Ocak 1991 · s. 564 · 9 dakikalık okuma
Doğu ve Güneydoğu Hadiselerinin Gerçek Reçetesi 1
Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · İnceleme

I - ÂLEM-İ İSLÂM'I İLGİLENDİREN MÜESSİF HÂDİSELER VE ÇÖZÜM İÇİN TEKLİF EDİLEN BEYHUDE GÖRÜŞLER
Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde vuku bulan ve hem İslâm'a ve hem de müslüman Türklere ezelden düşman olan dış güçler tarafından desteklenen kukla hâin örgütler tarafından tertiplenen hâdiseler, milletçe hepimizi üzmektedir. Kuru üzüntü fayda vermediğinden, sadece Türk Devletini değil, bütün İslâm âlemini ve İslâm milletini de yakından ilgilendiren bu müessif olayların sebeplerini ve çözüm yollarını, aklı başında olan her insan elbette ki kendisine dert edinmekte ve üzerinde düşünmektedir.
Bazılarına göre, bu bölgede yaşayanlara her ne kadar Kürt denilse de aslında Türk'türler. O halde, bunlara Türklüklerini hatırlatmakla çözüme kavuşmak mümkündür. Yani hâdiseyi sadece bir millet ve kavim mes'elesi olarak görmektedirler. Hatta bir kısım iyi niyetli insanımızın da, İran ve Irak'taki Kürtlere de Türk denilirse bu meselenin halledilebileceğini söylemeleri, bizi şaşırtmaktadır. Zira bu tür iddialar, Türkiye Cumhuriyeti'ni bölmeyi hedefleyen hâinlerin ekmeklerine yağ sürmektedir. Mes'eleye bu şekilde yaklaşmanın faydalı olmadığı ve hâdiseleri daha çok alevlendirdiği, yaşanan olaylardan anlaşılmaktadır.
Bir kısım insanımız ise, bu bölgelerin iktisadî açıdan geri kaldığı, fakr u zaruret içinde kalan ve devletin şefkatli elini arkalarında hissetmeyen halkın devlete itaat hissinin de zayıfladığı kanaatindedirler. Bunlara göre, eğer bu bölgeler, iktisadî açıdan kalkındırılırsa, problemler de hal yoluna girecektir. Böyle bir görüşün tek başına çözüm olmadığını da devlet ve millet olarak yaşıyoruz.
Bu ve benzeri fikirler çerçevesinde, doğu bölgesindeki problemlerin çözüm yolları aranırken, dış düşmanlar da boş durmamakta ve ne acıdır kir onların tahrik ve tahrip kurşunlan tam hedefine ulaşırken, bizim tedbir kalkanlarımız bir türlü yerine oturtulamamaktadır. Yani doğu hâdiselerinin can damarını düşmanlarımız yakalamıştır ve kanayan yarayı kangren haline getirmeye gayret göstermektedir. Yukarıdaki görüşlerin istikametinde alınan tedbirler ise, düşmanların işine yaramaktadır. Düşmanlar, 1300 senedir müslüman yurdu ve 1000 senedir de hem müslüman ve hem de Türk yurdu olan bu bölgedeki insanları, Türkiye Cumhuriyeti'nin içinde bir azınlık olarak takdim etmekte ve dünyada azınlıklara tanınan haklardan bunların da yararlanmasını değişik mahfillerde savunmaktadırlar. Hâlbuki bu insanlarımız, Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı olarak her hakdan istifade edebilmekte ve batılı düşmanlarımız, bunu bildikleri halde, söz konusu tahriklerine devam etmektedir. Önemle ifade edelim ki, bu tahriklere karşı, menfî milliyetçiliği körüklemekle çâre bulunamaz. Çâreyi başka şeylerde aramak icabeder ve bu hususda tarihden ders alınması gerekir. Zira Osmanlı Devleti, 350 seneye yakın hâkimiyeti altında kalan ve son zamanlardaki bazı cüz'î isyanlar dışında fevkalâde sükûnetle kendisine itaat eden; seferde ve hazarda i'lây-ı kelimetullah için cihad eden Osmanlı ordusunun gönüllü bölükleri olan bu bölge insanlarına, ne yapmıştır da bu durumunu muhafaza edebilmiştir? Neden Osmanlı Devleti'ne savaşsız yani istimâlet ile tabi' olmuşlar? Neden Karaman Eyaleti'nde elli çeşit isyan çıktığı halde, 350 seneye yakın hiç isyan etmeden bu bölge insanları Osmanlı'ya itaat etmişlerdir? Kanaatimize göre, doğu ve güneydoğu meselelerinin çözümünde, bu ve benzeri suallerin cevapları yatmaktadır,

II-ÇÖZÜMÜ KOLAYLAŞTIRACAK ULVÎ HAKİKATLER
Doğu ve Güneydoğu hâdiselerini kolaylaştıracak bazı hakikatleri evvela özetle ifâde edecek ve sonra da hep birlikte tarihde yaşanan ibretli hâdiselere beraber atf-ı nazar eyleyeceğiz.
