Haziran 2001 · s. 234 · 11 dakikalık okuma
Ehadiyet-Vahidiyet
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Ehadiyet-Vahidiyet
Ehadiyet; birlik, teklik manasına gelen "ehad" kelimesinden türetilmiştir. "Bir" demek olan, ferd ve vahid manalarını da ihtiva eden ehad, maadayı nefyetmede emsali kelimelerden daha mübalağalı ve ikincisi olmayan bir rakamdır. Bu itibarla da vahid kelimesinin isbatta kullanılmasına karşılık ehad lafzı hep nefiyde kullanılagelmiştir. Ehad, hiçbir şeyin ona, onun da hiçbir şeye nisbeti söz konusu olmayan bir kelimedir ve Zat-ı Ehad u Samed'in has sıfatıdır. Ehadiyet alemi ise böyle bir sıfatın tecelli ve inkişaf ufkudur. Vahidiyet sıfatta iştiraki nefyetmesine mukabil, ehadiyet tam tenzihe bakması itibarıyla Zat-ı Mutlaka ve Sırfe'ye -esma ve sıfat manaları mekni- nazırdır. Hulasa ehadiyet, bütün kesretlerin kendisinde fena bulup gittiği, bütün lahuti hakaikin onda meknuz bulunduğu, umum varlığı kamilen tutan, ezeliyet ve ebediyeti birden ifade eden bir hakikat-i mukaddesenin unvanıdır.
Bazılarının zannettiği gibi, ehadiyet mülahazası ile esma ve sıfat-ı sübhaniyenin yok farz edilmesi veya -fetealallahu amma yezunnun- bunların mütelaşi olup gitmesi söz konusu değildir. Söz konusu olan, esma-i ilahiye ve sıfat-ı sübhaniyenin müessiriyet, tecelli ve inkişafları mahfuz, bir zat-ı mutlaka-i sırfe mülahazasıdır. Buna, uluhiyet dairesi muvacehesinde, her şeyin kendine bakan yönüyle fani ve madum sayılmasına, rububiyet alemi itibarıyla bütün varlığın O'nun vücuduna bir ayna olmasına, vahidiyet mertebesinde de esma ve sıfat-ı ilahiyenin bir güneş gibi her şeyi gölgede bırakmasına mukabil, ehadiyet ufkunda Zat-ı Mutlaka'dan başka hiçbir şeyin mülahazaya alınmaması da diyebiliriz.
Diğer bir yaklaşımla, vahidiyet tecellisi itibarıyla, esma ve sıfatın ziyası karşısında bütün varlık ve eşyanın, tıpkı güneş karşısında kaybolan semavi cirmler gibi -"
Lahut, rahamut, hatta bir manada ceberut alemleri, ehadiyet tecellilerinin -ala meratibihim- mahall-i taayyünleridir ve bu alem, aynı zamanda, münezzeh, müberra, mukaddes lahut aleminin de "bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misalin" mahall-i tecelli ve inkişaf sahasıdır. "Kenz-i mahfi"nin "
Evet, ehadiyet alemi, vahidiyet dairesi önünde hakaik-i uluhiyet ve esrar-ı sübhaniyenin sırlı bir ifadesi gibidir. O hakaik-i uluhiyete dair söylenebilecek sırları söyler; söyler de okuyabilen herkes onda esrar-ı "Bismillahirrahmanirrahim" ve "Kul hüve'llahu Ehad"'ı okuyabilir. Yani Allah, ilahiyetinde vahid olduğu gibi rububiyetinde de birdir. Keza O, sıfat-ı sübhaniyesinde tek ve yekta bulunduğu gibi esma-i ilahiyesinde de Ferd ü Samed'dir.. evet Allah, zatında vahid, vücudunda vahid, rahmaniyetinde vahid, rahimiyetinde vahid, rezzakiyetinde vahid, hallakiyetinde vahid... bir Vahid ü Ehad'dir.
