Sızıntı Arşivi

Ağustos 1998 · s. 304 · 10 dakikalık okuma

Elit Dil Kullanımı Ve Irkçılık-2 (Eğitimde Medya)

Yusuf Alan · Sosyoloji

Geçen sayıdaki bölümde siyaset, iş dünyası ve akademik çevrelerdeki etnik ayırımcılığa ait elit dil kullanımından ve bu konudaki Batı dünyasının bazı tatbikatlarından örnekler vermiştik. Aynı konuya eğitim ve medya açısından baktığımızda neler görmekteyiz?

EĞİTİMDE IRKÇILIK

Günümüz toplumlarını şekillendiren unsurların başında medya ve eğitim gelmektedir. Uzun vadede eğitimin medyadan daha tesirli olduğu söylenebilir, zira fertlerin hayatlarında ilk defa edindikleri bilgiler, sosyokültürel norm ve değerler, daha otoriter bir şekilde, eğitim tarafından verilir. Çoğu ülkede çocuklar ve gençler, 10 ile 20 sene boyunca, daha çok ülkenin resmi ideolojisinin aşılandığı bir öğrenim ve eğitim hayatı geçirirler. Eğer alternatif bir eğitim sistemi mevcut değilse, o ülkenin geleceğine resmi eğitimin yetiştirdiği insanlar yön verirler.

Akademik çevrelerin oluşturduğu anlayışlar, orta öğretimde popülarize edilir. Bu yüzden etnik ayırımcılık konusunda hükümler veren akademik elitlerin tesiri, sadece üniversitelerde değil, orta öğretimde de hissedilir.

Avrupa’daki farklı etnik grupların mevcudiyeti eğitimde birtakım “huzursuzluklar” doğurmuşa benzemektedir. İngiltere, Fransa, Almanya ve Hollanda’daki okullarda, Batı Hindistanlı, Güney Asyalı, Kuzey Afrikalı ve Türk öğrencilerin sayısının artması; siyasi kararlar alanlarda, ebeveyn, öğretmen ve idarecilerde, açıkça ırkçı reaksiyonlar olmasa da en azından şaşkınlık doğurmuştur.

Batı dünyası, insan hakları havariliğini kimseye kaptırmamaya çalışadursun, yapılan araştırmalarda, hâlâ çocuk kitaplarında şu ırkçı unsurlar tespit edilmektedir:

1. Kültür, medeniyet ve ırk gibi kavramlar muğlak bırakılmaktadır.

2. Diğer insanlar/kültürler, Batı’nın peşinden ağır ağır gelmektedir.

3. Diğer insanların tarihi, Batılılar onlarla irtibat kurduğu andan itibaren başlamaktadır.

4. Batılı/Avrupalı kurumlar, gelişmenin en yüksek normu olarak sunulmaktadır.

5. Sömürgeciliğin onlara birçok güzel şey getirdiği vurgulanarak Avrupalı faaliyetler meşrulaştırılmaktadır.

6. Onlar hâlâ Taş Devri’nde yaşamaktadır.(Preiswerk, 1980)

Çocuk kitaplarında temsil edilen azınlıklar ve diğer kavimler, daha çok kadim ve basmakalıp imajlarla sunulmaktadır. Mesela Hollandalılar tahta ayakkabılar giymiş şekilde, Çinliler saçları uzun ve örülmüş şekilde, Afrikalılar çalılardan yapılmış kulübelerde, Eskimolar ise iglolarda yaşar şekilde tasvir edilmektedir. “Bizler” ve “Onlar” arasındaki kültürel ve sosyal farklar vurgulanır ve karşılaştırmalar, Batılıların normlarına göre yapılır. Beyaz daha temiz, güzel, saf, ilahi ve dürüst gibi müspet sıfatlarla; siyah ise bunların tersi olan menfi sıfatlarla irtibatlandırılır.

Tarih ve coğrafya kitaplarında da benzer basma kalıp temsiller ve Avrupalı bir bakış açısı göze çarpar. Yeni dünyaları keşfedenler Batılılardır. Avrupa dışındaki toplumların daha önceki terakki ve medeniyetlerinden hiç bahsedilmez. Batılıların irtikap ettikleri zulümler, köleleştirme ve sömürü göz ardı edilir. Bu ülkelerden elde ettikleri kâr ve çıkarlarla şu anki refah seviyesine ulaştıkları gerçeği, açıkça ortaya konulmaz.

