Mart 1990 · s. 90 · 4 dakikalık okuma
Eğitim Sistemimizin Temel Meseleleri

Şeyh Abdülkadir es—Sufi, dünya üzerindeki hâkim sistemin dört dayanak veya kendi ifadesiyle, dört “pufundan birinin de “eğitim” olduğunu söyler. Ona göre, hemen bu tüm dünyaya hâkim eğitim sistemi, “şu tumturaklı ‘kültür’ kelimesinin ilham alındığı kadim Yunan medeniyetine dayanır.” Gerçekten de, kadim Yunan’ın Atina tanrıçası Pallas heykelindeki üslup, Stalinci Pekin tapınaklarından, Standford’un Greko—Romen garaj mimarisine kadar her yerde sırıtmaktadır. Eğitim—öğretim dünyası, hemen bütün dünya üzerin de âdetâ bir kulüp halinde teşkilatlanmış durumdadır. Evet, bu “dünya “yı, beynelmilel bir idare altında Moskova’da da, Pekin’de de ve New York’ta da tam bir barış ve anlaşma içinde bulmak mümkündür. Sisteminden gayesine, akademilerinden akademisyenlerine —akademi kelimesi de zaten Yunanca’dır— düşünme şeklinden yazma biçimine kadar materyalist dünyanın istatistikçi dinine karşı hiç bir tehdit unsuru oluşturmadan New York’u Pekin’e, Pekin’i Moskova’ya ve Moskova’yı New York’a gayet rahatlıkla taşıyabiliriz.
Bu eğitim sistemi, gayesi, metodları, işleyişi ve müesseseleriyle hiç bir kritiğe tabi tutulmadan memleketimizde de uygulamaya konmak istenmiştir. Bu sistemin temel gayesi, fıtratı gereği “tehlikeli ve dönüştürücü”‘ görülen gençliği rende ve çarklardan geçirip, ideallerini ve dönüştürücü yanını törpüleyerek hâkim düşünce ve sistemin işleyişine birer vida olarak adapte etmekten ibarettir. Bilhassa, bizim de dahil bulunduğumuz üçüncü Dünya denilen ülkelerde bu “empoze” ve “ithal malı” eğitim sistemi, empoze ve ne idüğü belirsiz bir kültür(!) ve medeniyetin şekillenmesine yol açmıştır. Öyle ki, Cumhuriyet’in ilanından birkaç yıl sonra Türkiye’nin Doğu vilâyetlerini gezen İngiliz maslahatgüzarı, Edmonson, Dış işleri bakanı Henderson’a verdiği malumatta, “Medeniyet, Doğu’da hem yerli halk, hem de subaylar için aynı mânâyı ifade ediyor: Şapka, dans, içki, kravat, yüksek topuk; zenginler için gece elbisesi, hava kurumuna üyelik, futbol, yeni harfler...” demektir.
Mevcud anlayışta ısrar edildikçe, yapılan, daha doğrusu yapıldığı iddia edilen reformların ve gözden geçirmelerin eğitim sistemimiz üzerinde müsbet bir tesir icra etmesini beklemek boşunadır. Bir defa bu sistem, insanı anlamayan ve insan fıtratına ters temellere oturmaktadır. Eğitimin temel unsurlarından veya temel vasıtalarından birini teşkil ettiği dünya üzerindeki hâkim düşünce sistemi ve hayat anlayışının vazgeçilmez prensiplerinden olan sözüm ona “eşitlik”, eğitimin de vazgeçilmez esasları arasında mütalâa edilmektedir. Bu sebepledir ki, gayesi, tercihleri, zekâ seviyesi ve fonksiyonları, anlama kapa sitesi, kabiliyetleri ve alâka sahası birbirinden çok farklı olan ve içtimâi hayatın ve insan oluşun hususiyetlerinden dolayı farklı olması gereken aynı yaştaki her insana aynı şartlarda, aynı zaman süresince aynı dersleri vermek, tamamen insanın dışındaki bir yaratılış realitesini inkârdan veya görmezlikten gelmekden başka neyle izah olunabilir?
