Temmuz 2001 · s. 286 · 7 dakikalık okuma
Evvel, Ahir, Zahir, Batın - I
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Evvel, Ahir, Zahir, Batın - I
İlk, birinci ve kadim demek olan "Evvel" bidayeti olmayan, her şeyden akdem ve bütün varlığın mebdei ve mübdii; son, en son ve nihayeti bulunmayan anlamındaki "ahir" ise, bütün eşyanın fena ve zeval bulmasına karşılık "
Evvel-ahir, Kur'an'a göre, leyl-nehar, cennet-nar, mü'minin-küffar.. gibi mütekabil esma ve mesanidendir. Zat-ı Uluhiyet mülahazaya alınıp "Evvel" dediğimizde; her şeyden ve herkesten müstağni, sabıkı bulunmayan, kıdem tahtının Sultanı ve kendi kendine varolan "Vacibu'l-Vücud" kastedilir. "
O, kendinden başka her şeyden (masiva) mukaddem bir "Evvel"; her şeyin encam ve nihayetine hakim, varı yok yoku da var eden bir "ahir"; vücudu varlığın her satır, her kelimesinde netlerden daha net, apaçık okunan bir Zahir; her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde kainat ve hadiselerin biricik mercii bir Batın; ama hem evveliyeti hem ahiriyeti, hem zahiriyeti hem de batıniyeti birbirinden ayrı olmayan bir Evvel u ahir ve bir Zahir u Batın'dır. O, evveliyetiyle ezeliyetin ve ahiriyetiyle layezaliyetin biricik Sultanıdır. O'nun evveliyetindeki takdirleri, ahiriyette yine O'nun ilmi planlarına göre zuhur eder, derken her şey bir inkişaf sürecine girer.
O, kadim, ezeli bir Evvel; daim ve sermedi bir ahir'dir; hiçbir şey yokken O vardı; sürekli varlık-yokluk arası gel-gitler yaşayan bütün eşya fena ve zevalle silinip gittikten sonra da O baki kalacaktır. Her şey O'ndan gelmekte ve gidip yine O'na dayanmaktadır; O ise gelmekten-gitmekten münezzeh, herkes ve her şeyin biricik penahıdır.
O'nun varlığı evvelden evvel,
Bu mananın adı nezdinde ezel.
Yok nihayeti, olmaz O'na hitam,
Halkeden O'dur, O'nunladır devam.
Tekmil varlık nezdindeki bir nurdan,
"Ol" dedi, oldu bir ışık billurdan.
O, ilk halk ve ibda ihsanlarıyla Evvel, kullarına merhamet, mağfiret ve hazırladığı ebedi saadet saraylarıyla da ahir'dir. Hidayetiyle Evvel, bu ilk mevhibeye lütfedeceği keremleriyle de ahir'dir. İbtidasız bir Kadim u Evvel, intihasız bir Baki u ahir'dir. Kıdem ve ezeliyetiyle mebdei olmayan bir Evvel, ebediyet ve sermediyetiyle de sonu tasavvur edilmeyen bir ahir'dir. Vacibu'l-Vücud, Vahidu'l-Ehad olmasıyla evvellerden Evvel, fena ve ademden münezzehiyetiyle de ahirlerden ahir'dir.
Böyle bir tespit ve kabulün sonucu olarak ism-i Evvel tecellisine mazhar bir vicdan, geçmişin derinliklerine dalınca: "Acaba hakkımda kaderin hükmü ne merkezdedir?" diye düşünür ve endişeyle kıvranır; ism-i Zahir mazhariyetini düşünüp Cenab-ı Hakk'ın iman, İslam ve ihsan gibi lütuflarını mülahazaya alınca da, davranışlarının nimetlere şükürle mukabeleden ibaret olduğunu görür ve ümitle oturup kalkmaya başlar. Keza, ism-i Batın tecellisi ile muhat bir gönül, kapalı ve müphem binlerce hadise karşısında sürekli dehşet ve hayret yaşar; ism-i ahir menfezlerinden ruhuna sızan rahmet esintileriyle de telaşlardan, endişelerden kurtulur ve kendini olabildiğine tatlı, sonsuza yönlendirici bir heybet ufkunda bulur.