Orta öğretimde kullanılan ders kitaplarının çoğunda etnosentrizm, yani kendi ırkının üstünlüğüne inanma kavramının baskın olduğu görülmektedir. Kitapların üslubuna dikkat edilirse, bu gerçek rahatlıkla fark edilebilir Mesela Preiswerk (1980), birçok yazarın “karanlık ”Afrika kıtasının kavimlerini ve kültürlerini küçümsediğini tespit etmiştir. Zira burada yaşayan insanlardan “yerliler” “ilkel ve geri kabileler” şeklinde bahsedilmektedir. Yine bu insanların kaldıkları yerlerden, ev yerine “kulübe” diye bahsedilmekte ve “yüzlerini boyadıkları” ifade edilmektedir. Halbuki Batılılar asla yüzlerini boyamamakta, kozmetik kullanmaktadırlar! Amerika’nın “keşfi” ise yine etnosentrik kavramları çağrıştırmaktadır. Yani o zamanlar, uzaklarda bir yerde, Batılı normlardan habersiz yaşayan “ilkel” insanlar vardır. Sonra bu insanların yaşadıkları kıtaya fedakârâne bir misyonla bir sefer düzenlenir, oralar keşfedilir ve bu “geri kalmış” zavallıların ellerinden tutularak onlara gerçek medeniyetin yolları gösterilir vs. Talebelerin belki bir asır önceki normları edinerek yetişmeleri gerçekten çok trajiktir. Çok kültürlü bir toplumun böyle bir eğitim felsefesiyle sağlıklı kalması mümkün değildir.

Çok hızlı cereyan eden sosyokültürel hadise, oluşum, değişim ve gerçekleri, bu şekilde yıllarca geriden takip etmekle hiçbir yere ulaşılamaz.

Ders kitaplarında “göç meselesi” de ele alınmaktadır. Ancak bu mevzunun farklı perspektiflerden tahlil edilmesi gerekirken, sadece Batılı tavır ve politikaların meşrulaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Mesela adaptasyon ve asimilasyon, göç vak’asının tabii bir neticesi olarak işlenmektedir. Bu görüşleri edinen talebeler de kendi kültürlerini yaşatmaya çalışan “misafir işçiler”e hiç de sıcak bakmamaktadır.

Azınlıklarla alakalı kendilerine verilen basma kalıp misalleri zihinlerinden atmaları da kolay olmamaktadır, zira alternatif bilgi kaynaklarına ulaşamadıkça (ki bu çok yüksek bir ihtimaldir)o insanlar hakkında besledikleri peşin hükümlerden bir türlü kurtulamamaktadırlar. Mesela bir ders kitabında Çinlilerden şu şekilde bahsedilmektedir:

Birçok illegal (kaçak) Çinli de mevcuttur... Bunlar özellikle lokantacılık yaparlar... Bazıları uyuşturucu ticareti yapar. Bu insanlar, Hollanda toplumu için müşki1ât çıkaran yegâne insanlardır.” (Kalkwiek II,s.89)

Kitapta Çinlilerle alakalı başka malumat pek verilmediği için, öğrencilerin Çinliler hakkında hatırlayacağı şeyler de bunlar olacaktır. Yine aynı kitapta illegal yabancılardan bahseden bir bölüm de şu şekildedir: “Hollanda’da gerekli belgeleri taşımayan binlerce yabancı vardır. Bunlar “illegal” olarak adlandırılır... Hükümet, illegal misafir işçileri Hollanda ‘da, kanuni ikamet almaları için kabul etmiştir. Ancak bu şekilde devam edemez, aksi takdirde ülkemiz illegal misafir işçi/er tarafından gark edilecektir. “(Kalkwiek II, s. 92)

Bilindiği gibi Hollanda su kanallarıyla kaplı bir ülkedir. Hollandalılar tarih boyunca hep su baskınlarına maruz kalmışlardır. Milli efsanelerinde denize karşı verdikleri mücadele önemli bir yer teşkil eder. Bu meyanda kaçak işçilerin sele benzetilmesi çok manidardır. Hükümetin “kabulü”ne rağmen illegal yabancıların durumu, kendini olumlu, başkasını olumsuz imajlarla takdim etmeye başka bir misaldir. Aslında mevcut 700 bin kadar göçmenden mübalağalarla bahsedilirken, hemen hemen aynı sayıda Hollandalının yabancı ülkelere göç ettiği gerçeği “unutulmaktadır”.