Daire-i uluhiyet, bütün esma ve sıfat-ı sübhaniyeyi cami -İsm-i Zat'ın umum esma-i hüsnayı bittazammun ve bililtizam iktiza etmesi bunu göstermektedir- alemler üstü bir alemdir ve tecelli sahası itibarıyla da rahamuttan melekuta ve ondan da bittafsil zahir-batın hemen her alemin menba-i feyezanıdır. Ehadiyet, bir alem-i münkeşife ve müteayyine, vahidiyet de ikinci bir alem-i tafsil ve taayyüniyedir. Bu açıdan uluhiyette cami ve şamil celal edalı bir cemal, ehadiyette mütesavi bir tecelli-i celal ve cemal, vahidiyette ise cemal inkişaflı bir celalden söz edilebilir. Bu hususta ehadiyete ait hususiyetleri vahidiyette, vahidiyete ait hususiyetleri de ehadiyette görüp konuyu öyle yorumlayanlar da vardır. Böyle bir yaklaşım "Bismillahirrahmanirrahim"deki zat, sıfat ve ismin ifade ettikleri manaya da uygun düşmektedir.
Esma ve sıfatın zuhur ve hafası, tabir-i diğerle, münhasıran Hazreti Zat'ın nazara alınması ya da esma ve sıfat mülahazasına iktiran içinde düşünülmesi itibarıyla iki ana merhalenin -bu mütalaa da yine zaman mülahazasından tecerrüd edememeye bağlı bize ait bir nakisanın ifadesi- mevcudiyeti söz konusudur:
İlk merhale, esma, sıfat ve daha değişik izafat ve itibarların min vechin mülahazaya alınmadığı ehadiyet mecla ve aynasıdır ve aynı zamanda zahir ve batının da birleşik noktası sayılmaktadır. Bu itibarla da ona umumiyetle "berzahiyyetü'l-kübra" denegelmiştir. "Taayyün-ü evvel" bu merhalenin ayrı bir unvanı, hakikat-ı Ahmediye ise -ehadiyet ve vahidiyetteki farklı mütalaa türünden, "hakikat-ı Ahmediye" ve "hakikat-ı Muhammediye"yi tercihte de benzer bir mülahazadan söz edilebilir- en yaygın ve en çok kullanılan isimdir.
İkinci merhale, esma ve sıfatın zuhur, tecelli ve inkişaf alanıdır ki, bu alem melekut ve mülk şeklindeki tafsilin de nokta-i evvelidir. Vahidiyet ufku da diyeceğimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin, tecelli-i esma ve sıfat karşısında mütelaşi olup gittiği dairedir. "Ayn-ı saniye" bu dairenin en maruf unvanı, "menşe-i masiva" tecelli alanı itibarıyla en meşhur adı, "Hazretü'l-Cem" de hususiyetinin sıfatı olarak anılagelmiştir.
Vahid ve dolayısıyla da vahidiyet, haricen ve zihnen terkip, taaddüt ve bunları gerektiren ya da bunların gerektirdiği cismaniyet, tahayyüz gibi durumlardan, müşareket, mümaselet gibi şaibelerden münezzehiyetini ve sıfatı bulunduğu Hazreti Mevsuf'un bütün vücuhuyla vahidiyetini; kesret-suret, cevher-araz gibi şeylerden müberra olduğunu gösteren bir vasıftır. Bu, bütün güzelliklerin -celali bile olsa- lütufların, ihsanların, mükafatların inkişaf ve zuhurlarının da kaynağıdır. Aynı zamanda bu mukaddes ve müteal merci-i mübarek, -idrak ve ihata edilebilirlik mülahazası açık- pek çok hakiki ve izafi güzelliklerin de menbaı sayılmıştır. İsterseniz siz buna, celalin, mertebe-i kemaldeki zuhurunun, cemal şeklinde tecellisi de diyebilirsiniz.. aslında, bütün cemal ve kemaller, bütün celal ve azametler O'nun cilve-i cemal ve celalinin bir gölgesi, hatta gölgesinin gölgesi mesabesindedir.