Birinci Hakikat:
Biz, yani doğusuyla batısıyla Anadolu'nun bütün bölgelerinde asırlardır beraber yaşayan insanlar, %99 nisbetinde Müslümanlarız. Devletimiz laik olsa da, fert olarak bizler müslümanız. Devletimizin bir zamanlar beynini teşkil edenler, senelerdir aksini iddia etseler de, bizim hissiyatımızı, bizim duygularımızı, bizim arzularımızı, bizim fikirlerimizi, hülâsa kalbimizi, aklımızı ve nefsimizi, te'siri altında tutan bir unsur vardır ki, o da dindir. İşte biz herşeyimize hâkim olan dinimize göre, kimin bize kardeş, kimin bize yabancı, kimin bu ülkede asıl vatandaş ve kimin azınlık olduğuna karar veririz. Batılıların ve İslâm düşmanlarının Doğu ve Güneydoğudaki olayları tahrik için kullandıkları en önemli silah olan azınlık fikrine, en öldürücü darbe ancak din ve İslâmiyetle verilebilir. Zira İslâm'a göre, dünyada gerçek anlamda iki ayrı vatan vardır; birincisi, dar'ül-İslâm yani müslümanların yaşadığı ve hâkim olduğu ülke ki, bu topraklarda birden fazla hâkim müslüman devletin bulunması asla zarar vermez, ikincisi, gayr-i müslimlerin hâkim olduğu dar'ül-küfr. Bin senedir dar'ül-İslâm olan ve kıyamete kadar da inşaallah öyle kalacak olan Anadolu insanının inancına yani İslâm'a göre, kardeşi ve hatta babası da olsa, Türk de olsa, Acem de olsa, eğer gayr-i müslim ise, o bu ülkede azınlıktır. Eski tâbirle zimmîdir ve İslâm ülkesinin asla asıl vatandaşı ve hâkimi olamaz. Ancak müslüman olan herkes, ister Türk, ister Acem ve ister Arap olsun, bu ülkenin asıl vatandaşıdır. Kavmiyet farklılığı asla azınlık mânâsını gündeme getirmez. İşte bu ruhu ve fikri, devlet siyasetinde ve ahalisinin vicdân-ı âmmesinde hâkim kılan Osmanlı Devleti'nde müslüman olan herkes, kendisini bu devletin aslî vatandaşı kabul etmekte ve bunun için Türk, Kürt, Arap veya Acem olmak bir mânâ ifade etmemektedir. Geçenlerde Yugoslavya'nın Banyaluka Üniversitesinden gelen dört müslüman ilim adamı ile İstanbul'u dolaşırken, milliyetler mevzuuna sıra gelmiş ve Türklükten-Hırvatlıktan mesele açılmıştı. Bin sene âlem-i İslâm'ın bayraktarlığını ifâ eden Türk Milletine olan takdirlerini ifâde etmekle beraber, müşterek olduğumuz çok önemli bir değerden bahsettiler. Ben neyi kasdettikterini anladıysam da, kendilerinden duymak istedim ve cevap manidardı: “Siz İslâm'ın bahadır kahramanı Türklersiniz. Biz de Hırvat veya Arnavuduz. Ancak hepimiz de müslüman ve Osmanlıyız. Osmanlıya ait şerefler, sadece size değil bütün âlem-i İslâm'a aittir”.
