Sızıntı Arşivi

Nisan 1995 · s. 98 · 4 dakikalık okuma

Dünyamızın Ledûnniliği

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İnanç, ümit ve uhrevî derinlikleriyle bu dünyanın, onu ta­nıma bahtiyarlığına erenler için, hâlâ tam keşfedilememiş öyle bir büyüklüğü ve büyüsü, öyle el sürülmemiş bir temizlik ve cazibesi vardır ki, onu enginliğiyle duyup yaşayanların bir daha da ondan ayrılmaları mümkün değildir. Daha önce başka anlayış, başka düşünce ve başka sistemlerle tanışmış kimseler, bizim dünyamızın inançları­nı, inançlarındaki ahengi o kadar tılsımlı bulurlar ki, kendilerinden geçer ve adetâ onun ledünnî de­rinlikleri, karşısında çarpılırlar. Bi­zim ülfet ve alışkanlıklarımız yü­zünden herşeyi âdiyattan sayıp öy­le değerlendirmemize ve laubalice davranmamıza karşılık, başkaları bu dünyayı o kadar büyülü, o ka­dar harikulade bulur ki, hayret ma­kamına yükselmiş gibi, herşeyi en­gin bir temâşâ zevkiyle seyreder ve zevkten zevke girer.

Bu sözlerimden, bizim bu dün­yaya ait değerleri hiçbir zaman an­lamadığımız ve anlayamayacağı­mız ma’nâsı çıkarılmamalıdır. Ben bu ifadelerimle, milletimizdeki ül­fet, ünsiyet ve alışkanlıkların; idrak ve marifetimizin, şuur ve vicdanî duyuşlarımızın önünde bulunduğu hususunu vurgulamak istiyorum.. yoksa, bu dünyada da, bize ait de­ğerleri idrak ve marifet menşurun­dan geçiren ve herşeyi saf bir duy­gu olarak ruhlarının enginliklerin­de duyan nice kimseler vardır ki, hayatlarını âdeta cennet koridorla­rında geçiriyor gibi duyar ve tıpkı cennetlikler gibi yaşarlar.

İster, yenilikleriyle her zaman ayrı bir düşünce ve zevk ufkunda seyahat eden yeniler, ister eskime­me büyüsünü elde etmiş ve yeni kalmanın bütün avantajlarını değerlendiren işin içindekiler ve ka­dîmler, her gün bize ait güzellikleri bir kere daha, tıpkı güneşin tulûu gibi yepyeni bir günün neşvesiyle duyar, her zaman arzın ve arzda-kilerin, göklere ve gökler ötesine vefasını düşünür, vefasını soluklar.. soluklar, sonra da îmân ve îmânın vaad ettiği ukbâ dalga boylu ışıklar altında ümitle, sevgiyle gerinir, saygıyla, heybetle ürperirler.

Hemen her zaman, göklerin ve yerin barışık ve iç içe olduğu bu âlem, sık sık bütün vâridâtıyla sev­diğimiz Zâtın teveccühü gibi ruh­larımıza siner ve öyle büyüleyici bir güzelliğe bürünür ki, bazen iha­talarımızı aşan ve fizîkî dünyalara sığmayan bu ledünnî mazhariyet­leri birer rüya sanır ve bu tatlı rü­yadan uyanıp da herşeyin uçup gi­deceği endişesiyle titreriz.

Hele bazen, her yanı bilinme­dik şekilde ekstra mevhibelerin sar­dığı dakika ve saatlerde, gün ve gecelerde herşey birden bire farklılaşır.. umûmî atmosfer göklerle rekabet ediyor gibi bir füsuna bü­rünür.. ve bu nûrânî atmosferde fizikötesi derinliklere ulaşan ruhlar ve mekânda lâmekânîleşen duy­gular, başlarını, bizi ruhanîlerden ayıran sınırların ötesine uzatır, ora­da mi’râcın gölgesini yaşar ve ukbâ üveykleriyle söyleşirler.

Bu hülya denizi bazen, bir haz ve zevk zemzemesi hâlinde, öte­lere açık bütün gönülleri öyle bir sarar ki, bu enginliklere ulaşan in­sanların sineleri, ayıyla, güneşiyle, yıldızlarıyla bütün kâinatları kucak­layacak kadar genişler, sınırsızlaşır ve rahmet arşına parlak bir âyine hâline gelir.. gelir de, kadirşinas gök ehli onları, yeryüzüne saçılmış yıldızlar gibi temaşaya koşar; yerdekiler de bu canlı sükûnun lisa­nıyla en enfes manzaraları seyre­diyor ve en lâhûtî bir şiiri dinliyor gibi temaşa ve zevk arası gelir-gider, hayatlarının ebediyet dantelasını örerler.

