Sızıntı Arşivi

Haziran 2000 · s. 234 · 7 dakikalık okuma

Derviş

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Derviş


Derviş; Farsçadaki derviz, dervij sözcükleri gibi fakir, yoksul manalarına gelen bir kelime. Dünyevi fakirlik, acizlik, yoksulluk da aynı sözcükle ifade edilse de Allah'a karşı, aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olma anlamındaki böyle bir yoksulluk, bu kelimeye yüklenen has bir mana. Tasavvufta derviş dendiğinde, söz konusu olan da işte bu manadır. Hakik" anlamıyla fakirlik ve ihtiyaç, tese'ül ve dilenciliği hatırlatması açısından böyle bir mana hak yolunun yolcuları için bahis mevzuu olmasa gerek. Zira, kendini Allah'a adamış bir hakikat eri, aynı zamanda bir kanaat ve istiğna insanıdır. O, aç ve susuz kaldığı zamanlarda bile, açarsa derdini sadece Allah'a açar ama kat'iyen halka arz-ı ihtiyaçta bulunmaz ve bulunmak da istemez. Dervişin, "kapı eşiği" manasına gelmesi, insanlara karşı zillet gösterme anlamı itibarıyla değil, Allah karşısındaki tevazuu, mahviyeti ve kendini sık sık sıfırlayarak, madd"-manev" taşıdığı değerlerin izaf"liğini vurgulaması açısındandır. Onun, insanlara karşı aynı alçak gönüllülüğü göstermesi de Yaratan'dan ötürü, özü ve mahiyetindeki ilah" cevherlerle başlı başına antika bir Hak san'atı olması itibarıyladır.

İşte bu manada, bazen çok kamil kimselere bile "falan falan zatın dervişidir" diyerek dervişliğin hem Hak nazarındaki hem de halk nazarındaki yeri hatırlatılmak istenmiştir. Ayrıca bazen, sade, mütevazi, kanaatkar, tekellüfsüz rahat kimselere derviş dendiği gibi, çok büyük ve arif kimselere de bazı vasıflar ilavesiyle "derviş-i sultan dil: padişah gönüllü fakir" denir ki, biz bu tabiri daha çok "gönlü çok zengin" sözcüğüyle, kanaatkar kimseler hakkında kullanırız.

Tasavvuf erbabı arasında has manasıyla derviş; kalben masivadan alakasını kesip, hakikate ulaşma niyet ve cehdiyle, kendini Hakk'a kulluğa adamış, zühd, takva, sabır, ikdam, sevgi ve hoşgörü insanı demektir.

Derviş, ilk adımını, günahlardan uzaklaşıp, farz, vacip, sünnet.. gibi sorumluluklarını yerine getirmekle; ikinci adımını herkesi sevip, herkese s"nesini açarak, kainata bir "mehd-i uhuvvet" nazarıyla bakıp her zaman Ahlak-ı Muhammediye (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hakikat-i Ahmediye'yi (aleyhi ekmelü't-tehaya) istidadı ölçüsünde tam temsil etmekle; üçüncü adımını da, ihlas ve ihsan ufku itibarıyla, nazar" bilgi, inanç ve kabullerini, hal", zevk", şuhud" derinliklere açılmakla atmış olur.

Birinci adımı itibarıyla derviş; takvanın mebdeine açılır, dini, Kur'an'ı anlamaya namzet olduğunu ve vuslata talip bulunduğunu ortaya koyar; derken samimiyeti ölçüsünde de niyetinin mükafatını görür.. ve yürür rıdvan tepelerine kadar cennetin derinliklerine.. "Hak Teala eder müttak"dir olunuz/Müttak"nin makamı cennet, içtiği kafur olur." (anonim) sözleri mebdeden müntehaya bu kademin önemini vurgular.

İkinci adımı itibarıyla o, canlı-cansız bütün varlıkla münasebete geçer, herkese konumlarının gereği takdirlerini arz eder, her şeyi sever, her şeyi kucaklar; düşmanlıklara muhabbetle karşı koyar, kötülükleri iyiliklerle savar ve bu yolun darılma değil, dayanma yolu olduğunu düşünerek koşar hedeflediği rıza payesine.. ve hep Yunus gibi mırıldanır durur:
"Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek; sen derviş olamazsın..."