Bu. hakikati teyid eden Muhammed Abdüh'ün şu sözleri de çok manidardır: “(Osmanlı eğitim sistemi üzerinde dururken diyor:) Bu kitaplar, bütün Osmanlılara dağıtılacaktır. Yani Osmanlı Araplara Arapça, Osmanlı Türklere Türkçe ve diğer milletten Osmanlılara da kendi lisanlarından takdim edilecektir”. Yetişen yeni neslin “akîdede müslüman ve şahsiyette Osmanlı” olarak kalmasını müdafaa eden Abdüh, Osmanlı Devleti hakkındaki kanaatlerini de şöyle özetlemektedir: “Müslümanlardan her kalb sahibi bilir ki, Osmanlı Devleti'nin muhafazasına çalışmak, Allah'a ve Peygamberine imândan sonra imânın üçüncü rüknüdür. Zira Osmanlı Devleti, dinin tam manâsıyla ve bütün gücüyle omuzuna yüklenmiş bulunan İslâm'ın tek güçlü devletidir. Ondan başka dinî koruyacak devlet mevcut değildir. Ben, Allah'a hamdolsun, bu akîde üzerindeyim ve inşaallah böyle yaşar ve ölürüm” (1).
Bu fikrin, Türklüğü unutturduğu ve Osmanlı Devleti'nin çökmesine sebep olduğu şeklindeki itiraz, kesinlikle yerinde değildir. Bu ruhdur ki, milyonlarca kilometrekarelik Osmanlı ülkesinde yaşayan insanları, gönül huzuru içinde asırlarca beraber yaşamıştır. Bu ruhun eksikliğidir ki, Doğu ve Güneydoğudaki bir avuç insan, yıllarca şer kuvvetlere alet olmaktan kurtarılamamıştır. Ayrıca mevcut olan birlik ve beraberliğin temelinde de, yine eskiden kalma imân ve İslâm bağı bulunmaktadır. Bu ruhun tesiriyle Osmanlıya bağlanan müslümanlar ve bu arada şarkın imanlı ahâlisi, asırlarca İslâm'a bayraktarlık yapan Türk Milleti'ne. İslâm'ın kahraman ağabeyisi olarak bakmışlardır. Bu hakikati, Doğu Anadolu'nun bağrından çıkan bir İslâm âlimi şöyle dile getirmektedir;
“Allah u Zülcelâl Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de “Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler Allah da onları sever” buyurmuştur. Ben de beyân-ı ilâhî karşısında düşündüm. Bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm'ın bayraktarlığını yapan ve dört yüz elli milyon (o zamanki âlem-i İslâm'ın nüfusu) kardeş bedeline, bir kaç akılsız kavmiyetçi (bir kısım Kürtçüleri kasdediyor) kimsenin peşinden gitmem” (2). Gerçek Türklük ve Türkçülüğün, İslâm'ın içinde eriyen Türklük olduğunu ifâde eden Bediüzzaman, bu mânâda diğer milletlerin Türkler'e bakış tarzını da şöyle dile getiriyor: “İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları, Türk bilmiyoruz. Türk perdesi altına girmiş Frenk telakki ediyoruz. Çünkü, yüzbin defa Türkçüyüz deyüp dâva hareketleri, onların dâvalarını tekzip ediyor ve yalanlıyor” (3).
O halde müslüman bir ülkede yaşayan insanlar arasında azınlık-çoğunluk ayırımı asla yapılamaz. Bu ayırım müslümanlar için ancak gayr-ı müslümler, meselâ Ermeniler açısından mümkün ve geçerlidir. Anadolu halkı için geçerli değildir.
İkinci Hakikat:
Doğu Anadolu halkı ile Anadolu'nun diğer bölgelerindeki insanları birbirine bağlayan bağ kuru bir ırkçılık değildir. Zira kuru bir ırkçılık fikri, Avrupa tarafından İslâm âlemini ve özellikle Osmanlı Devleti'ni parçalamak için içimize bir Frenk illeti olarak atılmıştır. Bu hastalık ve parçalayıcı fikir, gayet zevkli ve cezbedici olduğundan, bütün tehlikeleri ve zararları ile beraber, her millet az çok bu fikre kapılmıştır. Emeviler devrinde İslâm âlemine büyük zarar veren; II. Meşrutiyetin başında kulüpler şeklinde Osmanlıyı bölen ve I. Dünya Harbinde Osmanlıya karşı düşmandan daha tehlikeli bir silah olarak kullanılan ırkçılık fikri, şimdi de, Doğuda İslâm kardeşliğine karşı kullanılmak istenmektedir. I. Dünya Harbinde ırkçılık illetine tutulup Osmanlıyı yarı yolda bırakanlar, huzur bulamadıkları gibi, bugün de İslâm'ın en kuvvetli kalesi olan Türk Devleti'ni yıkıp yerine kukla devlet kurmak isteyenler de aynı akıbete çarpılacaklarından habersiz görülmektedirler. Evet, Anadolu'nun saf müslümanları ayrı ayrı milletlerden ve kabilelerden olabilirler. Ancak aralarında binbirler adedince birlik bağları vardır. Yaratanları bir, Rezzâkları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir... Bu kadar bir birler, kardeşliği, muhabbeti ve birliği iktizâ etmektedir. Zaten Kur'ân da aynı hakikati haykırmaktadır: “Sizi, taife taife, millet millet, kabile kabile yarattık. Tâ birbirinizi tanımalısınız. Ve birbirinizdeki sosyal hayata ait münâsebetlerinizi bilesiniz ve birbirinize yardım edesiniz. Yoksa, sizi, kabile kabile yaptım ki, yek diğerinize karşı inkâr ile yabanî bakasınız, husûmet edesiniz diye değildir”(4).