Ehadiyette, uluhiyet ve rahmaniyete bakan -bu bir itibara göre böyledir, bu mülahaza-i vahidiyet için düşünen mutemet insanların sayısı da az değildir- bir ihata edilmezlik, bir nakabil-i idrak olma keyfiyeti söz konusudur. Evet insan, her zaman ehadiyetle müfad celali tecelliyi kavrayamayabilir; zira onda, uluhiyet ve rahmaniyet tecelli dalga boyunda bir külliyet, bir umumiyet ve dolayısıyla da göz kamaştıran ve görmeye mani azamet ve izzetin kuşatıcılığı bahis mevzuudur. İşte bu haliyle de o muhittir.. ve dolayısıyla da ihata edilmesi imkansızdır. Bu durumda da vicdanlar bir tenezzül ve daha farklı bir inkişafa ihtiyaç duymaktadırlar. Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerde ortaya koyduğu böyle bir tavr-ı tenezzülün, vicdanların ihtiyacını karşılamak üzere bu kabil bir inkişafa baktığı söylenebilir: Kur'an, çok defa, kainat ve hadiseleri nazara verdiği aynı anda, görülüp hissedilebilen, okunup anlaşılacak olan cüz'iyyat dairesindeki bir şefkat, bir merhamet, bir nizam ve bir ahengi hatırlatarak, ihata edilmezler üzerine kavranılabilirlik merceğini koyup her şeyi doğru okumamızı sağlar ve bizi muhit olanın ihata edilmezliği karşısında hayrette bırakmaz.
Uluhiyette bir celal-i kahir ve bu celalin zirvesinde de bir cemal-i bahir nümayandır. Zira uluhiyet dairesi, bütün evsaf-ı kemaliye ve esma-i sübhaniyenin biricik merciidir. Bu itibarla da onda hem bir azamet ve celal-i daim, hem de bir lütuf ve cemal-i layezalinin mevcudiyetinden söz edilebilir ki, bütün tecelliler, bütün cilveler hep o hususi menbadan nebean etmektedir: Evet taayyün mertebesindeki bir nebean, inkişaf çerçevesindeki bir feyezan, tafsil dairesindeki bir tecelli gibi her şey uluhiyet arşından kaynayıp gelmektedir.
İzzet, azamet ve fevkalade ululuk zuhuru sayılan celali tecelli, "hüviyet-i mutlaka" unvanıyla da yad edilmektedir. Zat-ı Uluhiyet'in hassa-i lazimesi kabul edilen böyle bir azamet ve ululuğu hatırlatma sadedinde, ism-i Zat olan "Allah" kelime-i mübarekesine hep "lafza-i celal" ve Hazreti Zat-ı Uluhiyete de "Zülcelal" denegelmiştir. Farklı bir yaklaşımla, Cenab-ı Hakk'ın herkese ve her şeye, o şeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, aynı zamanda seviye ve ihtiyaçları nisbetinde lütuf, ihsan ve ikramla taltifine cemali tecelli dendiği gibi, O'nun esma ve sıfatlarının aşkın ve ihata edilmez şekilde galibane, kahirane, hakimane zuhurlarına da celali tecelli denmiştir.