Bu hülyalı sükûn içinde nerede olursanız olunuz, öteler ve ötelerin varidatı hep sizinle beraberdir.. uğ­radığınız her yerde ötelerin inci­lerini toplar ve her zaman onların başınıza yağdığını hissedersiniz.. evet evinizde.. obanızda.. iş yeri­nizde.. halvetinizde, celvetinizde ışıklarını, renklerini tıpkı bir gök­kuşağı gibi ufkunuzu tutmuş görür ve kendinizi sürekli bir semavî “tâk” altında yürüyor sanırsınız.. sanır da, aydınlığın sevgiyle be­raber, vuslatın aşk içinde bir gü­müş fanustan sızıyor gibi, dünyevî ve maddî âlemlerin ziyalarını bas­tıracak şekilde ve adetâ bir ışık tufanı gibi her yanınızı sarar, her yana füsun ve hayal dolu hüzmelerini salar ve herşeyi kendi dal­ga boyuyla bürür.

Zaten, her zaman çevresini, îmânla, iz’ânla temâşâ edebilenler için kâinat, dört bir yanıyla, maddî gözlerle görülmeyen, maddî kulak­larla duyulmayan, ancak vicdanla, basiretle sezilebilen, ruhanî zevk­lerle bezenmiş öyle bir meşher, sonsuzluk nağmeleriyle gürleyen öyle bir beste ve her satırı pek çok kitap muhtevasını aşkın ma’nâlarla dolu öyle bir kamustur ki, onu temâşâ eden cennetlere uyanmış gi­bi olur.. onu dinleyen hurilerin ko­rosuna iştirak etmiş sayılır.. onu okuyan dört kitabın ittifak ve iltika noktalarını paylaşma bahtiyarlığına erer.

Bakınız; Yaratıcı Kudret, göz­lerimizin önüne, marifet, muhab­bet ve aşkla dolu ma’nâlarla, tıpkı bir canlı gibi göğsü kalkıp inen, mevsimlere göre rengârenk fis­tanlarla süslü ne güzel bir zemin sermiş.! O zeminin bağrında, her zaman kulaklarımıza sonsuzdan nağmeler fısıldayan, fısıldayıp yü­reklerimizi hoplatan ve çağıltılarıyla “ebed ebed!” deyip akan ne çaylar ve ırmaklar fışkırtmış.! Duy­gularımızı, düşüncelerimizi büyüleyip başlarımızı döndüren ve şai­rane ilhamlarımızı coşturan semâ­ları renklerle, ışıklarla nasıl büyülü bir esrar yumağı hâline getirmiş.! Arzı bizim için adetâ bir gelin oda­sı gibi bezeyerek, hayatı halli güç bir muamma olmadan çıkarıp, ya­şanan, teneffüs edilen, koklanan, duyulan, zevk alınan ve her zaman arzu edilen bir lezzet, arkası ümitle beklenen bir rûhânî haz ve revh u reyhan seviyesine yükseltmiştir..!

Bu sihirli dünya, görüp seze­bildiğimiz kadarıyla âdeta, inanıl­maz bir rüya manzarası, üzerin­deki eşya ise, özündeki güzellikleri cömertçe gözlerimizin önüne se­ren bir cennet yamacı gibidir. Bu farklı bakış ve seziş sayesindedir ki bizler, muvakkat hayatlarımızın sı­nırlı nazlarını aşmak ve bütün var­lığın solmayan güzelliklerinden paylarımızı almak için, fânî ruhlarımızı her zaman sonsuza açık tutup, gönüllerimizde ebedin tat ve şivesini duyuyormuşçasına ha­yatın saniyelerini, seneler haline getirebiliriz.. evet her ruh, nûrânîleşmiş böyle bir saniye ve salîse sayesinde -tabii o hali kendine mâl edebildiği ölçüde-“bekâbillâh” mü­lahazasıyla ebedîleşebilir ve ebe­diyetin varidatından bol bol ya­rarlanabilir.

Bir gün herşeyin sesi kesilse, varlık bütün bütün dilini yutsa ve bize birşey söylemese yahut biz onları duyup birşey anlamasak, şimdilerde gönüllerimizi dolduran o muvakkat aydınlığın izleriyle ruhlarımız, sürekli o nurlu dakika­ların arkasından koşacak ve göz­lerimiz her yeni ufukta, o ışıktan saniye ve saliseleri araştıracak, si­nelerimizde kâh hakikatlerin, kâh ümitlerin tutuşturduğu meşalelerle hep par par parlayacaktır...