Aralık 1989 · s. 2 · 4 dakikalık okuma
Dün ve Bugün

Bir zamanlar bizim dünyamız, kendine has renk ve ışıkları, güzellik ve derinlikleriyle müşahedesine doyum olmayan bir meşher ve başlı başına bir kültür; bir medeniyet ülkesiydi. Bu ülkede hayat o kadar sıcak ve yumuşak, o kadar cazip ve imrendirici idi ki, buraya, cihanın dört bir yanından hac kafileleri gibi kervanlar teşkil edilir ve onun yamaçlarında tenezzühe koşulurdu. Onu tanıyamamış olanlar, her bucakda ve her köşe başında ayrı bir süprizle büyülenir gider; ona aid ihtişam ve güzellikleri tanıma fırsatını bulanlar da bir daha bu cazibe ikliminden ayrılmak istemezlerdi.
Bu dünyada şehirler, köyler maddi ve mânevi rabıtalarla sımsıkı birbirine bağlı ve bütün ülke köyü, kasabası ve şehirleriyle büyük bir kent gibiydi. Bu ideal sitedeki bütün insanlar, derin bir ahlâk safveti, sağlam bir din şuuru ve sarsılmaz bir millî vahdete sahiptiler... Ve bu sayede de erişilmez bir huzur ve saadet içinde yüzüyorlardı. Hemen her yerde hayat, o kadar hâdisesiz, o kadar niza'sız ve o kadar tecavüzlere, cinayetlere kapalı sürer giderdi ki, insaflı seyyahlar burada herşeyin mu'cizevî cereyan ettiği zehabına kapılırdı.
Burada herkes, iyilik ve güzelliklerle dolar boşalır; herkes birbirinin hayırhahı olduğu şuuruyla hareket eder, herkes, umumun şeref, haysiyet ve namusunun muhafızı gibi davranır, ve herkes toplumun mes'ûd olması yolunda; içten gelen bir samimiyetle, fevkalâde mürüvvetli ve fevkalâde duyarlı olmaya gayret gösterirdi... İmkânı olanlar imkânlarıyla devletin ve milletin emrine amâde yaşar; imkânsızlar da sağa sola yüzsuyu dökmeye mecbur edilmezlerdi. Evet, ikinciler bir şey isteme adiliğine itilmez, birinciler de verdiklerini duyurma bayalığına düşmezlerdi.
Bu ülkede bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar tamamen müesseseleşmişti.. ve ülke insanı da âdeta, hakkın inayetini temsil ediyor gibi, hayatın her kesiminde düşkünü, muhtacı, kimsesizi kucaklıyor; alîl'e, yolda kalmış'a ve perişana el uzatıyordu. Bunca tırpanlanma ve hırpalamadan sonra bile, her biri birer ince mânâ ve rûhî derinliğe işaret eden o zariflerden zarif ma'bed'ler, medreseler, şifahaneler, tekye'ler ve zâviyeler şanlı soyumuzun düşünce ve şefkat buudlarını göstermeleri bakımından ne talâkatli birer lisan ne erişilmez birer beyandırlar..!
Keşke bunların hiçbirini bozmadan, zayi etmeden ve kadirbilmezlerin gadrine uğratmadan, hiç olmazsa birer müzelik eşya gibi, bulunduğumuz çağa taşıyabilseydik! Heyhat, bir döneme aid nesillerin takdirsizliği, hissizliği, kadirnâşinaslığı yüzünden, herbiri başlı başına birer açık hava müzesi teşkil eden o koskoca târihî hazineler ve o muhteşem güzellikler meşherleri kaybolup gitti.
Mezarlıklar dahi onun sanatının fesahatlı bir dili ve ötelere uzanmış rengârenk birer dalı haline gelen mânâ ağırlıklı bu yüksek medeniyet, arkada bırakdığı ma'murelere denk harabeleri, kitaplar gibi kitabeleri, müzeler kadar parlak kabristanlarıyla hâlâ başdöndürücü bir endama sahip ve hâlâ kalb ve vicdan insanlarını büyülemekde...