Batıdaki azınlık gruplarına benzer şekilde Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde yaşayan insanlar şu şekilde tasvir edilmektedir:

1. Hepsi aynıdır.

2. Onlar bizlerden çok farklıdır.

3. Onlar fakir ve âcizdir, bu yüzden bizlerin yardımına muhtaçtır.

4. Cahil ve budaladırlar, bu yüzden bizlerin ilim ve terbiyesine muhtaçtır

5. İlkel, geri ve gelişmemiştirler, bu yüzden bizim teknolojimize muhtaçtır

6. Pasif ve vurdumduymazdırlar, bizlerin şevk ve gayretini edinmeleri lâzımdır.

7. Siyasi olarak geri kalmışlardır, diktatörlerin yerine “bizim’ demokrasimize ihtiyaçları vardır.

İşte eğitimde ırkçılığın izleri! Böyle bir eğitim çarkından geçen öğrencilerin beyaz Batılı olmaktan gurur duymaması veya “başkaları”nı hor görmemesi mümkün müdür? “Bir köleniz veya köle şoförünüz olmasını ister miydiniz?” şeklinde bir ödev sorusuyla karşılaşan öğrencilerin zihni ve ruhi gelişimleri çok sağlıklı olsa gerek! Çağdaş pedagogların, çağdaş eğitim felsefesiyle yetiştirdikleri çağdaş insanlar..

Böyle bir eğitim felsefesi içerisinde yetişen azınlık talebeleri de belki her gün ders kitaplarında, sınıflarında veya okul bahçelerinde yüz yüze kaldıkları kaba ve şikâr ırkçı tutum ve tavırlar yüzünden kendilerinden beklenen performansı gösterememektedir. Onlardaki bu başarısızlık, sefalet ve işsizlik nispetine tesir etmekte, bu da Batılıların hazırladıkları istatistikleri haklı çıkarmaktadır. Yani her şey, sosyal hiyerarşinin değişmeden devam etmesini sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. Beyaz öğrenciler çok ırklı bir toplumda “çağdaş’hoşgörülü”, hatta “ilerici” olmayı öğrenebilirse öğrenmektedirler. Bu öğrencilere, açıkça yapılan ırkçılık budalaca gelebilir, ancak yine bu öğrencilerin beyaz hâkimiyetinden oluşan bir sisteme meydan okumasını öğrendikleri de iddia edilemez.

Azınlık talebeleri resmi eğitimin haricinde, evlerinde veya arkadaş çevrelerinde, alternatif malumat edinebildikleri hâlde, beyaz öğrencilerin toplumda daha kritik bir rol oynamasını temin edecek bilgiler edinmelerine mâni olunmaktadır.

Kısacası siyah veya beyaz öğrenciler, çok ırklı bir toplumda rollerini sağlıklı bir şekilde icra edecek şekilde eğitilmemektedirler. Bu sadece orta öğretim de değil, akademik eğitimde de geçerlidir. ABD dışındaki Batılı ülkelerde bulunan üniversitelerin müfredatlarında, etnik şuurdan bahsetmek kolay değildir. Siyahlara ve diğer etnik gruplara dair araştırmalar, ABD’de müesseseleşmiştir, ancak burada da marjinal bir rol oynamaktan öteye geçememektedir. Avrupa’da ise bu tür programların adı bile duyulmamaktadır. Özellikle Avrupa’da, eğitim sisteminin üst kademelerinde vazife yapan profesör, öğretmen ve idarecilerin, azınlık üyelerinden olduğuna çok ender rastlanır. Dolayısıyla bu insanların bilgi birikimi ve tecrübelerinden, çok az öğrenci istifade edebilir, onların görüş açılarından çok az insan haberdar olabilir. Hatta etnik araştırma programlarının müfredatları bile, ırkçılık aleyhtarı perspektifleri yeterince yansıtmaktan uzaktır.

