Sızıntı Arşivi

Aralık 1997 · s. 488 · 6 dakikalık okuma

Enflasyon Ve Çarpık İktisadî Yapı

Güngör Turan · İnceleme

Bugün her yönüyle bir zihniyet kirlenmesine sahne olan toplumumuz, müzminleşmiş birtakım problemler karşısında gerekli çözümlere bile ulaşamama acizliği ile, gündelik hayatın yeknesaklığı içinde bocalıyor. Toplumumuz, meselelerine çözüm üretmek bir yana, onları büyütüyor; “trafik canavarı, “enflasyon canavarı” gibi isimlerle canavarlaştırıyor ve çözülemeyecek boyutlara ulaştırıyor. Bu yazıda, yaşadığımız zihniyet kirliliğinin ekonomik yönünü yansıtan enflasyon, ekonomik yozlaşmanın bir tezahürü olarak ele alınarak, özellikle problemin iktisat kültürü şeklinde de ifade edebileceğimiz zihniyet boyutu üzerinde durulacaktır.

Enflasyon kavramı, Latincede “şişme” anlamına gelen “inflatio” sözcüğünden alınmıştır. Tedavüldeki para miktarının, üretim miktarına ve mal arzına oranla, ölçüsüz bir artış göstermesine “enflasyon”, ya da halk dilindeki ifadesiyle “hayat pahalılığı” denir. Yani satın alma gücünde ekonomik dengeyi bozabilecek bir şişkinlik, aşırı bir talep belirdiği hallerde enflasyonla karşılaşılmaktadır.

Enflasyonun en açık belirtisi, paranın değerinin düşmesi ve fiyatların sürekli bir yükselme eğilimi göstermesidir. Bütün fiyatlar enflasyondan aynı ölçüde ve aynı zamanda etkilenmez. Enflasyonist ortamlarda eşyanın toptan ve perakende fiyatlarının yeni şartlara uyumu genel olarak gecikmektedir. Toptancı tüccar, piyasayı daha yakından takip edebilmektedir. Elindeki stoku yenilemek gereğini duyduğu zaman, ödeyeceği fiyatı hesaplamak ve fiyatı ona göre düzenlemek fırsatına sahiptir. Perakendeci ise, fiyatı dükkânda mevcut eşyanın maliyetine göre ayarlamak alışkanlığındadır. Ancak paranın satın alma gücündeki düşmeler, basında yankı uyandırır, kamuoyunun ilgisini toplar ve pahalılığın hızlı bir tempo izleyeceğine dair bir kanaat meydana getirirse, bu psikolojik faktörlerin etkisiyle, perakendeci de tahminlere ve hâdiselere göre fiyatları vakit geçirmeden ayarlama yolunu tutar.

Piyasaya bol miktarda kâğıt para sürmek, ilk bakışta parayı basan devlet adına önemli bir gelir kaynağı gibi görülürse de, bunda ifrata kaçış ekonomik ve sosyal hayatta derin reaksiyonlar uyandırmaktadır. Bu durum, tüketim eğiliminin artmasına sebep olmakta, bunu da mal talebinin genişlemesi izlemektedir. Talep artınca fiyatlar yükselmekte ve buna bağlı olarak tüccar mal arzını genişletmeyi ve elinde stok bulundurmayı menfaatlerine uygun görmektedir. İş adamları uzun vadeli yatırımlar yerine, artan talebi karşılamak amacıyla, rant geliri elde etmeye yönelebilirler. Ticari muamelelerin getirdiği dolgun kazanç, uzun vadeli sanayi yatırımlarının muhtemel gelirine tercih edilmektedir. Firmalar için enflasyon; günlük kaygıların yoğun bir biçimde şirketleri baskı altına alması ve stratejik planlamanın, yani uzun vadeli hayati hedeflerin yok edilmesi demektir. Bu baskı altında günübirlik hesaplar ön plana çıkmakta, hayati hedefler ihmal edilmektedir. Firmaların içinde bulunduğu ağır şartlar, gün geçtikçe ahlaki değerlerin de yitirilmesine sebebiyet vermektedir. İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından 1996’da yapılan bir araştırmada, Türkiye’nin en büyük 500 firmasının, kârlarının %52’si gibi önemli bir kısmını repo faizi, hazine bonosu ve tahvil işlemlerinden elde ettiklerini, bu firmaların üretim dışı yollardan kısa vadeli kâr arayışlarına girdiklerini ve bunu gerçekleştirdiklerini çarpıcı bir biçimde yansıtmaktadır. Esas maksadı, üretim ve istihdam yoluyla ülke ekonomisine reel olarak katkıda bulunmak olan firmalarımızın, kârlarının yarıdan fazlasını faiz işlemlerinden elde etmeleri ve Türkiye’nin en büyük 500 firmasını oluşturmaları düşündürücü değil mi?

Enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde, eşya tüketiminin önem kazandığı da dikkatleri çekmektedir. Halkın bir kesimi zevk ve israf peşinde koşarken, diğer kesimi temel ihtiyaç maddelerinde fedakârlıklarda bulunma mecburiyeti ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Böylece enflasyon, israf ve safahat ile mahrumiyet ve sefaletin dirsek dirseğe yaşadığı bir olay olarak tezahür eder. Bütün sosyal ve ekonomik kurumlar, insanlar arası ilişkiler çöküntüye uğramakta veya yozlaşmaktadır. Bu sürecin sonunda gelecek sosyal çöküntünün ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini tahmin etme imkânı yoktur. Paranın alım gücü sürekli düşmekte, sürekli artan tüketim arzusu kendisini hissettirmekte ve tasarrufun gereksizliği insanların zihnine kazınmaktadır. Bu menfi zihni tutum yüzünden ekonominin temel dengeleri bozulmaktadır. Ekonomik sıkıntıların ortaya çıkardığı problemler, televizyon programlarıyla karşımıza çıkmakta, hatta reytingi en yüksek olan görüntüler olarak toplumun acı ve gerçek durumunu aksettirmektedirler.

Enflasyon kelimenin tam anlamıyla bir kitle hareketidir. Toplumlar üzerindeki etkisi sadece enflasyonun oluştuğu dönemi kapsamaz, süreklidir. Bu sebeple enflasyonu sadece ekonomik bakımdan değerlendirmek yanlıştır. Türk toplumu uzun süredir enflasyon olayı ile iç içe yaşamaktadır. Enflasyon süreklilik arzeden bir kitle hareketi haline gelmiş ve toplumsal kültürümüzün bir parçası olmuştur. Fiyatların her geçen gün muhakkak daha da artacağını bilen ve buna inanan halk kitlesi, eline geçirdiği parayı ve/veya aylığını hemen döviz büfelerine koşup dolara, marka dönüştürmekte ve böylece çareyi aile ekonomisini yabancı paraya endekslemekte bulmaktadır. Döviz büfeleri ve bunların önlerinde oluşan kalabalıklar, kendi paramıza olan itimatsızlığın ve bunun kitleler üzerindeki menfi etkisinin en açık örneği olarak son yıllarda gündelik hayatımızda yerini almıştır. Hele hele, ekonomiden sorumlu devlet bakanımızın kendisi ile görüşme yapmak isteyen basın mensuplarından (Güneydoğu’ya yardım adı altında) istediği parayı dolar olarak ifade etmesi, yabancı paraya olan bağımlılığımızın, özellikle bu konularda hassas ve şuurlu davranmasını beklediğimiz insanlar arasında bile, ne kadar bariz olduğunu göstermiyor mu?

