Sızıntı Arşivi

Ekim 2002 · s. 418 · 5 dakikalık okuma

Eskimeyen Milli Ruh

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI


Biz, düşüncelerin hayata dönüştüğü, hayatın, bütün zamanları aşkın bir hızla akıp gittiği, rüyalara sığmayan bir aydınlık geçmişten geliyoruz. Bugüne kadar pek çok defa aşılmaz gibi görülen badireleri -Hakk'ın inayetiyle- aştık; geçilmez kabul edilen engebeleri geçtik ve gelip bugünlere ulaştık. Ne önümüzü kesen tersliklere takıldık ne de yol boyu karşımıza çıkan ifritten handikaplara pes ettik. Yürüdük yolumuza her şeye rağmen.. azmimizi biledi karşılaştığımız engeller.. iradelerimize fer kaynağı oldu hasımların kini, nefreti.. imanın yenilmez gücü ve imanlı ruhların sımsıcak sineleri eritti yollardaki karı-buzu.. ve şimdi semalara açık yamaçlarda, başları döndüren mini mini baharlar tülleniyor.. hala, karın-kışın hükmettiği yerleri de mümin ruhların sıcaklığı yumuşatıyor ve hazanla inleyen yerlerdeki mağmumları ümit neşideleriyle dayanmaya çağırıyor.
Aslında biz, hayatı hep böyle duyduk ve hadiseleri de hep böyle yorumladık. Ne dün ne de bugün, karı-buzu, tipiyi-boranı başkalarının yorumlayıp paniklediği gibi ekşi çehreleriyle hiç mi hiç duyup hissetmedik. Öyle ki en karanlık dönemlerde dahi "Hak şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayreyler / Arif onu seyreyler / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler." (İbrahim Hakkı) deyip yürüdük Hakk'a kendimizce..

Gönüllerimiz acz u fakr düşüncesine kilitli, dillerimizde şevk u şükür türküleri ve ellerimizde ihtiyaç tezkeresi dayandık Kudreti Sonsuz'un kapısına. Allah'ın izniyle, ne yıkılma, ne devrilme; köpürüp cehennem gelse üzerimize, kurtulma telaşı değil, kurtarma azmiyle karar verdik kendimizi o magmaların içine salmaya.

Biz hep böyle düşündük ama, içimizde bir hayli devrilenler de oldu. Bunları görüp duydukça her zaman içimiz kanadı. Dimdik duramamışlardı tipi-boran karşısında.. önce kalblerinin ritmi bozulmuş, sonra başları dönmüş, bakışları bulanmıştı.. ve yer değiştirmişlerdi bir kısım yalancı vaatlere kapılarak. Bunlar, tarihi bir yanılgıyla geçmişten tevarüs ettikleri değerleri şuraya-buraya saçıp başkalarının el ve eteklerindeki çakıl taşlarına talip olmuşlardı. Evlerini, köylerini, şehirlerini, neden kaynaklandığı belli olmayan maceralara kurban ediyor ve her biri birer cennet köşesi hanelerinin ruh ve manasını söküp dışarıya fırlatıyor ve o mübarek yuvaları kaba, hoyrat birer madde meşheri haline getiriyorlardı; getiriyor ve altından, gümüşten, billurdan, mercandan, yakuttan, zümrütten değerlerimizin yerlerini bakır kırıntılarıyla doldurma fantezileri yaşıyor ve sırmadan, atlastan, ipekten, bürümcükten, kadifeden, canfesten örülmüş bedii zevklerimizin akisleri sayılan o muhteşem güzellik unsurlarının yerlerini de şunun-bunun çuluyla, partalıyla kirletiyorlardı. Her yanıyla bir hülya iklimi, bize ait o büyülü saraylar zincirini, dünya ve ukbanın birleşik noktası sayılan ve her yanıyla tam bir uyum içinde bulunan o ruh ve mana renkli kendi atlasımızı, resim denemesi yapan çocukların kirlettikleri tuvale benzetiyorlardı..!

Şimdilerde o şanlı geçmişimiz ve onun hakiki ruhu, manası sayılan dini, milli değerlerimiz; tıpkı bir canlı misillu hafakanlarla çarpan kalbi ve ağlaya ağlaya kan çanağına dönmüş gözleriyle bize yönelip rikkatle yüzümüze bakıyor ve en içten iniltilerle "Hala beni hatırlamayacak mısınız?" dercesine -bütün bütün yitirmemişsek- insaflarımıza sesleniyor gibi bir hali var. O yönelip bize sesleniyor veya biz öyle farz ediyoruz, çok önemli değil; önemli olan bunca hasret ve bunca hicrandan sonra hala ona "daüssılalar" yaşatmamızdır.

