Ekim 1998 · s. 420 · 4 dakikalık okuma
Emniyeti Sağlayan Nöbetçiler

ZİYA AYDIN
Hayvanların önemli özelliklerinden birisi de tek tek veya cemiyet halinde yaşarken, kendilerini korumak üzere mükemmel strateji ve korunma taktiklerine sahip oluşlarıdır. İnsanoğlunun akıl yürütme ve uzun zaman içinde tecrübe ile çalışarak elde ettiği savunma taktiklerini hayvanların kendi kendine(!) geliştirmesi ve bu özellikleri nesiller boyunca birbirlerine aktarması gibi bir problem “Evrim Teorisi” açısından çok büyük bir mesele olarak görülmektedir. Tesadüfen hayvanın hayatına en uygun ve ideal savunma sisteminin deneme ve yanılma yoluyla gelişmesi gibi bir mantıksızlığı kabul edemeyen birçok davranış bilimcisi zoolog, hadiseye evrim açısından bakıldığı takdirde meselenin çözülemez bir problem olduğunun farkına varmışlardır. Bazı hayvanların savunma sistemlerine ait mühim özelliklerinden birisi de gözcüler ve bekçiler kullanmalarıdır.
Yabani hayvanların pek çoğu, özellikle gruplar halinde yolculuk ederken, besin ararken ve dinlenirken içlerinden bir veya birkaçını emniyet görevlisi olarak tayin ederler. Bunlardan bizonlar, vahşi sığırlar, dağ keçileri, iri ve yassı boynuzlu mus geyikleri, tavşanlar, filler, çatal boynuzlu antiloplar, birçok kuş türleri, çayır köpekleri, kunduzlar, Afrika maymunları, kısa çizgili sincaplar, marmotlar, hatta arı ve karınca toplulukları hep emniyet görevlisi, yani nöbetçi kullanmakla tanınırlar.
Nöbetçi hayvanlar veya diğer bir adıyla gözcüler, tehlike anında kendilerine has dil ve sesleriyle anında alarm vererek sürüyü uyarırlar ve durumdan haberdar ederler. Kır marmotları Avrupa’nın yüksek dağlık kesimlerinde toplu halde, toprak altındaki yuvalarında yaşarlar. “Dağ sıçanı” olarak da anılan bu arkadaş canlısı hayvanlar, gece toprak altındaki yuvalarında dinlenir, gündüz de toplu halde kırlara çıkarlar. Ayı, porsuk ve kartal bunların baş düşmanıdır.
Marmotlar yuvalarını terketmeden önce gözcü marmot, deliğinden usulca çıkarak, etrafı keskin gözleriyle kolaçan eder. “Tehlike yok!” anlamında bir hırıltı çıkardığında, diğerleri arka arkaya delikten çıkmaya başlar. Sürü, besin kaynakları olan bitkileri aramakla meşgulken, aralarından biri, hâkim bir tepeye çıkarak, etrafı gözetler. Gözcünün şifreli uyarıcı sesi çıkmadığı müddetçe sürü beslenmeyi sürdürür. Fakat bir tehlike belirdiği an, keskin ıslığını öttürür. Marmotun tehlike sireni yaklaşık 1,5 km uzaklıktan rahatça duyulur. Alarmı duyan marmotların herbiri derhal en yakın deliğe dalarak, ortadan kaybolurlar. Gözcü marmotun keskin ıslığı gırtlağından çıkar. Bunu yaparken ne ağzını açar ne de dudağını kıpırdatır.
Gözcü hayvanlar tehlike anında değişik bir alarm sesi kullanırlar demiştik. Afrika maymunu da değişik sinyaller kullanır. Heyecanlı havlama türü bir ses ile “dikkat tehlike var!” der. Bu sinyali alan bütün sürü, maymun çevikliğiyle ağaçlara sığınır. Ayrıca kısa aralıklı ve şiddetli bir “rraauupp!” sesi, “tehlike havadan!”ikazıdır. Eğer tiz bir cırlama sesi çıkarırsa, yılan tehlikesi var demektir. Gözcü geyik, burnundan öfkeli bir at gibi horultulu sesler çıkarır. Karga yüksek sesle bağırır. Çizgili sincap, tiz bir ses çıkarır. Çayır köpeklerinin gözcüsü, sürüsünü ikaz etmek için çığlık atarak, ayaklarını yere vurur; bir nevi debelenir.
