Sızıntı Arşivi

Ekim 1998 · s. 408 · 4 dakikalık okuma

Fark

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Lûgat manası itibarıyla, ayırmak, ayrılmak, seçilmek manalarına gelen fark; sofiyece, kesretten vahdeti, vahdetten de kesreti apaçık müşahede etme hali diye yorumlanmıştır. Biraz daha açmak icap ederse fark, Zat-ı Barî hakkındaki marifet-i tâmme ufkundan bakıp halkı görmek ve Hak maiyyetiyle beraber halkın içinde olmayı da dengeli götürmek demektir. Cem’de; marifet, muhabbet ve ruhani zevklere bağlılık, cem’ ihtiva eden farkta ise, bu marifet, muhabbet, zevk-i ruhani ve ötesindeki ahvali başkalarına duyurma meselesi de söz konusudur. Onun için farkı olmayanın kulluğu, cem ‘i duymayanın da marifeti tam değildir demişlerdir. Bundan dolayı da erbabınca, her iki hâl de lüzumlu bulunmuş ve her iki payenin yerleri de ayrı ayrı hatırlatılmıştır. Zaten, daha evvel de geçtiği gibi, itirafının farka, tazarruunun da cem ‘e işaret ettiği söylenmektedir.

Cem’, sübjektif, zevki ve hâlî bir eksen, fark ise, objektif bir şeriat mihveridir. Birincisinde, hâl ve derûnîlîk aklın, mantığın önünde; ikincisinde ise her zaman şer’i muhakeme esastır. İkincisinden her zaman birincisine geçilir ki buradaki fark, fark-ı evveldir. Cem ‘den ikinci kez farka dönüş ise bir farklılık mazhariyetidir. Cem ‘de kalanlar, ruhlarının vüs’ati ölçüsünde ruhani zevklere gömülür, istiğraktan istiğraka koşar ve başkaca da bir şey bilmezler ki, İsa Mahvî merhum:

“Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu,

Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyar olan” mısralarıyla bunu ifade eder. Makam-ı cem‘de kalıp ikinci farkı idrak edemeyenler, peygamberlik esprisini tam kavrayamamış sayılırlar. Urûc bir terakki, nüzûl ise onun kemalidir. Birincisindeki ferdi haz ve mir’âtiyete karşılık, “fark ba’del cem” ünvanıyla ikincisinde ulü’l-azmâne bir tavır, maşerî bir haz ve cami bir mir’âtiyet söz konusudur ki, bunda her zaman halktan Hakka vardır ve her şeyde bittecelli Hak görülür, çoklukta birliği duymak, birlikten çokluğa bakmak bu payeye ait bir mevhibedir.

Ayrıca, bu mülahaza içinde bir de “fark-ı cem “ meselesi söz konusudur ki, o da; zevk ve hâl ehli için, tecelli itibarıyla Hazreti Vahid’in değişik aynalarda farklı televvünlerinden ibarettir ve değişik aynalarda Hazreti Vahid’in farklı farklı müşahede edilmesinin bir unvanıdır. Bu mertebelere gelince, onlar da Hazreti Ehadin şe’nlerinin -aynaların kabiliyetlerine göre- birer zuhurudur. Zuhur mahalleri itibarıyla bu şenler tamamen itibarîdirler ve Hazreti Vahid’in o itibarlara teveccühü anında ortaya çıkarlar.

Cem‘den sonraki fark, bir fark-ı tâmdır ve salikin, mâsivâya (varlık ve hadiselere) karşı olan kalbi alakasını bütün bütün kesip, Hazreti Vahid u Ehad’in dergahına tam bir teveccühle O’nda fani olması halidir ki; bu bize daha çok, değişik yollarla ulaşılan “fena fillah” mülahazasını hatırlatmaktadır. Bu payeyi idrak edenler “fena fillah” ve “beka billah”da olduğu gibi, içinde bulundukları bütün dünyayı ve topyekûn eşyayı, hem de gözlerinin önünde olduğu halde görmezler de, basiretleriyle hemen her şey ve her hadisede, sadece ve sadece şuûn ve sıfatların temaşasıyla —bigayri keyf ve idrak— müstağrak yaşar ve kesret aynalarında hep vahdet cilveleriyle oturur kalkarlar. Güneşin doğmasıyla, zatında var olan yıldızların görünmez, bilinmez, duyulmaz ve hissedilmez olması gibi “bu mertebenin kahramanları da, kendi marifet rasathanelerinde Hazreti Mevcûd ve Hazreti Mâlûm-u Hakikî’nin şuûn ve sıfatlarının tecelli atmosferinde, başka şeyleri göremez olurlar.

