Haziran 1990 · s. 222 · 6 dakikalık okuma
Fen Derslerinde Gözden Kaçan Hususlar

Bugün, belki bütün dünyada okutulan fen derslerinin mahiyetini, herhangi bir Fen Bilgisi kitabında bulunabilecek şu basit deneyden anlayabiliriz:
"Elinize biri sıcak, biri soğuk iki bardak su alın. Sonra, bu bardaklara gittikçe artan miktarda şeker koyun. Bir zaman sonra içinde soğuk su bulunan bardağa koyduğunuz şekerin artık erimediğini ve suyun şekere doyduğunu göreceksiniz. Fakat, sıcak su ise soğuk sudan daha fazla şeker alacaktır. Neticede o da daha fazla şeker kabul etmeyecek ve koyduğunuz şekerler erimeden bardağın dibinde kalacaktır ama, sıcak suda eriyen şeker miktarı, soğuk suda eriyenden daha fazla olacaktır. Buradan şu neticeye varabiliriz:
"Fen Bilgisi, bu tür deneylerle eşyayı ve eşyanın hususiyetlerini inceleyen ve deneylerle neticeye varan ilim dalıdır. Bu sahada çalışanlara da "ilim adamı" (scientist) denilir."
Bu şekilde "hipotez-deney-sonuç" üçgeni içinde çalışan ve eşya hakkında neticelere varma iddiası taşıyan bir ilim dalı olarak okutulan Fen Bilgisi derslerinin pek çok yanlışlarla malul olduğunu ve talebeyi ‘eşya’ hakkında temel bilgiler vermekten uzak bulunduğunu hatırlatmalıyız. Çünkü:
a) Eşya hakkındaki ilk bilgiler ‘duyular’a dayanmaktadır; duyulardan alınan ilk verilerin yanıltıcılığı kabul edilen bir vakıadır. Meselâ göz, mesafenin uzaklığı sebebiyle gök cisimlerini çok küçük görür; aynı şekilde aynı genişlikte uzanan bir yolun gittikçe daraldığını zanneder. O halde, duyular hiç bir zaman kesin bilginin kaynağı olamaz.
b) ‘Sensüalizm’in dışındaki akımlar, duyuların yanıltıcılığını kabul ettiklerinden, onun verilerini doğrulamak için ‘deney’e başvurmaktadır ve bugün umumi mânâda ‘bilim’in dayandığı en önemli unsur da ‘deney’dir. Fakat, deneyler için önce belli ‘hipotez’lerin olması gerekir. Oysa, herhangi bir hipotezin vakıa ve deneylerle ispatlanabileceği düşüncesi sadece bir zandan ibarettir. Aynı vakıa ve deney, daha başka pek çok hipotezler için de aynı derecede kullanılabilir. Deney metodunun Claude Bernard gibi bazı öncüleri, vakıa ve hipotezlerin ancak önceden edinilmiş düşünce ve hakikatların yardımıyla yorumlanabileceğini, bu düşünce ve hakikatlar olmadan deneye esas alınan vakıaların hiçbir ‘bilimsel’ değer taşımayan "yalın vakıalar" olarak kalacaklarını belirtmektedirler.