İsm-i Evvel itibarıyla, görülen-görülmeyen bütün alemlerin bir evveli, ism-i ahir itibarıyla da bir ahiri vardır. Biz evveliyeti düşününce hayretler yaşar, ahiriyeti mülahazaya alınca da dehşetle ürpeririz. Bilfarz Muhbir-i Sadık'ın eşrat-ı saat, kıyamet, Cennet, Cehennem.. gibi ahiriyetle alakalı beyanları olmasaydı, evveliyeti sessizlik murakabesine bağladığımız/bağlayacağımız gibi ahiriyet hakkında da hiçbir şey söyleyemeyecektik...
O, hem Evvel ve Batın, hem ahir ve Zahir'dir. Ezelden ebede, ilim planında, taayyün hususiyetinde, ruh seviyesinde ve cisim keyfiyetinde her şey O'na ait, O'na raci; halk, hudus, imkan, emir, kudret ve tedbir açısından da O'nun tasarrufundadır. Evvel O'dur, evveliyeti de, hüviyet-i Hakk'a nazırdır ve her şey tecelli itibarıyla O'ndandır.
Bir nokta içre bunca şuun Huda'dandır,
Bir hardal içre bunca nücum Huda'dandır.
Hakiki vücud Zahir u Batın Hak'tandır,
Hiç kimse bilemez hem ibtida nedir... (İsmail Hakkı)
Ahir O'dur; seyr u süluk-i ruhanide ve uruc-i umumide her şey O'na dönmekte ve O'na dayanmaktadır. Zahir O'dur; varlık kitabı, eşya meşheri, kainat sarayı bütün işaret, alamet, ayet ve şahitleriyle O'nu haykırmaktadır. Batın O'dur; melekuti bütün mertebelerin müntehası O'na bakmaktadır. O'nun ötesi yoktur; bu konuda "öte" diye bir şey de yoktur ve işte bu nokta öteden beri "
Ne var ki O, görüp bildiğimiz hüviyette bir Zahir olmadığı gibi bir Batın-ı Sırf da değildir. Aksine O, his, müşahede, tasavvur ve tahayyül edilemez, münezzeh bir Zahir olmanın yanında müteal bir Batın'dır. O'na "Zahir" dediğimiz aynı anda "Batın" da demezsek, zat, sıfat ve esmasına ait bütün hususiyetleri eşya ve hadiselere verme zorunda kalırız. Aksine, "Batın" derken de, varlığının delail ve şevahidini görmezlikten gelirsek, dolayısıyla ruh-i külli mülahazasına sapmış oluruz. O, hem eşya ve onunla istidlal açısından, hem de isimlerinin, sıfatlarının, tezahür alanı zaviyesinden kainat kitabının çehresinde okunan bir Zahir ve zahiri duyularla ihsas ve imtisası kabil olmayan münezzeh ve müteal bir Batın'dır. asarında parıldayıp duran izzet ve azametin göz kamaştıran ihtişamıyla bir Zahir, nakabil-i idrak hakikat ve hüviyetiyle batınlar ötesi bir Batın'dır. Varlığın bağrında görüp müşahede ettiğimiz ibda, inşa, ve ihsanıyla bir Zahir, ifna ve imatesiyle de bir Batın'dır. Lütf u ihsanlarının her taraftaki sağanaklarıyla bir Zahir, perdesiz, hicapsız ulaşılmazlığı ve görüşülmezliğiyle de bir Batın'dır. Hasılı, O hem Evvel, hem ahir, hem Zahir, hem de Batın'dır.
Bazen bu isimler, tecelli alanları itibarıyla, birleşik noktaları bulununcaya kadar farklılık arz edebilirler. Hazreti Musa ve Hızır vak'ası buna iyi bir örnek sayılabilir. Bu iki zattan biri, vazife ve misyonu icabı birkaç kadem diğerinin önünde, diğeri de temsil ettiği hizmet açısından birkaç arşın berikinin ilerisindedir. Bu iki ufuk insanın muvakkat arkadaşlıkları sayesinde, esrarlı ilahi icraatın perde arkası müphemiyetleri giderilince medar-ı niza konuların hemen bütününde mutabakat sağlanmış; yolculuk devam etmese de zahir ve batının mutlak manada, birbirine zıt olmadığı ortaya çıkmıştır.