Üçüncü adımı itibarıyla ise o, artık bir huzur ve şuhud insanıdır. Tamamen O'nu görme, O'nu duyma, O'nu bilme ve O'na en"s-i sadık olma yoluna girmiştir; girmiştir ve fark etmez artık dost vefasını ve düşman cefasını. Hele bir de duymuşsa Yar sesini gayri duymaz artık ağyar nefesini.. sıyrılır bütün bütün masiva (Allah'tan gayri her şey) kaydından ve bürünür ikinci bir tabiat ve mahiyete sırdan. Bilir bilinmesi gerekenleri ve kurtulur bilgi hamallığından.

Dervişlik; herkese açık bir kapıdır. O kapıya yönelen hiç kimseyi cevapsız bırakmaz ve geriye çevirmezler. Ne var ki, böyle bir kapıdan girişin de kendine göre bir kısım adabı vardır ki, ararlar onları gelip eşiğe dayananlardan.. ve onlara riayete bağlarlar içeriye alınmayı.

Tokad"zade Şekip:

"Bab-ı Hak açıktır merd-i agaha,

Candan geçenlerdir eren Allah'a.

Hakikat yolunda ben bu dergaha,

İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm."
diyerek hem kapının her zaman açık bulunduğunu, hem de bu yolun, canana can verme yolu olduğunu hatırlatarak ümitlerimizi şahlandırdığı aynı anda ihlas ve ihsan çağrısında da bulunur.

Can vermeden Canan'a erilemeyeceğini hatırlatma bakımından Hazreti İbrahim -Kur'an'ın da bu yönüyle O'nu nazara verdiği gibi- ne güzel örnektir: O, Hakk'a vuslat yolunda "nar-ı Nemrud"u göğüsler.. yurdunu-yuvasını terk ederek gider çadırını -o çadıra köşklerimiz, villalarımız feda olsun- beyabana kurar.. Allah'a tefv"z-i umur ederek, götürür eşini, evladını insiz-cinsiz bir vadiye bırakır.. uzun yıllar devam edegelen şiddetli evlat arzusuna bahşedilmiş "semere-i fuad"ını tereddüt etmeden bir kurban gibi Hakk'a sunarÉ Hasılı her hamlesinde öyle müthiş bir irade, bir azim ve bir kararlılık sergiler ki -İnsanlığın İftihar Tablosu'nun husus" durumu mahfuz- bu Zat'ın bir benzerini göstermek mümkün değildir.
"Canan dileyen dağdağa-i cana düşer mi;
Can isteyen endişe-i canana düşer mi" (Seyyid Nigari)
sözleri sanki böyle bir vuslat kahramanı için söylenmiş gibidir.

İşte dervişlik, böyle bir vuslat kahramanlığına talip olma demektir ki; o da başta din" hükümlerin mana, maksat ve gayesinin şuurunda olarak, bilakayduşart hayatını Allah'ın rızasına bağlamanın ayrı bir unvanıdır. Onu, özüne, sözüne, nefsine hakim olarak aşk u şevk rehberliğinde Hakk'ı arama diye tarif edenler de olmuştur ki, minvechin ayrı bir önem arzeder.

Merhum Rıza Tevfik'in melamet urbası içinde sunduğu dervişlik, böyle bir mülahazayı tenvir bakımından oldukça önemlidir:
"Dervişlik özüne hakim olmaktır,
Es"r-i nefs olan derviş değildir.
Aşkı rehber edip Hakk'ı bulmaktır,
Keşkül, teber, asa, tığ, şiş değildir.

İbadet namına dalgın oturma!
Bağırma, tepinme, göğsüne vurma!
"Ya Hu", "ya Hay" diye köpürüp durma,
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.