İşte, deneylerle netice ve hakikata varmaya çalışan ‘fenler’in asıl ‘zayıf büyü’sü burada yatmaktadır. Ön hakikatler olmadan, yani ortada kesin bir ‘denek taşı1 olmadan vakıalarla neticeye gidilemez. Bugün, asırlar boyu ‘telâhük-ü efkâr’la, yani fikirlerin birbirine katılmasıyla gelişen ilimlerin deneylerde kullandığı bir takım ‘ön hakikatler’ bulunduğundandır ki, talebeye rahatça, fakat "bu işin başlangıcı nasıldı?" sorusunu sorma ve düşünme fırsatı vermeme kurnazlığıyla ‘deneyler’le hakikata ulaşmaktan bahsedilebilmektedir. Meselâ, insan hangi hipotezlerden kalkıp, hangi deneyleri yaparak suda yüzen vasıtalar, diyelim ki, gemi yapmış, saat yapmış, elbise dikmiş, piramitler inşâ etmiştir? İşte, sürekli gözden kaçırılan bu noktadır ki, felsefede bir ‘epistomoloji’ mes’elesini gündeme getirmiş ve meselâ Diyalektik Materyalizm, "üretim vasıtalarının insanı çiftçi, berber, mühendis.." olmaya ittiği gibi saçma diyebileceğimiz bir ‘teori’ ortaya atmıştır. Bu durumda, ilk insanların ‘balıkçı ve avcı’ olduklarını müdafaa eden Diyalektik Materyalizm, ilk insanların av ve balıkçılık aletlerini nasıl yaptığı sorusuna cevap verme problemiyle karşı karşıya kalmakta ve kendisiyle tenakuza düşmektedir. Halbuki, talebelere okutulan Fen Bilgisi dersleri dahil, modern bilimin kabule yanaşmadığı bir hakikat vardır ki, bu ilimler de kaynak olarak önce ‘Vahy’e dayanmaktadır ve peygamberler her bir ilmin ‘ pir’ i, yani öncüsü mevkiindedirler. Bu yüzdendir ki, eskiden zanaatkârlar, meselâ saatçiler Hz. Yusuf’u, gemiciler Hz. Nuh’u, terziler de Hz. İdris’i kendilerine ‘pir’ kabul ederlerdi.
c) Kâinat’tan, daha dar mânâda fizik âleminden bahseden fen dersleri, bu âlemde cereyan eden her, şeyi ‘sebepler’le izah etmekte ve sebeplerle tabiata adeta uluhiyet ve onun tabii lâzımı olan ‘yaratıcılık’ atfetmektedir. Evet, hadiselerin meydana gelişinde sebepleri göz ardı edemeyiz; yağmurun yağmasının, suyun donması veya kaynamasının, canlı varlıkların neşv ü nema bulmasının kendilerine has sebepleri vardır. Sonra, "ateş yakar, su kandırır, yemek doyurur" deriz. Fakat, hâdiselerde bu şekilde sebepleri nazara vermek, onları yukarda ifade ettiğimiz gibi yaratıcılık mertebesine çıkarmaktadır. Halbuki, sebepleri tamamiyle ‘itibari’ (nominal, öyle kabul edilen) olup, haricde herhangi bir varlığa sahip değildir; yani, vehmî birer perdedir. Ayrıca, her sebep aynı şartlarda her zaman aynı neticeyi vermediği gibi, sebepleri fiillerine perde yapan Yaratıcı’yı unutup, hatta inkâr edip ‘vehmî perdeleri’ ve haricde varlığı bulunmayan isimleri yaratıcı yapmak hangi mantıkla ve hangi ‘bilimsellik’le izah olunabilir? Kaldı ki, sebepleri isim ve sıfatlarının tecellisine, yani fiillerine perde yapan Allah, görmeyen ve ülfetle kör olmuş gözlere Kendini göstermek ve tanıttırmak için zaman zaman onları devreden çıkarır ve meselâ ateşe "yakma" dediği gibi, herkesin ölümüne sebep olan bir kaza veya depremden küçücük bir çocuğun sağ çıktığım da çok defa müşahede ederiz. Bu yüzden, modern bilimin yanlışlıkla ‘tabiat kanunları’ adını verdiği sebeplere, ‘İlâhi kanunlar" demek daha doğru olacağı gibi, Allah’ın varlıklara sürekli ve kesintisiz vahiy ve ilhamı olarak da bakılabilir.
