Sızıntı Arşivi

Şubat 2001 · s. 25 · 10 dakikalık okuma

Feyz, Tecelli Ve Vahdet-i Vücud, Vahdet-i Şühud Meslekleri

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Feyz, Tecelli Ve Vahdet-i Vücud, Vahdet-i Şühud Meslekleri
Tekvini manasıyla feyz ve tecelli mevzuu, bizi ister istemez asar, esma, sıfat, şuun ve Zatıyla Zat-ı Bari'yi tanıma, yani marifetullah çerçevesinde vahdet-i vücud ve vahdet-i şühud konusuna götürmektedir.

İslam'ın pek çok buudunu izah etmede, son bir-iki asırda düşülen hatalardan biri, onlarla başka dinler veya felsefeler arasında münasebet kurmak şeklinde işlenmekte, mesela, tasavvufun bazı mefhumlarıyla, Budizm'in, Hinduizm'in, platonizmin mefhum ve mülahazaları arasında irtibat aranmaktadır. Hatta, Batıdaki panteizm ve monizm mesleğiyle vahdet-i vücud mesleği aynı görülebilmektedir. Halbuki panteizm, tabiat veya kainat adına Allah'ı inkar ve kainatın bütününü ilah kabul eder, güya bütün ilahları veya uluhiyet düşüncesini kainatın varlığında bütünleştirme davası güder; monizm, bütün kainatta sari bir uluhiyet düşüncesine dayanırken, tam tersi bir istikamette yürüyen vahdet-i vücud mesleği, Allah ve O'nun kainata varlık kazandıran vücudi tecellileri adına kainatı adeta yokluğa mahkum eder. Allah'ın vücudundan başka gerçekten var sayılabilecek başka varlık kabul etmez. Bundan ayrı olarak, panteizm ve monizm birer felsefedir; birer iddiadır. Vahdet-i vücud ise, bir haldir; aşk, incizap ve bunlardan kaynaklanan sekr haline dayanan bir müşahededir. Evet hata, umumi manada, tamamen bir hal ve tecrübe mesleği olan; imana, ibadete, Allah marifet ve aşkına dayanan tasavvuf ile, onun sadece felsefesini yapan bazı akımları, çok noktada ortak dil ve mefhumları kullandıkları için aynı gibi değerlendirmeden kaynaklanmaktadır. Oysa, arada doğru münasebet bulmak mümkün değildir.

İslam, Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem)'le başlayan o çok süratli yayılışında, dinler, düşünceler, felsefeler yatağı Mısır, Suriye, Harran bölgesi, Irak ve İran'da pek çok eski inanç ve felsefe ile karşılaştı. Bir yandan bunlardan kaynaklanan sızmalara karşı saf İslam akidesini muhafaza etmek, bir yandan da bilhassa mütefelsif kafalara İslam akidesini anlatabilmek ve ortaya çıkan akidevi problemleri çözmek için, kelamcılar ve diğer alimler, zaman zaman mecbur kalarak, diğer dinlerin ve felsefelerin bazı kelime ve mefhumlarını kullandılar. Kaldı ki, aynı kelime ve mefhumlar, farklı düşünce ve inanç sistemlerinde, her düşünce ve inanç sistemine has muhteva giyer. Bugün bu mühim nokta da gözardı ediliyor ve bunun neticesinde, mesela İslam Hukuku'na Roma'da, tasavvufa Hind'de, İran'da, Mısır'da menşe' aranıyor. Tabii bunda istişrakın da (oryantalizm) büyük rolü oldu. Bizim dünyamızda son bir-iki asırdır İslam adına yazıp konuşanlar, ilahiyat fakültelerinde akademik unvan çalışması yapanlar da, maalesef hep müsteşrikleri kaynak aldılar. Bunların içinde, bilhassa tasavvufun dayandığı dini tecrübe ve kalb hallerinden uzak bulunanlar ise, dünya görüşleri ve hayat tarzları kalb ayağıyla seyr u süluka da el vermediği için, meseleyi bir felsefe haline getirmekle, işin içinden çıktıklarını zannettiler.