MEDYADA IRKÇILIK

İnsanların çoğu; siyaset adamları, bilim adamları ve şirket yöneticileri hakkında bildiği şeyleri medyadan öğrenir. Aslında elitlerin çoğu da diğer elitler hakkında sahip oldukları malumatı, temel olarak medyadan edinir. Siyasi, ticari, akademik ve sosyal elitler, medya vasıtasıyla nüfuzlarını kullanır, icraatlarını meşrulaştırır ve kamuoyunda bir mutabakat oluşturmaya çalışırlar.

Batılı ülkelerdeki basın-yayın organlarında çalışan gazeteci, araştırmacı ve programcıların ancak çok az bir kısmı azınlık üyesidir. Bunların da hep ikinci planda kaldıkları, yaptıkları programların, hazırladıkları haberlerin, üstlerindeki editörler tarafından “mahzursuz hâle getirildiği ”ve bu gazetecilerin diğer meslektaşlarına göre daha zor terfi ettiği görülmektedir. (Televizyon kanallarında, büyük nispette istihdam edildikleri imajını oluşturmak maksadıyla spiker olarak seçilmeleri ise meselenin başka bir boyutudur.) Etnik ihtilaflar haber konusu olunca bu araştırmacıların tespitlerinden ziyade, beyaz siyaset adamları ve güvenlik görevlilerinin görüşlerine müracaat edilmekte, zira beyaz yetkililerin görüşleri daha objektif, daha güvenilir ve haber değeri açısından daha nitelikli görülmektedir. Kısacası haberler ve programlar daha çok “beyaz perspektif”ten ele alınmaktadır.

Bu medyada sadece ırkî şiddetin, mesela azınlıklara yapılan saldırıların haber yapılma ihtimali vardır. Bunların da çoğu ya inkar edilmekte veya futbol holiganları veya dazlaklar gibi, toplum dışına itilmiş “aşırı” gruplar mesul olarak gösterilmektedir. Ancak elitlerin beyanlarında imâen veya açıkça yer alan ırkçılık, etnik ayırımcılık ve yabancı düşmanlığı, adeta bir tabu olarak görülmekte ve hemen hemen hiç habere mevzu olmamaktadır. Bu elitler tarafından tarif ve tespit edilen etnik bir mutabakata karşı ciddi muhalefette bulunduğunuz an, sansüre uğramanız kaçınılmazdır. Mesela peşin hükümlerle alakalı İngiliz basınında çıkan 100 makaleden sadece bir tanesi, bir azınlık üyesine aittir (Van Dijk, 1993: 253). Diğerleri, ırkçılığı inkar eden, etnik ayrımcılık meselesinin abartılmaması gerektiğini vurgulayan ve ırkçılık aleyhtarı fikirlere saldıran beyazların görüşlerini taşımaktadır. Bu dengesizlik bile ırkçılığın mevcut olduğunu ispatlamaya yeter. Beyaz Batılıların bu gerçeği inkar etmeleri ise, onların ırkçılığın mahiyetini bilmediklerini veya bilmiyormuş gibi yaptıklarını göstermektedir.

Batılı basının kullandığı üslup da mevcut sistemi destekler niteliktedir. Polisin azınlık üyelerinin gösterisine müdahalesi sırasında, ölen bir suçsuz azınlık üyesinin ölüm haberi, “Polisin operasyonu esnasında bir vatandaş öldürüldü” veya “öldü” şeklinde pasif cümle kalıplarıyla verilmektedir.