Enflasyona sadece ekonomik olarak bakıldığında, “her zaman ve her yerde sadece paraya dayalı bir olgu-dur” deme imkânı vardır. Ancak enflasyonu bu açıdan değerlendirmek ve yorumlamak teşhis ve tedavinin yanlış ve yarım olmasına sebep olacaktır. Çünkü bu şekilde buz dağının sadece görünen kısmı eritilecektir. Her ne kadar, ekonomik tedbirlerle mesele halledilmeye çalışılsa da, kültürel yaşamdaki bozukluklar bu tedbirlerin hayattaki tesirlerini yok etmektedir. Kaynakların aynı hızla artmayışı ve çabuk zengin olma anlayışının toplumun bütün tabakalarına yansıması gayr-i kanuni yolların daha çok kullanılır ve rağbet edilir hale gelmesine yol açmaktadır. Bütün toplum, değer yargılarını sorgulamakta, kendisini sürekli bir güvensizlik ortamına sürüklenmiş hissetmektedir. Kültürsüzleşme ise, ahlaki değerlerin yok olmasını beraberinde getirmektedir. Fiyatını yükseltmek gayesiyle denizlere dökülen domatesler, tarlalarda bırakılan mahsuller, yakılan tarım ürünleri, yaşadığımız zihniyet çarpıklığının ekonomik yönünü yansıtan uygulamalar olarak, maalesef ekonomik hayatımız içinde yer almışlardır.

Herkesin rant geliri elde etmeyi beklediği bir ortam, kültürel anlamda çökmeye mahkumdur. Bir anlamda, enflasyonun sadece ekonomik anlamda dahi yok edilme şansı da ortadan kalkmaktadır. Bundan dolayı, enflasyonu ortadan kaldıracak tedbirleri alırken, çözümlerin sağlıklı ve kalıcı olması için ekonomik hayatla kültürel hayatımızın paralellik arzettiğini göz önünde bulundurmamız, enflasyon olayını çözecek temel dinamiklerin harekete geçmesini sağlayacaktır. Bugün enflasyon problemi yaşamayan ülkelerde bile, bu konuda gelecekte karşılaşılması muhtemel meseleler için, çeşitli çözüm arayışlarına gidilmektedir. ABD’de 1986 yılında yapılan çalışmalarda, nükleer bir savaş sonrası vergilerin nasıl toplanabileceği konusunda hesaplamalar yapılmış, çeşitli yayınlar hazırlanmıştır. Yine ABD, dünyaca ünlü mafya babası Alcapon’u vergi kaçırmak suçundan hapse atmayı başarabilmiştir. Ekonomik anlamda, ülkemizde enflasyonun temel sebeplerinden birinin, yeterli vergi toplanamamasından dolayı oluşan bütçe açıkları olduğu düşünüldüğünde, gelişmiş ülkelerin bu konuda e kadar hassas oldukları ve ilginç çözümler ürettikleri ilgiye şayandır.

Sonuç olarak, kalkınma ideali ve yüksek moral, çalışma ve üretme şevki, ahlaki değerlerin ve sosyal sorumluluk anlayışının duygu ve düşüncelerimize hâkim olması, israfın yok edilmesi, tüketim eğiliminin mümkün mertebe en alt seviyelere çekilmesi, iktisat bilinci ve kültürünün geliştirilmesi, toplum olarak iktisatlı yaşamaya mecbur olduğumuz şu günlerde ekonomik ve sosyal problemlerimizi halledebilecek prensipler olarak benimsenmeli ve hayata geçirilmelidir. Unutulmamalıdır ki, ister üretim teknolojisi ister kuruluş olarak dış kalıp ve göstergeler ne kadar önemli sayılırsa sayılsınlar, onları yürütecek veya uygulayacak olan canlı, aktif unsurla, (yani insan faktörü ve zihniyeti ile) birleştirilmedikçe, fazla bir anlam ifade etmezler.

Dipnot: Ekonomik yozlaşmanın insanlar arası ilişkileri, piyasa ahlâkını ve bu ahlâkın temeli sayılan ihtikâr, (borç verme davranışı yani “karz-ı hasen”) müessesesinin bozulması şeklindeki etkilerini ve bunların ortadan kaldırılabilmesi için neler yapılması gerektiğine ilişkin örnekleri daha önce yayınlamış olduğumuz “Geçmişten Günümüze piyasa Ahlâkı” isimli makaleden okuyabilirsiniz. Bakınız: Sızıntı Dergisi, sayı: 208, sayfa: 171.