Mevzuya bu şekilde bir açıklık getirmeye çalıştıktan sonra diyebiliriz ki, hakaik-i kainat, Esma-i İlahiye'nin tecellisinden ibarettir. Allah'ın isimleri tecelli ediyor ve kainat var oluyor, varlığını sürdürüyor. Cevherimizle, a'razımızla biz ve bizim gibi bütün varlıklar, bütün eşya, hatta bütün hadiseler, Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin tecellisinden ibarettir. Yaratıcı güç ve kudret, o tecellilerle kendisini gösteriyor. Bu tecellilerin dayandığı üç temel isim veya isimlere kaynaklık eden sıfat, İlim, İrade ve Kudret'tir. Bütün varlıkların Cenab-ı Allah'ın İlminde, ayan-ı sabite dediğimiz ilmi vücutları vardır. Cenab-ı Allah (celle celalühu), bunları yaratmak, şehadet alemine çıkarmak irade buyurduğu zaman -ki, bu "zaman" da bize göre bir ifade ve izah tarzıdır; yoksa Zat-ı Bari ve ef'ali üzerinden zaman geçmez; zaman, O'nun ef'ali ve tecellileri alem-i şehadete indiğinde söz konusu olur- onlar üzerinde İrade ve Kudretiyle tecelli eder. Bir defa, mesele ilmi ve iradi olmakla, zaten panteizmden de monizmden de ayrılır. Panteizm ve monizmdeki ilahın keyfiyeti bile meçhuldür; her ikisinin, nihai noktada natüralizmden, hatta materyalizmden bir farkı yoktur. Fakat felsefeciler, vahdet-i vücudu, vahdet-i mevcud telakkisi içinde ve panteizm, bazen de monizm adıyla itikadımıza dahil etmeye çalışmışlardır. Burada düşülen bir diğer yanlış, Cenab-ı Hakk'ın sıfat, esma ve onların tecellileriyle, bu tecellilerin eserlerini ayıramamaktır. Mesela, bütün konuşmalar gider, Cenab-ı Hakk'ın Mütekellim ismine ve Kelam sıfatına dayanır. Fakat bu demek değildir ki, her konuşan insanda -haşa- Allah konuşuyor. Nasıl bir yaz günü güneşe müteveccih eşyadaki sıcaklık, yeryüzündeki aydınlık güneştendir; ama ne güneştir, ne güneşin bizatihi ısısı ve ışığıdır, ne de güneşin kendisidir. Daha öte bir misal olarak, şeffaf cisimlerin her birinde güneşi görürsünüz; güneş onlarda ısısıyla da, ışığıyla da tecelli eder. Fakat o görünenlerin hiçbiri güneş değildir. Güneş yine tepemizde eksilmeyen ısısı ve ışığıyla, o tecellilerden hiç müteessir olmayan varlığıyla hayatını sürdürmektedir. Belki bu misal bile, Cenab-ı Hak ile mevcudat, mahlukat arasındaki münasebeti tam izah etmez ama zihne yaklaştırır; zaten misal de bunun için verilir. Bunun gibi, mahlukatın hayatı Allah'ın Hayy ismi ve Hayat sıfatına, varlıklarını sürdürmeleri Kayyumiyetine, ilimleri İlmine, görmeleri O'nun Basir, işitmeleri Semi' oluşuna dayanır. Fakat bu demek değildir ki, hayatı, hareketleri, görmesi, bilmesi ve işitmesiyle bütün varlık -haşa- Allah'tır.