Diğer bir yaklaşımla cem ‘de, cismâniyet ve hayvaniyetten sıyrılma ve nefsani ego itibarıyla ölme; farkta ise, kalbi ve ruhi hayat mertebesine yükselerek rahmani ego açısından yeniden var olma söz konusudur ki, bu mertebeyi ihraz eden salik, “ben nefsani benliğimi yitirdim ve yeni bir rahmani benliğe erdim” der ve her fırsatta -şart-ı adi planında meyelânın varlığı mahfuz- “la faile illallah” hakikatını haykırır; haykırır ve “hakka’l-yakin” ölçüsünde “vücûd” ve “ilim” gerçeklerini duyarak Hazreti Hayy u Kayyûm’un her şeydeki hakimiyetinin temaşasıyla kendinden geçer.

Ne var ki, bunca fena ve zeval mülahazasına ve bunca cezb ü incizaba rağmen, farkta her zaman temyiz söz konusudur. Öyle ki fark kahramanı, seyr-i sülük-i ruhaninin her mertebesinde Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’ın hakikî müessiriyetini kabulünün yanında, kendi nisbi, kisbî meyelânları konusunda da bir an bile gaflete düşmez ve “her şeyi Allah yaratıyor” derken dahi, şart-ı adi planında ve hususiyle de tahrip ve günahlarla alakalı hususlarda temayüllerine bakmayı kat’iyen ihmal etmez. “Bizi de, fiillerimizi de yaratan Allah’tır” der ama iyi-kötü her işin ondaki bir meyelâna tabi olduğunu da unutmaz.

Fark konusunda bir kesim, hep ifrat içinde olmuş ve inhiraftan inhirafa sürüklenip durmuştur. Bunlara göre herkes -hâşâ- kendi fiilinin hâlıkı ve insan iradesi de “bila kayd u şart” tam bir müessirdir. İkinciler ise, Hakkın sonsuz meşiet ve iradesi karşısındaki meyelân ve meyelândaki tasarruf hakkını görmezden gelerek tefrite düşmüş ve insanı, kendine hakk-ı tercih tanımayan kahir bir irade karşısında, rüzgârlarla savrulan yapraklar gibi tahayyül etmişlerdir. Üçüncüler ise, Hakkın kaza ve kaderindeki esrarı kavrama mazhariyetiyle, her şeyin, Allah’ın kudret ve meşietiyle meydana gelmesini kabulün yanında, insanın şöyle-böyle eğilim ve temayüllerinin de genel programda hesaba katıldığına inanmış ve bir taraftan sürekli hayır meyillerini dualarla beslerken, diğer yandan da şer eğilimlerine karşı istiğfarla mücadele vermişlerdir.

Birinciler, pek çoğu itibarıyla esbâb-perest ve tabiat-perest kimselerdir ki, gözleriyle görüp duygularıyla hissettiklerinin dışındaki şeylere hemen hemen hiç inanmazlar.

İkinciler, hal ve zevklerine yenik düşerek, kendi iradelerini tamamen nefy ile kendilerini adeta camidler gibi farzedip her halleriyle tam bir cebrilik sergilerler.

Üçüncüler ise, her şeyde Hakkın hikmet ve hâkimiyetini, halk ve tedbirini görmenin yanında, imani bir şuur ve vicdani bir seziyle kendilerine, zati değeri olmayan bir meyelânın verildiğine inanır ve “ben yaptım”, “ben ettim’ derken ne dediklerinin, ne yaptıklarının farkındadırlar. Hem öyle farkındadırlar ki, hiçbir zevk, hiçbir hal, hiçbir istiğrak onların bu kabulünü değiştiremez.