Ağustos 2001 · s. 338 · 6 dakikalık okuma
Evvel, Ahir, Zahir, Batın - II
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Evvel, Ahir, Zahir, Batın - II
Müslümanların içinde bazıları Kur'an ve Sünnet'in açık emirlerine ve selef-i salihinin saf, temiz, dupduru içtihat ve istinbatlarına "zahirilik" deyip her şeyi hafife aldı ve değişik fantastik mülahazalarla kabul edilemez tevil yollarına saparak muhkemata bile farklı manalar yüklemeye kalkıştılar. Bunlar namaza, "Hakk'a ulaşmanın avamca yolu" diyerek "vasılun u batınun (!)" için gereksiz olduğu iddiasında bulundu; zekatı benzer batıl bir yoruma bağladı; haccı avamca cem' gayreti saydı; orucu boş eziyet gördü; muharremata karşı tavır almayı aptallık kabul etti ve dolaylı yoldan herkese, ibahiyecilik ve bohemlik aşılamaya çalıştılar.
Bütün bir tarih boyu bu kabil düşünce ve telakkiler Cami'lik, Ethemilik, Haydarilik, Babailik, Şemsilik, Karmatilik, İsmaililik gibi cereyan ve ocaklarda üretildi; sonra da belli usullerle tekye, zaviye ve medreseler kullanılarak saf İslam düşüncesi bulandırılmaya çalışıldı ve çalışılıyor. Bunlar, Kur'an ve hadisleri heva ve heveslerine göre yorumluyor, nasları, sembolik ifadeler kabul ederek rüya tabirlerinde olduğu gibi onlara farklı manalar yüklüyorlardı. İbn Sebe ile başlayan bu fitne hareketleri, Ehvazlı Meymun'la ayrı bir derinliğe ulaştı; Berkai ile korkunç bir yangın şeklini aldı; Hasan b. Sabbah'la İslam'ı temelden sarsacak bir gaile haline geldi ve derken bir hamle daha yaparak getirip her şeyi insilaha bağladı.
Onlara göre, Kur'an ve Sünnet'in zahiri ve herkes tarafından anlaşılan manası kat'iyen muteber değildir; muteber olan zahir ötesi ve zahir üstü batındır. O batıni manaları da ancak bu işin zirvesindeki seçkinler bilir. Ve yine onlara göre, Allah bir tanedir, taaddüde vesile olacakları için O'na sıfat isnadı doğru değildir -
Kadim filozoflardan tevarüs ettikleri diğer çarpıklıklar gibi "ukul-i aşere" telakkisi bunların önemli bilgi kaynaklarından birini teşkil etmektedir: yani Allah önce bir "akl-ı evvel" yaratmış; sonra bilvasıta bir nefs-i evvel.. nefis aklın kemalini isteyince harekete ihtiyaç hissetmiş ve bu hareketten eflak-i semaviye meydana gelmiş.. feleklerin hareketinden soğukluk, sıcaklık, yaşlık, kuruluk, bunlardan da "mevalid-i selase" hasıl olmuş.. sonra gayri iradi böyle bir feyezanla insana kadar bütün varlık şeceresi vücut bulmuş -
Varlığı bütünüyle bir akl-ı evvele bağlama ve peygamber yerine de "insan-ı kamil" unvanıyla birini ikame etme, hemen bütün sapık sistemlerde karşılaşılan bir husus. Allah ve peygamberlerin (aleyhimüssalatü vesselam) sözlerini batıni manalara bağlama, her ifadede yorumu öne çıkarma ve "te'vil" deyip durma batıni diyalektiğin önemli unsurlarındandır. Hurufilerin yaptıkları gibi, harflere Şer'-i Şerif ve akl-ı selimle telifi imkansız manalar yükleme, iğlak ve iphamda keramet arama da diyeceğimiz daha ne paradokslar.. ve bütün bunları, din adına, hüsn-ü niyetle yapıyor gibi görünme, hatta günümüzdeki bazı gizli cemiyetlerin yaptıklarına benzer şekilde bir kısım anlaşılmaz merasimlerle yapılan şeyleri daha bir büyülü gösterme türünden şeyler, din-diyanet bilmeyen cahil yığınları baştan çıkarmak için yetip artmıştır.
Bunların, ibadet ü taatı farklı yorumlamaları, masiyet ve laahlakiliği adeta teşvik etmeleri zamanla insanları bütün bütün serazat ve kural kabul etmez hale getirmiş; sonuçta da her şey gidip anarşiye incirar etmiştir/etmektedir. Ne var ki, bunlar ruhları aheste aheste ifsat ettiklerinden, dinin ruhundan habersiz kimseler farkına varmadan bu mel'un ağın içine düşmüş ve bir daha da kurtulamamışlardır. İşte o mel'un vetireden bazı ipuçları:
1-) Teferrüs: Muhatabın bir şeyi anlayıp anlamaması açısından iyi belirlenmesi.
2-) Te'nis: Alıştıra alıştıra ve rehabilite ede ede hedefin veya kurbanın ruhuna girilmesi.
3-) Teşkik: Namzedi din hakkında şüpheye düşürme, itikadını sarsma veya onların Allah yerine değişik ritüellere yönlendirilmesi.
4-) Ta'lik: Namzedi kabul etmenin belli yeminlere bağlanması.
5-) Rabıt: Sırlarını faş etmeme ahd ü peymanında bulunulması.
6-) Tedlis: Namzedin, anlattıkları şeylerin ilhama bağlı olduğuna inandırılması.