Varlığın Allah'tan olması, arz edildiği gibi, O'nun esma ve sıfatının tecellisi demektir. Bunu, tek kelime ile "yaratma" olarak tarif ediyoruz. Yoksa bu, bir zuhur değildir. Zuhur, kainatta gördüğümüz her şeyin O'nun varlığından ibaret olmasını gerektirir. Oysa burada bir Yaratıcı-yaratılan farklılığı söz konusudur. Allah Allah'tır, mahlukat mahlukattır. Mahlukattaki noksanlıklar, ilim, hayat, görme, işitme, güç-kuvvet, ölme, acı çekme, ihtiyaç duyma, öncelik, sonralık gibi bütün hal ve hususiyetlerde görülen kusur, eksiklik, zamana ve mekana bağlılık... evet bunların hepsi, ortada bir zuhurun olmadığını gösterir. Mesela, bir kitapta yazarın ilmini, kabiliyetlerini ve daha pek çok hususiyetlerini görürsünüz. O kitabın manası, onun asıl varlığıdır ve yazara aittir. Fakat o kitap, ne yazarın zuhurudur, ne de aynısıdır. Onun sadece bir eseridir; tabir yerindeyse, ondaki kabiliyet, isim, sıfat veya hususiyetlerinin tecellilerinin toplamıdır. Yazarın yaratma kabiliyeti olsa ve kitaba can verebilse idi, o kitap yine yazarın zuhuru da, kendisi de olmayacaktı. İşte, tecelli ile zuhur arasındaki farkı, bir misal çerçevesinde böyle izah edebiliriz. Monizmin temelinde zuhur düşüncesi vardır. Oysa hakikatte, tecelli söz konusudur. Cenab-ı Hakk'ın esma ve sıfatlarının tecellileri, eşyaya lutfettiği hassalara göre oluyor. Eşyanın maddiyeti, bir bakıma o hassaları belirliyor ve esma ve sıfatın tecellilerini sınırlıyor, kendi kalıbına döküyor. Eşyadaki bu hassalar da şüphesiz Cenab-ı Hakk'ın iradesiyledir; fakat bu hassalardaki noksanlık, onların her bakımdan mükemmel olamaması, zaten onların birer mahluk olduğunu gösteriyor ve onların 'ötesi'nde bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf bir Varlığa işaret ediyor. Yani eşya, hem varlığı ve sahip bulunduğu hususiyetlerle, varlığının ve hususiyetlerinin asıl kaynağı ve onların hepsine aynı anda ve kamil derecede sahip Varlığı gösteriyor; hem de, bu hususiyetlerdeki noksanlıkla, onların asıl sahibinin kemaline işaret ediyor.

Kaldı ki, ortada bir de mükellefiyet durumu var. Bize irade verilmiş ve bunun karşılığında üzerimize birtakım sorumluluklar yüklenmiş. Bunları duyuyor ve yaşıyoruz. O halde, bu sorumlulukları nasıl bize tebliğ eden bir peygamber ve ona da o sorumlulukları yükleyen bir Zat varsa, demek ki bu sorumluluklarla yüklü olan bizi, onları yükleyen Zat'la aynı görmek veya bizi O'nun zuhuru görmek, tam bir dalaletten başka bir şey değildir.

Bu görünür hakikate rağmen -vahdet-i vücud mesleğinin can damarı olarak- birtakım sofiler, aşk, cezp ve sekir halinde, ışık tufanına gark olmuş bir odada, o ışıktan başka bir şeyin görülmemesi gibi, kendilerini tamamen ilahi tecellilerle sarılmış görüyorlar. Gözleri başka bir şey görmüyor. Bu halde iken onların, Allah'tan başka var yok; sadece Allah var demeleri, yanlış değildir; fakat tekrar edeyim, bu telakki, o halin gereğidir. Ama, içlerinde bazıları neredeyse sürekli bu hali yaşıyorsa ve bu halin insanı ise, onların böyle bir şeye itikat etmeleri, kendileri açısından dalalet olmaz. Fakat, her şeyi fark ikliminde gören, tadan ve yaşayan bizim gibi insanların aynı iddiada bulunması, bu işin felsefesini yapmak demektir ve tek kelimeyle dalalettir; hatta, mesele panteizm ve monizme irca ile öyle itikat edilirse, küfürdür de denebilir. Ateşe sokulan bir demir, belli bir süre ateşte kalıp da dışarı çıkardığımızda, ortada sadece bir ateş kütlesi görürüz. Bu demirin o halde iken, "ben ateş kütlesiyim" demesi zahire de muvafıktır ve diyebilir. Ama o halde olmayan başka demirlerin veya o hal geçtikten sonra aynı demirin "ben ateş kütlesiyim" demesi, ayn-ı dalalet olur, yalan olur, yanlış olur.