Bugün birçok kimse, o muhteşem medeniyetden arkada kalan herşeye ölmüş dağılmış bir cenazenin parçaları nazarıyla bakıyor. -Ölüp parçalanmıyacaklar sevinsin!- Medeniyetler de, mezarlardaki insanlar gibi fânidirler: Bir bir gelir, bir bir varlığa erer, bir bir giderler. Bu geliş ve gidişde ne geleni engellemek ne de gideni durdurmak mümkün değildir.
Ancak, iyilik ve güzellik düşüncesiyle doğup, öteler ve ebediyyet mülahazasıyla gelişen medeniyetlerdir ki, sonsuza kadar, gelecek nesiller için birer ilham kaynağı ve rûhanîler için de letâfetti birer mütâlaagâh haline gelirler.. tıpkı bizlerden milyonlarca yıl ötelerde bulunan, hatta ölüp gittikten sonra bile ışığı bizler ve bizlerden sonraki nesiller tarafından, daha binlerce sene seyredilecek olan yıldızlar gibi, bu uhrevî buudda gelişen medeniyet de öteler ve öteler ötesinde daha binlerce sene yaşıyacak ve gök ehlince bir kitap gibi okunacak.. gök kapılarında da bir armoni gibi duyulacaktır.
Bütün bunları görmemezlikten gelerek, ne olduğu ve ne kadar yaşayacağı belli olmayan yalancı mumlarla, koskocaman bir ışık dönemini mukayeseye kalkışmak, hatta mukayeseden de öte, mumları yıldız, yıldızları da mum göstermek, şayet bir aldanmışlık değilse, düpedüz bir tarih düşmanlığıdır.
Keşke, o ihtişam dönemine aid ömürleri, ömürlerin bir mutluluk armonisi içinde göklere doğru akışını ve birbir saadet içinde çağlayıp geçen mevsimleri, yılları; mevsimler ve yılllar içinde akıp giden rengârenk hayatı, kalpden kalbe, ruhdan ruha boşalan neş'eyi, sevinci, itmi'nanı ve bunlarla hususi bir ses, bir şive, bir terkip, bir tarz, bir uslûp haline gelen güzelliklerin kemâlle kutuplaşmasını, olgunluğun mücerred güzellikler buuduna ulaşmasını günümüzün şu kadirnâşinâslarına da gösterebilseydik..!
Aslında, günümüzün takdirbilmezleri gibi bizler de o muhteşem medeniyeti, üstüste zelzelelerle, enkaz yığını haline geldikten sonra idrak edebildik. Bizler ve onlar, bu harika dünyayı; onun, sihirli nizamları ve baş döndüren intizamları hüküm sürerken.. yani bağları henüz bozulmadan, çiçekleri solmadan, ormanları yanıp kül olmadan, toprakları erozyonla akıp akıp gitmeden; küheylanları çatlamadan, süvarileri mehlikâ sultana tutulmadan, gaza bâğîlik sayılmadan, gaziler sarhoş edilip mehter müzeye kaldırılmadan, kösler susmadan, gözler hakikata kapanmadan, güneşler batıp heryanı karanlıklar basmadan, akan çaylar kesilmeden, çeşmelere civa akıtılmadan; ilâhiler susmadan, ilâhîlik söndürülmeden; her yer mezar haline getirilmeden, mezarlar mezbeleliğe döndürülmeden... Hasılı, herşey kıvamında iken görüp seyredemedik..
Dün milleti arkasına alıp zirvelerin zirvesinde gezdirenler, torunlarının başlarına gelecek şu üstüste felaketlerin en küçüğüne dahi ihtimal vermiyorlardı. İhtimal vermek şöyle dursun, onu rüyalarında görmeye dahi tahammülleri yoktu. Bunda da haklıydılar, zira; dünyaya hükmedecek güçleri cihanla hesaplaşacak inanç ve imkânları buna yetecek mahiyetteydi. Ama işte onlar ve işte acı-tatlı hatıraları.! Günü gelince herkes de gidecek! Koca dağların yerinden oynadığı bir dünyada, küçük tepelere ebedî saltanat vehmetmek aldanmışlıktır. Evet gelen herkes gidecek; ama, kimileri şanlı soyumuz gibi gönüllerimizde en tatlı hatıralar bırakıp öyle gidecek; kimileri de milletin zihninde bir mülevves yâd olarak...
SIZINTI