Bu konuda şöyle bir yaklaşım da söz konusu olabilir: İsm-i Zahir ufkunda, her iş ve her faaliyet bir plan çerçevesinde halktan Hakk'a doğru cereyan etmektedir. Böyle bir alanın rehberi için yapılması gerekli olan şey, insanları, insani melekelerini inkişaf ettirerek alıp Hakk'a götürmektir. İsm-i Batın itibarıyla ise, Cenab-ı Hakk'ın öldürme, helak etme icraatında olduğu gibi, esbab ve istihkaktan kat-ı nazar, mukarrer ve mukadder olan şeylerin icra edilmesi söz konusudur. Bu zaviyeden, Hazreti Musa zahiri yörüngesi ve batıni ufkuyla insanları ukba ve rıza-i ilahiye hazırlamaya memur bir büyük; Hızır ise, tekvini ve teşrii emirler karşısındaki durumu itibarıyla, fakat o emirleri söz konusu etmeden tıpkı "melekü'l-mevt" gibi farklı bir buudda her şeyi icraya memur batın eksenli ayrı bir büyüktür. Bunlardan biri, tebliğ ve temsil rehberi, diğeri de olup bitenlerin takipçisi gibidir ve kat'iyen birbirlerine zıt değil, mütemmimdirler.
Zahir u Batın birdir bil ey kardeş;
Evvel-ahir dahi birbirine eş.
İsm-i Zahir'in de, ism-i Batın'ın da birinci derecede inkişaf alanları Kitap ve Sünnet; mahall-i tezahürleri ve tatbik sahaları ise bütün derinlikleriyle din ve diyanettir. Tekvini emirler açısından bir baştan bir başa bütün kainatlar ism-i Zahir'in dili, tercümanı, ziyası ve mahall-i in'ikası; ism-i Batın'ın da resm-i nuranisi, ruhu ve manasıdır.
Bir kitabullah-ı a'zamdır seraser kainat,
(Meçhul)
Teşrii emirler zaviyesinden ism-i Zahir'in kıvamı imam ve sultan iledir; ism-i Batın'ın kıvamı ise hakikat aleminin emiri kutup iledir. Yani sultan-ı zahir, ism-i Zahir'in, sultan-ı batın da ism-i Batın'ın memerri, meclası ve minvechin temsilcisi mahiyetindedir. Zahir, batının bir tezahürü, batın da Zahirin iç ucu ve öteler buududur. Batın olan "kenz-i mahfi" tecelli yoluyla zuhur etmeseydi, o mukaddes kaynak bilinemez, her taraftaki bu göz kamaştırıcı güzellikler temaşa edilemez ve ism-i Batın ufkundaki manalar da okunamazdı. Batın kenzi, zahirle soluklandı ve zahir batına müzeyyen bir zarf haline geldi; "
Her şey bu kadar net ve bu kadar vazıh olduğu halde; öteden beri en makul ve başka türlü tevillere de kapalı olan meseleleri dahi çarpıtmaya çalışan sapık ideolojiler, zahiri batından ayırarak ve batına da garip manalar yükleyerek Şer'-i Şerif'le telifi imkansız, diyanetin ruhuna muhalif ve akl-ı selime de ters pek çok yanlış yorumlar ortaya atmış ve İslam düşüncesini bulandırmaya çalışmışlardır. Kaynak itibarıyla bu sapık düşünce ve çarpık yorumlar, büyük ölçüde Yunan felsefesi, Hint düşüncesi, Hermetizm inancı, Sabiin akidesi.. gibi eski mirasın güçlü cereyanlarından kaynaklanmıştı. Bilerek veya bilmeyerek pek çoğumuz itibarıyla biz Müslümanlar, hem kalbi, hem de ruhi hayatımız itibarıyla bu çarpık ve dahil düşüncelerin tesirinde kalarak itikadımız açısından bugüne kadar bir hayli inhiraf yaşadık...
Devam Edecek