Hazreti Zat-ı Mutlak -ki buna "vahdet-i mutlaka-i sırfe" de diyorlar- ehadiyet dairesinin cilveleri sayılan celal öncelikli tecellilerin de kaynağıdır. Bu dairede, bütün esma, sıfat, niseb ve itibarlar, Zat hesabına min vechin tebei olarak mütalaa edilirler. Böyle bir mütalaa ile hak mefhumu o muhit hususiyetiyle bütün mülahaza ufuklarını tutar, derken umum duyabilenlere tevhid-i Hak ayan olur; olur da böyle bir nokta karşısında insan kendini, idrak ve ihsaslarını aşkın kahir bir tecelli hayreti içinde bulur.. ve -Allahu a'lem- işte bu tecelli celal esintili bir tecellidir. Buna karşılık, Hazreti "Rahmanurrahim"in, duyulup, anlaşılıp kavranabilen lütuf, ihsan, inayet ve riayet şeklindeki teveccüh ve iltifatlarına gelince bunlar, cemal televvünlü tecellilerdir. Arz u semanın, şuur, his, idrak ve irade sahibi varlıkları, bu celali tecelliler karşısında hayret, dehşet ve kalaklarını "
Muhakkikine göre celal; Cenab-ı Hakk'ın, kahir, galib ve muhit bir izzet ve azamet sıfatı olması itibarıyla -ehadiyet ve vahidiyet konularındaki farklı mütalaa mahfuz- bir ehadiyet tecellisi gibi görülmektedir. Vahidiyet ise, Zat-ı Uluhiyet'in, esma ve sıfat tecellilerinin bir unvanı olduğu gibi, aynı zamanda bunların bir mahall-i tezahürü mesabesindedir.
Celal, kalblerde mehafet, mehabet, tazim, mezahir ve merayasındaki asarıyla da hayret ve dehşet uyarır. Bununla beraber bu tecelli ve tezahür, netice ve akıbetleri itibarıyla, fevkalade yumuşak, sıcak, inşirah verici ayrı bir derinliği de haizdir. Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette vahidiyete ait asar müşahede edildiği gibi, celal ufkunda da çok defa -biraz da müşahidin durum ve seviyesine göre- cemal meltemleri duyulup yaşanır. Bunu; "Celalin zirvesi cemal, cemalin kemali de min vechin celaldir." şeklinde de ifade edebiliriz.
Aslında biz "cemalullah" dediğimizde, hep sıfat-ı ulya ve esma-i hüsnanın meraya, mecali ve mezahirdeki durumlarını düşünürüz. Zira, Zat, şuun ve sıfat dairesinde bir mütalaada bulunmaya hem gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur. Biz, asara bakar, ef'ali değerlendirir; esmayı mütalaaya alır, sıfat-ı sübhaniye mülahazalarına dalarız. Tabir-i diğerle biz, mavera-i tabiata ait esrar, cemal, ahenk ve manaları, tabiat meşherinde, varlık kitabında, kainat kamusunda mütalaa etmeye çalışır ve satır aralarında ruhlarımıza duyurulmak istenen mesajlarla -tabii onları iyi anlayıp, iyi değerlendirmek şartıyla- iktifa ederiz. Eşya ve hadiseler iyi okunup yerinde yorumlandığı takdirde, kimbilir belki de bazılarımızın çok önem atfettiği bir kısım bilgi nazariyeleriyle uğraşmaya da hiç gerek kalmaz.
Varlığın zahir ve batınındaki bütün güzellikler, kemaller, behcetler, cazibeler, ihtişamlar, ahenkler, Hakk'ın cilve-i cemalinin çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesidir. Biz, hemen her zaman çevremizde; varlığın çehresinde, insanların simalarında, mahiyet-i insaniyenin derinliklerinde, canlı-cansız hemen her şey arasındaki yardımlaşma ve dayanışmada, hatta muanaka ve muaşakalarda; dahası yüksek seciyelerde, üstün karakterlerde, ahlaki tavırlarda, iyilik duygularında, fazilet hissi ve isar mülahazalarında, bütün varlık arasındaki aşk u şevklerde, cazibe ve incizablarda göz kamaştıran bir ahenk ve güzellik, bir mükemmeliyet ve fevkaladelik müşahede eder, adeta kendimizden geçeriz; geçer de bunların kaynaklarına ulaşma gayretiyle şahlanır ve inanç ufkumuzun yol verdiği, kalbi ve ruhi hayatımızın da müsaade ettiği ölçüde hep o kutsi menbaa doğru yürürüz -seyr u süluk-i ruhani bu istikametteki yürüyüşlerden sadece biridir- yürür ve istidatlarımızın el verdiği nisbette, her şeyin gidip rahmaniyet, rahimiyet, rezzakiyet, hallakiyet ve bunların yanında lütuf, ihsan ve kerem.. gibi sıfatlara dayandığını anlar, bu mübarek sıfatların saha-i inkişafı sayılan isimlerde evsaf-ı sübhaniyedeki "kenz-i mahfi"nin aksettiği meraya ve mecaliyi temaşa etme imkanını yakalar ve kendimizi sonsuz, sınırsız, serhaddi olmayan iç içe bir güzellikler meşherinin ortasında buluruz.