Üçüncü Hakikat:
Biz müslümanların indinde ve yanında din ve milliyet, bizzat müttehiddir; bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Aralarında itibarî ve arızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. Biz şarklılar, garplılar gibi değiliz. İçimizde ve kalbimizde hâkim olan din duygusudur. Kaderin, çoğu peygamberleri şarkta göndermesi işaret ediyor ki, şarkı uyandıracak ve terakki ettirecek sadece ve sadece din duygusudur. Asr-ı saadet ve Osmanlı dönemi bunun en bâriz misâlidir (5).
Bu üç hakikati nazara aldığımızda, görülecektir ki, günümüzdeki Doğu ve Güneydoğu yaralarının merhemi, 400 seneye yakın Osmanlı Devleti tarafından büyük bir maharetle tatbik edilen mezkûr üç hakikattir. Bu hakikati bir asır önce gören devrin büyük âlimi Bediüzzaman meseleyi çok açık bir şekilde takdim etmektedir: “Sultan Selim'e biat etmiştim, onun ittihad-i İslâm'daki fikrini kabul ettim. Zira o şark vilâyetlerini ikâz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır” (6). Aynı ikâzını Büyük Millet Meclisi'nin ilk günlerinde davet edildiği Meclis Kürsüsü'nde de aynen tekrar edegelmiştir. Millet vekillerine yaptığı ikâzlardan üçü, özetle şöyledir ve sanki günümüzdeki hâdiseleri görerek kaleme almıştır:
“Rabi'ân: Bu müslüman milletin cemaatleri, kendisi, namazsız da kalsa fâsık da olsa, başlarındakini dindar görmek ister. Hatta, umum Şark'ta, bütün memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşiretlerinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki, “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Hâlbuki bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkiya idiler.
Hâmisen;... Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına uygun bir cereyan veriniz. Yoksa gayretiniz ya boşa gider veya muvakkat, sathî kalır.
Sâdisen; Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan Avrupalılar, dindeki lâkayıdlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hatta diyebilirim ki, düşmanlarınız kadar İslâm'a zarar veren, dinde ihmalinizden yararlanan insanlardır. İslâm'ın maslahatı ve milletin selâmeti nâmına, bu ihmalinizden vazgeçmelisiniz, İttihatçılar, bütün gayretlerine rağmen, dinde ihmallerinden dolayı, milletten nefret ve tahkir görmüşlerdir” (7).
Bu hakikatlere, aynı ehemmiyette şimdiki idare ve husûsan olağanüstü bölgede vazife yapan devlet yetkililerinin de muhatap olduğu ve ne kadar yaşanan olayları yansıttığı, ehl-i vicdan için inkâr edilemez bir hakikat ve vâkı'adır. Bu ulvî hakîkatları kısaca zikrettikten sonra, şark meselelerinin gerçek çözümü için bir projektör vazifesi ifâ edecek olan tarihî hâdiselerden bazılarını birlikte gelecek sayıda mütalaa edelim.
KAYNAKLAR
1. Akgündüz, Belgeler Konuşuyor. 1/143, 150.
Z. Mürsel, Safa, Devlet Felsefesi, sh, 301.
3.Mektubat, sh. 437.
4.Kuran, Hucurât Suresi.
5.Mürsel. 285.
6.Tarihçe-i Hayat, 64–65.
7.Mesnevi-i 90 – 91.