Medyanın bütün bu peşin hükümlerinden haberdar olan insanların nispeti, maalesef sadece % 10 civarındadır (Van Dijk, 1993: 281). Yani bu insanlar, alternatif bilgi kaynaklarından istifade ederek işin iç yüzünü öğrenmişlerdir. Diğerleri ise, belki de bilmediklerini bile bilmemekledirler. Bir kısım elitler, medya aracılığıyla seslerini duyurmakta, duyulmasını istemedikleri sesleri de kısmaktadırlar. Bu yüzden kamuoyunda değişiklik yapmak isteyen sosyal grupların inisiyatif sahibi olacak şekilde kendilerini geliştirmeleri, mevcut şartları yeniden tarif ve tasvir etmeleri ve bu yaklaşımlarını önemli kurum ve kuruluşlara kabul ettirecek güce ulaşmaları gereklidir. Ancak bundan sonra mevcut mutabakatlarda belli değişiklikler gerçekleşebilir. Son 20-30 yıldır bayanların ve çevrecilerin yaptıkları çalışmalar buna bir misaldir.

NETİCE

Elitler birbirlerine tesir ederek ve birbirlerine destek olarak kamuoyuna yön verirler. Bu meyanda siyaset adamları ve gazetecilerin, bilim adamlarının ve ilmi araştırmaların nasıl tesirinde kaldıkları veya ilmi araştırma yapan insanlara siyasi kararların ve medyanın ne ölçüde tesir ettiği daha ayrıntılı bir şekilde incelenmeye değer. Uzmanların hazırladıkları raporların elitler tarafından, medya aracılığıyla nasıl ve hangi gayeler doğrultusunda işlendiği de başka bir araştırma konusudur. Zira bu ‘ilişkiler” gün ışığına çıktıkça, kamuoyunun tepkileri çok daha şuurlu olacaktır. Elitlerin kendilerine çeki düzen vermeleri için, saf bir kalabalığa hitap etmediklerini farketmeleri gereklidir.

Son olarak şu noktaya dikkat çekmekte fayda vardır: Batıdaki azınlıklarla ilgili problemlerin tek sorumlusu Batılılar değildir. Belki göç sürecinin başlangıcında her iki taraf da iyi niyetli olmuş, ancak daha sonra azınlıklar erdemli bir temsilde bulunamamış (ki bunun da tarihi ve psikososyal sebepleri vardır), kötü imajlar uyandırmış, bu da Batı toplumlarında hâkimiyetlerini devam ettirmek isteyen elitlerin eline koz vermiş, karşılıklı peşin hükümler perçinlenmiş ve bir kısır döngüye girilmiştir. Bu fasid daireden kurtulmanın çaresi, evrensel prensiplere riayet ederek güzel temsillerde bulunmaktır.

Gerçekten de fazilete dayalı faaliyetler, eninde sonunda vicdanlarda yankı bulmakta, uzlaşma ve karşılıklı entegrasyon gerçekleşmektedir. Hollanda’nın Rotterdam şehrindeki bir öğrenci yurdunun müdürü, 1995 senesinde, topluma yaptığı değerli katkılardan dolayı, ‘Yılın Rotterdamlısı” seçilmiştir. Rotterdam tarihinde bu ödül ilk defa bir yabancıya ve bir Türk’e verilmiştir. 1998 mahalli seçimlerinde yine bu şahıs, Hollanda çapında en çok tercihli oyu alarak Rotterdam Merkez Belediyesi’ne encümen azası olarak girmiştir. Demek ki Batıdaki azınlıklar siyaset, ekonomi, eğitim ve medya sahalarında fazilete dayalı bir temsil sergileyebilirlerse, toplumla bütünleşmeleri mümkündür.

Not: Bu makaledeki bilgilerin çoğu, Teun Van Dijk’ın, Elite Discourse and Racism adlı eserinden derlenmiştir..

Kaynaklar

- Ford, G. (1990). European Parliment. Report of the Commitee of Inquiry into Racism and Xenophobia. Brussels: European Parliment.

- Giddens, A. (1989). Sociology. Cambridge, UK: Polity Press.

-Haralambos, M. (1980). Sociology: Themes and Perspectives. Slough, UK: University Tutorial Press.

- Lenski, G., J. Lenski, ve P Nolan (1991). Human Societies: An lntroduction to Macrosociology(6. baskr) New York: McGraw-Hill.

-Preiswerk, R. (Ed.). (1980). The Slant of the Pen: Racism in the children’s Books. Geneva: World Council of Churches.

- Van Dijk, T.A. (1993). Elitee Discourse and Racism. Newbury Park/London/New Delhi: Sage Publications.