Böyle bakanlar için, ehadiyetin tezahürleri vahidiyetin tecellileri şeklini alır. Celal ayn-ı cemal olur. Evet ism-i Rab, mebde'den müntehaya her şeyin var edilip kemale yönlendirilmesinde, çamurdan balçıktan en mükemmel ayine-i camia ve mazhar-ı tam varlıklar inşa etmede hep cemalle tüllendiği gibi, ism-i Kahhar suver ve rüsumu mahvederek; ism-i Cebbar, nazarlarımızda fiziki güçlerin mevhum kuvvetlerini dağıtarak bize sürekli celal ufkunda cemalin bağ ve bahçelerinden demet demet güller ve salkım salkım meyveler sunarlar. Ta taayyün-ü evvelden başlayıp sıfat ve esma yoluyla asara akseden bu güzellikler ve mükemmellikler, erbab-ı basiret için her zaman mütalaa edilebilen bir kitap, temaşasına doyulmayan bir meşher, içine girip gezen insanların görme arzularını gıcıklayan bir saray gibi görülüp değerlendirilmiş ve onlarda yürüyüp saray sahibine ulaşma arzularını coşturmuştur. Bu sayede dünyadaki tabii geliş-gidişler anlam kazanmış; gelişler, vazife ve sorumluluk altına girme şeklinde yorumlanmış ve ömür boyu hep O'na doğru yürünmüş, gidişler de bir terhis, bir vuslat açılımı ve bir şeb-i arus telakki edilmiştir.
İşte bu anlayıştaki bir hakikat eri, dünyada olsa da hep O'nunla beraberdir. Her hamle ve her hareketi O'na yürüme istikametindedir. Ömür boyu hep kesret içindedir ama, hedefi vahdettir: Öyle ki sırtında taşıdığı ağır cismaniyet yüküne rağmen, kalbi ve ruhi hayat ufuklarında sürekli O'na doğru kanat çırpmaktadır..
Evet o nerede bulunursa bulunsun oturur-kalkar "Allahu Ehad, Allahu Samed" der; kalbini sağlamca O'na bağlar, ihtiyaçlarını sadece O'na açar. Ehadiyet'in esrarını vahidiyetin envarıyla çözer. Celali tecellilerin sert gibi görünen esintileri karşısında cemali yorumların meltemleriyle serinler. Hayretlerini tekbir ve tesbihlerle, mazhariyetlerini de hamd ü senalarla seslendirir.. ve Hazreti Ehad ü Samed'i bilmeme cehaletinden uzak durmaya çalışır; çalışır ve dilinde:
Alem-i kesretten ey salik firar eyle yürü;
Ferd ü Ehad bargahında karar eyle yürü;
Ruy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir'at-ı kalbin, tabdar eyle yürü.
Kimi Kabe, kimi Arş'ı etmede daim tavaf
Sen harim-i kurb Hakk'ı ihtiyar eyle yürü. (İsmail Hakkı)
sözleri muhtemel haybetlerini "ticaret-i lentebur"a, gaybetlerini de huzur-u daimiye çevirir, ehadiyet ve vahidiyet semalarına doğru sürekli pervaz eder durur.