Aslında, ne hasımların ardı-arkası kesilmeyen ihanetleri, ne de dostların vefasızlığı, onun, benliğimizde meknuz şuuraltı ihtişamına hiç mi hiç dokunamadı ve onun renklerini asla solduramadı. Aksine o hep kadirşinas gönüllerle hasbıhal etti ve mana köklerine bağlı vicdanlara kendi sesinden ne besteler ne besteler sundu! Kim ne derse desin o hala, değişik çağrışımlara açık hülyalarımıza, harfsiz-kelimesiz, fakat çok engin, çok muhtevalı, en renkli beyanlardan daha beliğ hutbeler irad etmekte ve bir gün mutlaka geriye döneceği bişaretiyle yüreklerimizi hoplatmaktadır.

Bize göre, geçmişten tevarüs ettiğimiz milli ve dini değerler, milletimizin canı-kanı mesabesinde ve olmazsa olmaz hususlardandır. Biz onları yaşarken adeta, mazinin kalb atışlarını, halin hesap, plan ve aktivitelerini, geleceğin de ümitlerini, hülyalarını duyar ve kendimizi cedlerimizin "hay-hu"ları arasında sanırız; sanırız da bu büyülü rüyadan bir daha da uyanmak istemeyiz. Kim bilir şimdiye kadar kaç kere geçmişin sessizlikten örülmüş melodileriyle değişik hafakanlarımızdan sıyrılmış ve yürüdüğümüz o upuzun ve çetrefilli yollarda, onun refakat ve vesayetinde serinlemişizdir.! Kaç kere hülyalarımızın menfezleriyle onu temaşa etmiş ve atalarımızın azm u ikdamıyla şahlanıp kendimiz olmaya doğru yürümüş ve hemen her zaman sağlam düşünen, yaşadığı dönemi iyi okuyan, okuduklarını da doğru yorumlayan o üstün karakterlerin vesayetine koşmuşuzdur..!

Gerçi onlar da bizim gibi insandı; onların da bir kısım zaafları vardı. Yer yer nefsaniliğe yenik düşüyor, zaman zaman ruhi ahenkleri bozuluyor ve bazen ciddi denecek ölçüde aralarında hır-gür yaşıyor ve birbirlerine düşüp kavga ettikleri de oluyordu; hatta bazen tamamen istikamete kilitlenmişlerin yanında bir kısım aldatanlar, dimdik duranların yanında eğri-büğrü oturanlar; hiçbir zaman haktan, adaletten şaşmayanların yanında benciller, kıskançlar, zalimler de bulunabiliyordu. Ne var ki, bu olumsuzlukların hiçbiri yaygın ve mütemadi değildi.

Aslında, peygamberler müstesna, insanoğlu hiçbir dönemde melekler gibi sürekli müstakim kalamamış, nefis ve hevası karşısında kıvamını koruyarak her zaman dimdik duramamış ve irtifa kaybetmeden hep yüksek uçuşlarını devam ettirememiştir. Onun, Hak'la münasebetlerini ruhanilerle atbaşı götürdüğü aynı anda, ervah-ı habise ile en pes şeyleri paylaştığı, nefsani arzuların önünde hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulduğu ve cismaniyetin çekim alanına girerek gidip baş aşağı bir yere kakıldığı hiç de az değildir. Aslında, bunun garipsenecek bir yanı da yoktur. Onca gayret ve temkine rağmen, bugün dahi çok yakınımızda bulunan bazı kimselerin inhiraflarından, her zaman içimizi kanatan değişik münasebetsizliklerinden, Hakk'ın çiğnenmesi karşısında vurdumduymazlıklarından, yaramaz düşünce, yaramaz söz ve yaramaz tavırlarından şikayet etmiyor muyuz.! Hem de bunca aydınlanma, bunca eğitim gayreti ve bunca caydırıcı müeyyidelere rağmen...

Bu itibarla da geçmişi bugünle ve cedlerimizi de bizimle mukayese etmek doğru olmasa gerek. Geçmiş çok farklı ve atalarımız da örnek birer karakter insanı idiler. Onlar, yürekten inandıkları Allah'a gönül vermiş birer ruh insanı, bütün süfliliklerden ve bayağılıklardan arınmış birer nezahet abidesi; maddiyatları maneviyat destekli, düşünceleri ukba eksenli öyle pırıl pırıl simalardı ki, yaşadıkları dönem bir altın çağdı dense mübalağa edilmiş sayılmaz. İşte bu mülahazalara bağlı biz ne zaman o büyülü dönemi ansak, hayallerimizde bütün ülke birdenbire mabetleşir ve sokaklardaki insanlar adeta ruhanileşir; derken dört bir yana ışıklar yağmaya başlar.

Şimdilerde, hülyalarımıza küçük mumlar gibi mini ışıklar salan bu rüyanın bir gün mutlaka gerçekleşip bir aydınlık tufanına dönüşerek bütün dünyaları ışığa gark edeceğine inancımız tamdır

***