Vahdet-i şühuda gelince: Pek çok şubeleri ve zaman içinde geçirdikleri istihalelerle Brahmanizm, Budizm ve Hinduizm gibi daha çok ruhçu ve metafizik ağırlıklı din ve/veya felsefelerin yaygın bulunduğu Hindistan'da çok ciddi bir metafizik ve metapsişik ağırlığın hakim olacağı izahtan varestedir. Yogilerin fevkalade kabiliyetlerini düşünün; altı ay bir şey yemeden durabiliyorlar. Onlar, bu yaptıklarıyla -kendi tabirleri ile- ruh gücünü kazanıyor veya ruha gücünü kazandırıyorlar. İmam Rabbani'nin döneminde, bu türden anlayış ve uygulamalar çok yaygındı; daha sonra da hatta bugüne kadar yaygın olmaya devam etti ki, önceki asırda Ahmed Kadıyani, İslam'ı bu akımlara karşı müdafaa etmek için fizik ötesi tecrübelere girişip, maalesef neticede cinlere mağlup düşüp, uluhiyet iddia etmeye kadar gitmiştir. İşte İmam Rabbani, o günkü Hind toplumunda ve Müslümanlar arasında panteizm çizgisinde bir vahdet-i vücud anlayışının yaygınlaşması ve hem Zat-ı Uluhiyet'e ait Uluhiyet hakikatının sarsılması, hem de Sıfat gerçeklerine dokunulması karşısında, bunlarla mücadele mecburiyetinde kalmıştır. Çünkü, o zaman anlaşıldığı manada vahdet-i vücuda inansanız, Mu'tezili düşüncede olduğu gibi, Allah'ın sıfatlarını nefy ve inkar cihetine gidersiniz: her şey O'ndan gelen dalgalardan ibaretse, bu takdirde sıfatlara da, esmaya da gerek kalmaz. Bir O var, bir de sürekli ve -haşa- kesilmesi kimsenin elinde olmayan mecburi tecelliler ve dalgalar var. Güneş, nasıl kendi ışığının önünü alması, nasıl hararet saçmasına mani olabilmesi mümkün değilse, haşa, Zat-ı Uluhiyet de, bu şekilde sürekli zuhur etmeye mecburdur. O, bundan kendini alamaz. Böyle bir ortamda yetişen İmam Rabbani hazretleri, Allah'ın (celle celalühu) kendisine bahşettiği zaman ve mekan üstü dinamikleri kullanarak, bu sapık düşünceyi tashih cihetine gidiyor ve Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat itikadını böyle bir ortamda yeniden ifade edebilmek için kendine has yeni bir telakki, yeni bir yaklaşım geliştiriyor. Bu yaklaşımının özeti şudur: "Ortada bir vahdet vardır, ama bu vahdet, bir zevk, aşk ve incizap meselesidir; gözden bütün varlığın ve eşyanın silinip, sadece Ehadiyet'in tecelli etmesidir. İnsan, bütün masivayı arkasına atıp unutmazsa zevk-i ruhaniye ulaşamaz. Öyle ise insan, ibadet ü taat yaparken, farzlarla Allah'a kurbiyet kazanıp, nafilelerle tamamen maiyyet-i İlahiye'ye girerken, yani müteşabih bir hadis-i kudside ifade buyurulduğu üzere, Allah onun "gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve onu yürüten güç" olurken, bu zevk halini vahdet-i vücud diye anlayabilir ve o şekilde ifade edebilir. Fakat bu, bizatihi vahdet-i vücud değil, Allah'ın size bir lütfudur ve O'ndandır. Bu, eşyayı sizin sırtınızdan atması, nazarınızı kendisine tevcih etmesi, dolayısıyla sizi bir müşahede zevkine ulaştırması demektir. Hakikatte ise, "heme ost" değil, "heme ez-ost"tur; her şey, O'ndan gelen tecellilerden ibarettir, O değildir. Ama bu tecelliler, o kadar intizamlı, o kadar muttasıl, o kadar birbirine yakın ve hızlıdır ki siz, bu tecellileri bir sinema şeridindeki kareler gibi bir bütün halinde görme vehmine kapılmaktasınız. Zevk u sekr halinde böyle bir yaklaşımda bulunmanızda mahzur yoktur.