7-) Hal': Batını tam kavrama kıvamına gelmiş olanların, zahirden bütün bütün koparılması.
8-) İnsilah: Namzedin dini emir ve yasaklardan tamamen uzaklaştırılarak hürriyet-i mutlakaya (!) ulaştırılması.. evet onlar hep bu gibi yavelerle insanları iğfal etmişlerdir. Ve iğfal edilenler de bir daha kurtulamamışlardır.
Oysaki, zahir de hak, batın da hak. Her ikisinin Hazreti Zat-ı Vahid'de müşterek mütalaası ise haklar ötesi haktır. Zahir, varlığın hiçbir hal ve hiçbir durumunun O'na kapalı olmaması demektir; batın ise, insanların bugününe de, yarınına da muttali bulunması, muttali bulunup iyilere iyilik sürprizleri, affetmeyeceği fenalar için de "
Din ve Şer'-i Şerif rivayet ve dirayet kaynaklarıyla zahir ve batının müşterek unvanı mesabesindedir. Şeriat-ı Garra, insanların kalbi-ruhi derinlikleriyle batıni televvünlerin ifadesi; onların duygu, düşünce, hal ve tavırlarını disipline etmesiyle de zahiri tezahürlerin mahall-i temsil ve inkişafından ibarettir. Ayrıca Şer'-i Şerif hem ilm-i zahir hem de ilm-i batın buudludur: Ef'al-i mükellefin diyeceğimiz taharet, namaz, oruç, hac, zekat, cihad.. gibi ibadetler; alış veriş, zenaat, şerikat.. türünden muameleler; hudut ve ta'zir nevinden cezalar onun zahiri olanına.. tasdik, iman, yakin, sıdk, ihlas, marifet, muhabbet, teslim, tevekkül, tefviz, rıza, zikir, tevbe, inabe, evbe, haşyet, heybet, havf, sabır, kanaat, kurb, aşk, vecd, istiğrak, haya, ta'zim, iclal.. gibi makam ve hal ile alakalı hususlar da batıni olanına nazırdır.. ve bunlar arasında asla bir zıddıyet de söz konusu değildir. Bir zıddıyetin mevcudiyeti şöyle dursun, zahir ve batının inkişaf ve tezahürleri sayacağımız bu hususlar bir hakikatin değişik yüzlerinden ibarettir. Ve birbirinin mükemmili ve mütemmimi mahiyetindedir.
Mutasavvifinin,
sözleriyle ifade ettikleri; insanın nefis ve enaniyet cihetiyle kendini nefyetmesi, hedefe kilitlenip o yolda bütün gücünü kullanması, Hakk'ın takdirleri karşısında kanaatkar olması, sözünde durup vaadini yerine getirmesi, Hazreti Cemal-i Layezal'i müşahede iştiyakıyla "min vechin" masivallahı nisyana gömmesi... gibi hususlar kat'iyen Kur'an ve Sünnet naslarına muğayir değildirler; aksine bunları benimseme, hayatı kalb ve ruh seviyesinde yaşamanın yoludur, asılları da Kitap ve Sünnet-i Rasulullah'a dayanmaktadır.
Elhasıl, din ve diyanet esas, Şer'-i Şerif bu yolun değişmez programı; fizik ötesi mülahazalar, keza ruhani haz ve zevkler ise amilin ve salikin hulusuna talepsiz terettüp eden ikram ve ihsanlardır. Birbirinden farklı görünen bu iki husus, kaynakları itibarıyla birlik ifade ettiği gibi neticesi itibarıyla da yine bire müncerdir ki, meseleye bu mülahaza ile bakınca, her şey yerli yerine oturur, zihin ikilemden kurtulur, evvel ayn-ı ahir olur, zahir de gider batına bağlanır.
Hak yolcusu için ilk duyulup hissedilen sıfat-ı sübhaniye ve esma-i ilahiye ile alakalı batın mücerret bir batındır ki; buna izafi batın da denir. Bunun ötesinde vicdanda inkişaf edip müntehinin iç dünyasını saran alem-i zata ait bir batın vardır ki, o da "ebtanu'l-bevatın" diye anılagelmiştir. Bu itibarla da, batın ufkuna ulaşan bir hayli kimse olmasına karşılık, esrar-ı uluhiyete vakıf insan sayısı oldukça azdır.
İsterseniz bir hayli muğlak ve müphem bu konuyu Bediüzzaman'ın o cami' yaklaşımıyla noktalayalım: Her şeyin iç kısmına ve perde arkasına melekut, dış yüzüne ve perde önü keyfiyetine de mülk denir. Burada, insan ile kalb arasındaki münasebeti örnek olarak zikredebiliriz: Mülk itibarıyla insan zarf, kalb ise mazruftur. Melekut cihetinde ise bunun aksi söz konusudur. Bu durum, makro planda aynıyla, arş ve kainat için de geçerlidir. Şöyle ki, arş Zahir, Batın, Evvel, ahir isimlerinin bir tecelli halitası mahiyetindedir. Böyle bir tecelli zaviyesinden arş mülk, kevn melekut; ism-i Batın açısından ise arş melekut, kevn mülk olur. Farklı bir ifadeyle, arşa ism-i Zahir açısından bakılınca zarf, kainatlar da mazruf halini alır; ism-i Batın itibarıyla mülahazaya alınınca da o mazruf, kevn de zarf gibi mütalaa edilir. Bunun gibi ism-i Evvel itibarıyla "