Hiç bir insan, hiç bir bakımdan diğerinin aynısı değildir. Sonra, insan ‘odun’ değildir ki, belli âletlerle istenilen şekle konulabilsin. Oysa mevcud eğitim sistemi, her insanı bir görmek gibi bir fecaatle, herkesi belli bir kalıbın içine zorla sıkıştırmak istemektedir. Öyle insanlar vardır ki, 15 yılda istenen bir programı 5 yılda rahatça verebilir; öylesi de vardır ki, 20 yılda, hatta 25 yılda veremez; öyleyse, bazılarının yıllarını heder etmenin, bazılarını da bunalıma atmanın sebebi nedir? Öte yandan, ‘5’ gibi, güya öğretilenin yarısını istemekle bir talebeyi başarılı kabul etmek ve ‘5’le 10’u pratikte âdeta bir kabul etmek neyle izah olunabilir? Yine, hayatta hiç lâzım olmayacak bilgilerle ve üniversite çağında hiç kullanılmayacak dersler ve malumat yığınıyla zihinleri doldurmak ve yılları heder etmek, insan hayatının en verimli çağlarını boşa geçirmekten başka nasıl bir fonksiyon icra etmektedir?
Rahatça çoğaltılabilecek bütün bu menfiliklerin altında, yukarda belirttiğimiz gibi, dünya üzerindeki mevcud hâkim sistemin ‘eğitim’e biçtiği rol yatmaktadır. Buna göre, insan etten—kemikten bir varlıktır ve sadece bu dünyanın çocuğudur; hayat, ancak dünya hayatıdır. Hedef, bu hayatı maddi açıdan en iyi şekilde geçirmektir. Dolayısıyla, zenginlik ve iyi bir meslek, bu hedefe götüren belli başlı İki yol olarak takdis edilmesi gereken şeylerdir. O halde, eğitimin gayesi, her bir insandaki insani hususiyetleri ve farklılıkları törpüleyerek, değişik ve lüzumsuz malumat, eğlence, sun’i mes’eleler ve çözüm bulunmaz(!) problemlerle onu oyalayarak, kısaca âdeta yaratılışı değiştirerek ve insanın sadece dünyevi yanına hitab edip, mânevi yanını yok sayarak isteyen ve konulmuş kaidelere uyabilen herkese cemiyet içinde ‘onurlu’ bir meslek kazandırmaktan ibaret olmaktadır. Kısaca, insanı gerçek manâda ‘İnsan’ yapmak olması gereken eğitimin gayesi, tüketen, yiyen, içen, düşünmeyen ve telkinlerle hareket eden aynı tornadan çıkmış etten—kemikten makinalar üretmektir.
Mevcud eğitim sistemi, bilhassa bizim gibi müslüman ülkelerde, insanımızın, başını yere, ayaklarını yukarı getirerek ters çevirmiş ve “bozulmuş tere yağı” gibi zehirli hale getirdiği ‘okur yazar’ takımını, Akif’in ifadesiyle, halkın gözünde “baş belâsı’’ yapmıştır. Bu sebeple, eğitimde yapılması gereken temel reform (yeniden şekillendirme), şu veya bu sahada değil, doğrudan doğruya temelde olmalı, daha doğru bir deyişle, tamamen fıtrata dayanan bir hedef yönünde yeniden şekillenmeğe gidilmelidir. Aksi halde, mevcud elbisenin yırtıklarına atılan yamalar, hiç bir fayda vermeyeceği gibi, eğitimimiz belli bir şekilden temelli mahrum bırakacak ve gayesiz, şekilsiz, ya da mozaik insanlar, hayır, makinalar üretimine devamdan başka bir yol kalmayacaktır.
NOT: Bundan böyle, insan olmanın ızdırabını çeken muallimlerimizin, iki daktilo sayfasını aşmayan makaleler halinde umumi mânâda eğitimimizin, hususi mânâda kendi derslerinin ve kendilerinin mes‘elelerini Dergimiz’de dile getirmelerini hassatan rica ediyor, bu sahada onları vazifeye davet ediyoruz.