşadıkları çevre hakkında şu bilgiler elde edilmiştir. Çok kıllı kurtlar ve bazı su artropodları tıpkı bugünkü torunları gibi tuzlu sularda (göl) yaşıyorlardı. Görülüyor ki, aradan geçen yüz milyonlarca yıldan sonra, bu hayvanlar aynı ekolojik dengede yaşamaktadırlar. Bunun yanısıra Montceau’dakilere benzer fosiller, Mazon Creek (Kuzey Amerika)deki deniz tortullarında bulunmuştur. Bu da, benzer türlerin çok farklı çevre şartlarında, aynı dönemde ve de birbirinden çok uzak coğrafyalarda yaşayabileceğini, bunun için de başka bir türe dönüşmeleri gerekmediğini ortaya koymaktadır. Bunlardan başka, hem Avrupa hem de Kuzey Amerika’daki Karbonifer yaşlı tatlı su havzalarında bulunan Artropleurid ve Esthena fosilleri de, bugünkü temsilcileri gibi aynı ekolojik şartlarda yaşıyorlardı.
Bugün birbirlerinden binlerce kilometre uzaklıkta olan Avrupa ve Amerika kıtalarında, aynı döneme ait, aynı tür fosillerinin bulunmasının sebebi, konuyla ilgili hemen bütün araştırmacılar tarafından Levha Tektoniği hareketleri ile açıklanabilmektedir. Artık ilmi bir gerçek olarak kabul edilen bu teorinin ortaya çıkışından önce, klasik Darwinizmin ileri sürmüş olduğu ve hiçbir ilmi mesnede dayanmayan evrimci görüşler de böylece geçerliliklerini tamamıyla yitirmektedir. Bu, 280 milyon yıl önce kıtaların tahminen bulundukları pozisyonların gösterildiği dünya haritası da göz önüne alındığında daha etraflıca anlaşılacaktır.
Haritanın yer aldığı resimden de görüleceği gibi, Karbonifer periyodunun sonunda (280 milyon yıl önce) Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’nın büyük kısmı “Lavrazya” adı verilen tek bir kıta halinde birleşikti. Lavrazya kıtasını, daha sonra güneydeki kıtaları oluşturacak olan “Gondwana” kıtasından ayıran yerde “Tetis” denizi mevcuttu. Atlas Okyanusu henüz oluşmadığından, Mazon Creek (Kuzey Amerika) Avrupa’ya bugünkünden daha yakındı ve bütün bu sözü edilen bölgeler Ekvator kuşağında bulunuyorlardı.
Daha sonra, Larazya ve Gondwana kıtaları bugünkü kıtaları oluşturacak şekilde ayrıldılar. Avrupa ve Kuzey Amerika ise araya giren Atlas Okyanusu tarafından ayrıldı. En önemlisi, bütün lotalar (Avustralya ve Antartika hariç) kuzeye doğru hareket ettiler. Bugünkü Ekvator’da bulunan bölgeler, Permiyen devri boyunca daha çok Grondwana kıtasında ve ayrıca Mazon Creek (Kuzey Amerika), Masif Santral (Fransa), Saar Hayzası (Federal Almanya) ve Bohemya (Çekoslovakya)’nın güneyinde yer alıyorlardı.
Montceau (Masif Santral)’da bulunan fosiller, bu devirde iklim değişiklikleri olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı durumun Mazon Creek’de de söz konusu olması, bu hadisenin lokal olarak veya bölge ölçeğinde cereyan etmediğini —levha tektoniği hareketlerini de açıkça destekleyerek— göstermektedir. Ayrıca İngiltere, Çekoslovakya ve Almanya’daki benzer bölgelerde bulunan fosiller, iklim değişikliği hususunu aynı şekilde desteklemektedir.
Elde edilen morfolojik ve anatomik deliller, aynı çevrede, aynı dönemde yaşayan hayvanların bile farklı ve kendine has özelliklere sahip olduğunu, bununla birlikte birbirinden çok uzak bölgelerde de olsa, aynı türün temel karakterlerinin değişmediğini göstermektedir. Her canlının normal yaşantısını sürdürdüğü ekoloji ve iklim şartlarının değişmesiyle, canlının da korunma, göç etme veya neslinin tükenmesi şeklinde yeni şartlara cevap verdiği Montceau bölgesinde, bunu gösteren tipik misaller mevcuttur. Montceau’daki bu eski göl—ve kömür— havzasında bulunan balık fosilleri, buraya iki yüz kilometre uzaklıkta yer alan Masif Santral bölgesindeki balık fosilleriyle benzerliklere sahiptir. Göçmen kuşların, yaşadıkları coğrafyalara kendileri için uygun olmayan iklimlerin hâkim olmasıyla, (burada kalıp ölmektense göç etmeleri gibi, hayvanların hayat programlarına dercedilmiş olan “göç” hissiyatını yerine getirmek üzere, balıklar da, bu iki göl arasında mevcut olan nehir vasıtasıyla birinden diğerine zaman zaman göç etmişlerdir. İklim değişikliğine bağlı olarak, daha sonraki kurak dönemlerde bu paleonehir faaliyetini devam ettirememiştir. Son olarak eklemek gerekir ki, onikofor ve diğer birçok artropodda tespit edildiği gibi, bunlar hiçbir değişikliğe uğramadan milyonlarca yıl öncesinden günümüze kadar mevcudiyetlerini korumuşlardır...
Doç. Dr. Mustafa Karlıdağ