Sızıntı Arşivi

Haziran 2002 · s. 210 · 3 dakikalık okuma

Ey Arkadaş

Ali Çavdar · Edebiyat

Hani bir zamanlar, Bir Kutlu'nun sesiyle, aranmıştık ıssızlıklar içinde, 'neredesin' diye diye..
Fazıl, Sahibinden 'ben varım' diyebilecek bir gençlik dilenmişti...

Asrın deryasına atılan Nur'dan taş, iletmişti 'ümmeti' sadalarını; sana, bana, dalga dalga...

Ağladılar, aradılar. Yakub'un gözyaşlarına denk, Yusuf'un hasretini aşkın. Öyle bir kıtlıkta yaptılar ki bu işi, insan kıtlığında insan... Seni, beni, bizi buldular bu kıtlıkta. Kıtlıkta ancak biz bulunabilirdik ama. Bu yüzden bize bağladılar ümitlerini...

Arkadaş!

Gel, beraberce oturup halimize ağlayalım, sinelerimizi dağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına, hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım. Ah u efganımız yukarılara doğru pervaz etsin, meleği ve feleği velveleye versin. Sonra göklerden bir feryat kopsun! Kopsun ki rahmet bulutları harekete geçsin. Bulutlar ateşimizi, yangınımızı söndürsün. Dünya ve ukba ateşini...

Ey arkadaş! Hani söz vermiştik...

Saman çöplerine kıymet vermeyecek, çakıl taşlarını kürüyecektik. Dualarımızdan; ihlası, samimiyeti, metaneti, cesareti, uhuvveti, kuvveti eksik etmeyecektik. 1'lerden 11'ler, 111'ler, 1111'ler yapacaktık. Sonra bunlara hoşgörüyü ve diyaloğu da ekleyecektik. Say u gayret bize ait olacak ama, ganimet başkalarına. Yol yapmak bizeydi, yürümek başkalarına. Karda yürüyecektik, kar kurtçuklarını bile rahatsız etmeyecektik. Kuş gibi değil, koyun gibi olacaktık; kay değil, süt verecektik yavrularımıza. Ruhumuzda eritecektik göklerden aldığımız ilhamları ve akıtacaktık aç ruhlara...

Lafta mı kaldı arkadaş, lafta mı?

Durmadık sözümüzde; geldik otuza, kırka ve hatta elliye. Yakışır mı arkadaş, yakışır mı bizim gibilere...

Hıçkırıklarla yükselen 'Esatiri Yiğidim', 'Hasbilerim', 'Kutlular', 'Havariler' nidaları kimlereydi acaba, kimlere? Ruhullah mı dirilip, diriltecekti yaşayan ölüleri? Mus'ab mı gelip meydan okuyacaktı dünya malına, kolu kanadı pahasına? Seyfullah mı inecekti göklerden insanlığı te'dib için? Ukbe mi gelerek atını sürecekti okyanusa? Fatih mi içi dışı fethe çıkacaktı yeniden? Şir pençe mi sardıracaktı çamurlu cübbesini tabutuna?

Sakın bekleme! Söz dinle, söz ver, sözünde dur! Hakk'ı düşün, Hakk'ı söyle!..

Sözü süz de söyle,
Manayı inci gibi diz de söyle,
Yüzde söyle, gıybet olmasın,
Ukdeyi içinden çöz de söyle, yapmasın yara,
Öyle bir söyle ki hoş gelsin yare ağyara.
İma ile söyle, ister remizle,
İlla haddini hududunu çiz de söyle,
Güzde söyleyeceğini güzde söyle, bırakma yaza,
Sırlarını candan içe dosta söyle, sızdırma yoza.
Düzde söyleyeceğini düzde söyle,
Ne yüksekte ne tümsekte.
Hem de iyi bir pozda, tam bir dozda söyle.
Bir de acele etme kozu gözetle.
Hakkı yüzde yüz söyle Cebbara,
Dilsiz şeytan olmayasın sonra,
Söyle sen hakkı yerli yerince,
Artık düşünme pek ince ince.
İster gözle söyle, ister yaz da söyle,
İster nazla ister niyazla.
Söylerken Hakkı biraz da
Nefsine söyle, değil afaka.

Bir de ey arkadaş! Yunus'a verdiğin sözü unutma. Sonra Mevlana'yı da...

Senden söz almıştı Yunus; 'Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz' olacaktın. Nasihatiyle derviş, zirvelere taşımak istemişti seni, tolerans ve sevgi kervanlarıyla. O yine sana, 'Yaratılanı sev, Yaradan'dan ötürü' mesajını, çağlar ötesinden göndererek, karıncayı bile incitmemeni salık vermişti. Ne kadarına uydun bu tavsiyenin, ne kadarına?

Mevlana'yı köyünden eden neydi? Neden gelmişti yaban eli Anadolu'ya; çuluyla, çuvalıyla. Çünkü onun lugatinde 'yaban' kelimesi geçmiyordu. Rabbine kölelikte bulduğu gerçek hürriyeti, 'gel!' sadaları ile seslendirmişti cihana. Bu sese kendi nefsi kulak vermeliydi. Nefsine dinletmeliydi bu sesi. Nefsine dinletti ve hicreti tercih etti. Mevlana, Anadolu'da Celaleddini Rumi oldu.

Allah'ım! Senden diliyor ve dileniyoruz.

Senden uzak kalış hasretini nefsimize duyur, aç olan gönlümüzü doyur. Gece kadar karanlık ruhumuza şefkat et. Bükülmüş şu kaddimize, ölgün ve solgun rengimize, burulmuş boynumuza ve kırık kalbimize merhamet et.

Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara bir gönülle değil, Senden başkasına secde etmeyen başımızla Sana dönüyor, bir türlü titretemediğimiz dudaklarımızla Senden nefsimizi ıslah etmeni istiyoruz. Bizim uzaklığımız nisbetiyle değil, yakınlığın hürmetine kalbimize ve ruhumuza rikkat ver. Nasıl yaşamamızı istiyorsan, bizleri rızana uygun olarak öyle yaşat. Nefsimizle bir an bile başbaşa bırakma...