d) izah etmeğe çalıştığımız çerçevede, sürekli sebepleri nazara vermekten kaçınıp, meselâ "ateşin yakıcılığı”, Cenâb-ı Allah’ın onda var ettiği bir fıtrattır, dolayısıyla kendinden değildir" diyerek, mutlak sebeplerden ziyade sebepleri sürekli var eden, dilediğinde neticeye tesir ettirip, dilediğinde ettirmeyen ve onları gerektiğinde devreden çıkaran bir fıtrat olarak varlıklara yerleştiren Allah’ın her an tecellisinden bahsetmek hem ilmi, hem de daha doğru olmayacak mıdır? Hâdiselerde Allah’ı nazara vermeyip sebepleri nazara vermek, varlıkları hayâli ve itibari o-lup, haricde varlığı bulunmayan ‘vehmi perdeler’i ilâhlaştırmak mantıksızlığından başka neyle izah olunabilir?
e)Esasen Atom Fiziğide mekanik fiziğin üzerine oturduğu "sebep—sonuç" kanununu yıkmış bulunmaktadır. Artık fizikçiler,kâinat şu anda (T1) halinde
şimdiki durumundaysa, hemen biraz sonra (T2) halinde aynı şekil ve durumda olacak diye bir kaidenin söz konusu olamayacağını ifade etmektedirler. Kari Raymond Popper, "Hem Einstein’in, hem de Newton’un teorilerini bilim sayıyoruz ,ama, bunların ikisi birdendoğru olamaz; üstelik her ikisi de pek alâ yanlış olabilir" diyerek, bilimin doğruyla aynileştirilemeyeceğini ifade etmektedir. Hakikat buyken, Türkiye’de hâlâ fen derslerinin pozitivist ve mekanik fizik temelleri üzerinde okutulması acaba hangi gerekçeden kaynaklanmaktadır?
f)Bilimin bugün izahtan aciz kaldığı en mühim mes’ele, ‘hayat’ mes’elesi olup, bu da fen derslerinde sürekli gözden kaçırılmaktadır. "Nedir hayat dediğimiz şey ve hayatın kaynağı nedir?" Bu soruların üzerinde durulmadığı gibi, insanlığın teknik basanları sürekli nazara verilmekte, fakat bir tek ‘ot’u bile yapamadığı hiç gündeme getirilmemektedir. ‘Hayat’ mevzuunda, can simidi gibi sarılınan, fakat hiç bir ilmi değeri olmayan ‘evrimcilik’ dahil tüm teorileri her türlü ilmi dayanaktan yoksun ve hakikat olmaktan uzaktır. Batı’nın Tıb sahasında Nobel Ödülüne lâyık gördüğü ve Türkiye’de materyalistlerin bir ara fazlaca sahiplendiği Jacques Monod gibi bilim adamları ‘hayat’ı bir ‘muamma’ olarak tavsif edip, ‘hayat’ın kaynağı olarak -niyetleri Allah’ı inkâr olduğundan- ‘rastlantı ve zorunluluk’ tabirlerini kullanmaktadırlar. Bütün esma ve sıfat tecellileriyle Kendi’ni her an gösteren Zât-ı Uluhiyet’i inkârla, ‘rastlantı (tesadüf) ve zorunluluk (mecburiyet)’ gibi iki isme, evet yine haricde varlığı olmayan iki isme şu muhteşem kâinatın yaratıcılığını vermek, akıllı olma iddiasındaki insana yakışır mı? Nobel ödüllü bile olsalar, Jacques Monod gibi materyalist bilim adamları, kâinattaki görünür hâdiselerin kahir ekseriyetini bile izahtan acizdirler. Bundandır ki, J. Monod’un, "kesin ve aksi düşünülemez" şeklinde ifade ettiği, genlerde D.N.A.’dan R.N.A.’ya tek yönlü bilgi akımı teorisi, bir kaç yıl içinde iflas edivermiştir.
Fen bilimlerini, yegâne Yaratıcı, yani Allah inancından ayrı ve bağımsız ele alıp okutmak, gerek ilimler, gerek eğitim ve gerekse nesiller adına affedilmez bir cürüm ve tedavisi zor bir maraz demektir. Bu sebeple, bu sakim yoldan dönüp, hakikati olduğu gibi takdim etmek mutlaka elzemdir.