Vahdet-i vücud, bir hal mesleğidir ve hem tasavvufta, hem de umumi İslam binası içinde eksik bir mertebedir. Gaybe iman, hususiyle tahkike ve yakine ulaşmış iman mertebesinin mertebelerin en büyüğü olduğunu hem İmam Rabbani, hem de Bediüzzaman söylüyor. Çünkü bu durumda, meseleyi ihata edemesek bile, nazari ve icmali olarak vahye göre, Resulüllah'ın (sallallahü aleyhi vesellem) getirdiği hakikate göre kabullenmiş oluruz ve tehlikeye de, vartaya da düşmeyiz. Kur'an cemaatine göre, "O müminler gaybe inanırlar" (Bakara, 2/3) cümlesi, en büyük hakikati ifade etmektedir. Gayb, mukayyedi ile mutlakı ile ne ise, biz ona öyle inanırız. Bu, tabii kendi içinde, belki insanlar sayısınca mertebeleri olmakla birlikte en yüksek mertebedir ve enbiya-yı izamın mertebesidir. İdrak ve ihatanın da ötesindedir. " - Gözler, bakışlar, basarlar, O'nu idrak edemez ama O, bütün gözleri ve bakışları idrak eder, ihata eder." Basar, bu göz değil de kalb bile olsa, yani vicdani bir duyuş ve seziş, külliyi külliyeti ile kucaklayabilecek bir idrak gücü bile olsa, yine Allah'ı idrakten acizdir. Sınırsız olan, sınırlı ile ihata edilemez. Bu meselenin mantığı budur. Basar ve basiretleri O kuşatmışsa, kuşatılmış bir şeyle kuşatan kuşatılamaz.

Evet, vahdet-i vücutla alakalı yıllar önce ifadeye çalıştığımız daha başka mülahazalarımızı, onların yayınlandığı kitaba havale ederek diyebiliriz ki, Sahabe ve Kur'an talebelerinin mesleği, gaybe iman esasına dayanır. Hatta bu meslek, İlahi tecellilerin ne bir zevk olarak teferruatına iner ne de onların üzerinde, burada izaha mecbur kalındığı ölçüde felsefi yorumlara girer. Biz, gaybe iman çizgisinde durur, Allah'a iman eder ve arkasını karıştırmayız. Tabii bu, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhani arayışımıza mani değildir. Onu da yine bu salim meslekte ararız ve inanıyoruz ki bu meslek, oraya da, hem de daha hatarsız ve emin, hatta kestirme bir yolla götürür. İtikadımızca, gerçek Sahabe mesleği de budur.

* Muhterem müellifin rahatsızlığı sebebiyle yazamadığı köşesi, eski yazılarından derlenerek doldurulmaya çalışılmıştır. Kendisine Cenab-ı Allah'tan acil şifalar diler, sıhhat ve afiyet içinde daha nice yazılarını bekleriz.