İşçi
arıları, koyanlarında düşman böceklere karşı nöbet tutar, kovanı ve bal
peteklerini korurlar. Karınca kolonilerinde de, yuvaları koruyan ve çevreyi
gözetleyen emniyet görevlileri vardır. Tehlike alarmı, çene bezlerinden
salgılanan kimyevi bir maddedir. Bu kokuyu alan karıncalar, bir tehlikenin
varlığını fark ederek, kaçışırlar. Kunduzlar, ağaçları kemirirken ve bilhassa
gürültülü bir iş olan ağaç devirme esnasında devriye çıkarırlar. Çalışma
sahasının etrafında devriye gezen bu gözcüler, tehlike anında süratle suya
dalar ve kuyruklarını sürekli suya çarpmak suretiyle arkadaşlarını uyarırlar.
Afrika bufalıları her zaman devriye çıkarırlar. Kudu adındaki büyük bir antilop türü, etraftaki tepelere devriyeler gönderir. Böylece geniş bir bölgeyi gözetim altına almış olur. Bir goril ailesi, bir veya iki üyesini tehlike anında kendilerini haberdar etmek üzere vazifelendirir. Nöbetçiler, ölüm pahasına görevlerini yapmaya çalışırlar. Afrika’da sığırcık gibi belli bazı kuşlar, zamanlarının çoğunu gergedanların sırtlarında geçirirler. Gergedanın üzerine yapışan haşereleri yeder. Gergedanlar kuşlara sadece üzerlerindeki haşereleri yedikleri için değil, aynı zamanda etraftan yaklaşan tehlikelere karşı da kendilerini ikaz ettikleri için müsaade ederler.
Yabani hindiler her tarafa nöbetçi dikerler. Nöbetçiler gözetleme ve dinleme görevini yerine getirirken, geriye kalanlar ise gözcülerinden emin bir şekilde önlerindeki besinlerle ilgilenirler. İki baba hindi beraber gezinirken dahi gözetleme işini terk etmezler. Biri kumlukta tüylerini kabartarak temizlenecek, banyo yapacaksa, diğeri dimdik nöbet bekler. Bir müddet sonra ise nöbet sırasını arkadaşından devralır.
Boynuzlu ve beyaz kuyruklu iki geyik nöbetleşe otlarlar. Birisi rahat rahat karnını doyururken, diğeri başını diker ve bir denizi andıran çayırı dikkatle süzer. Aynı şekilde sırayı şaşırmadan ve birbirinin hakkına tecavüz etmeden, doyuncaya veya rahatsız edinceye kadar nöbetleşe otlarlar.
Dinlenirken de birbirlerinin tam zıt yönüne oturarak, sırt sırta verirler. Bu şekilde sahayı tamamen gözetim ve denetim altına alarak, tehlikelerden korunurlar. Dört-beş geyik bir çalılıkta şifa niyetiyle böğürtlen yerken nöbetçi bırakmazlar. Bu esnada gözetleme işini hep beraber yaparlar. Nasıl mı? Herbiri değişik yöne doğru bakarak, hem böğürtlenlerini yer hem de çevreyi gözetlerler.
Yukarıda verdiğimiz örneklerin çoğu memelilere ve bir kısmı da kuşlara ait olmakla beraber, tam bir genelleme yapamamaktayız. Sosyal böcekler olarak bilinen arı, karınca ve termitler omurgasız canlılar olmalarına ve “Evrim Teorisi” ne göre geri kalmış olmaları gerekmesine rağmen, balıklar, amfibiler ve sürüngenlerden çok daha kompleks savunma sistemlerine sahiptirler. Ancak bu demek değildir ki, balık, amfibi ve sürüngenler geri hayvanlardır ve bunlara haksızlık yapılmıştır?. Böyle bir düşünce tabiata çarpık bakışın neticesidir. Hâlbuki her hayvana ihtiyacına göre en ideal davranış biçimi sevk-i İlahi olarak verilmiştir dersek, bizim ilmi araştırmalarımızın değeri düşmeyeceği gibi, ateizme giden tesadüf ve kendi kendine oluş gibi mantıksızlıklara da düşmeyiz.
Kaynak:
— Leben und Überleben, D. Attenborough, Verlag Das Beste, Stuttgart 1995.