Sırr-ı Hakk'ı gönlünden öğren,
Gönüldür aşk ile d"darı gören;
Arif-i agaha o zevki veren,
Benk ü bade, afyon, haşhaş değildir.

Keramet umma hiç Necef taşından,
Ayrılma insandan öz kardaşından;
Hakk'ı göremezsin bağlar başından,
Gerçek er sultandır, keşiş değildir.

Ham ervah her yanda var yığın yığın,
Nedir onlarla verip aldığın!
Uzlete mail olan gönlüne sığın!
Cihan gönül kadar geniş değildir."

Dervişlikte, nazar" ilimleri takip talebelik; öğrenilen bilgileri hayata geçirip yaşamak temsil; bilinip yaşanılan şeyleri halen ve zevken daha derince duymak ise -farklılığı istidatlara bağlı bütün mertebeleriyle- yak"ndir. İsterseniz bunlardan birincisine nazar" şeriat, ikincisine amel" şeriat, üçüncüsüne de hakikat buudlu şeriat diyebilirsiniz.. dervişlik, mebdeden müntehaya bütün bu menzillerde, ayrı ayrı görünümler halinde karşımıza çıkan salikin hiç değişmeyen her zamanki unvanıdır.

Bir kısım hakikat erbabı, vuslat yolunda dervişliği "olmazsa olmaz" şeklinde kabul etmektedirler ki, onlara göre, beden" rahatsızlıklarda hekim tavsiyesi istikametinde tedavi, perhiz, diyet ne ise, nefsin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ve ruhun mavera"leşmesi adına da dervişlik aynı şeydir. Bedene ait rahatsızlıklarda, tabibin tavsiyeleri esas alınması gerektiği gibi manev" rahatsızlıklarda da, bir mürşid, bir üstad ve bir bilgenin öğütlerini almaya ihtiyaç vardır. "Hastalık yok hasta var" mülahazasında olduğu gibi denebilir ki, bu konuda da her insan adeta başlı başına bir alem gibidir ve onun rahatsızlıklarının tedavisi de -usulde olmasa da- teferruatta farklı yöntemler gerektirmektedir:

Mesela; bir türlü, cismaniyet ve bedenin baskısından kurtulamayan, dolayısıyla da kalb" ve ruh" hayat seviyesine ulaşamayan bir salik için zühd çok önemlidir. Onun bu boşluğunu teşhis ve tespit eden arif bir rehber, herhalde böyle birinin tedavisini, kesben olmasa da kalben dünya ve maf"hayı (dünya ve içindekiler) terke bağlayarak ona sürekli "terk-i dünya" telkininde bulunacaktır. Aksine, bütün himmet ve gayretini uhrev" hazlara bağlayıp Hakik" Matlub ve Maksud'u ihmal eden bir hak yolcusuna da "terk-i ukba" temrini yaptıracaktır. İster dünya, ister ukba bir hakikat erini asıl hedefinden alıkoymuyorsa, hatta fani şeylere beka rengi vermeye birer malzeme teşkil ediyorsa, böyle birine de dünya-ukba kapılarını ardına kadar açacaktır. Bu çerçevede düşüncelerini dile getiren Mevlana: "Dünya, Allah'tan gafil olmaktır; yoksa, gümüş, kumaş, evlad u iyal sahibi olmak değildir." Dini ihya yolunda kullanılabilecek mal ve servet, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'ce övülmüş ve: "Helal mal, salih kimse için ne hoştur." buyurularak meşru kazanç şayan-ı takdir bulunmuştur. Su geminin içine girerse onu batırır, altında kalırsa onu yüzdürür. Sen de, mal muhabbetini kalbine doldurmazsan, seyr u süluk denizinde rahatlıkla yürüyebilirsin." der ki, hakik" dervişlik de işte budur.

Hazreti Adem'den beri hakik" dervişler hep böyle düşündü ve böyle davrandılar. İsmi o şekilde konmamış olsa bile, Ashab-ı Suffe'yi her zaman bu ümmetin ilk dervişleri saymak mümkündür. Zira onlar, hiç kimseye nasip olmayacak şekilde, dünya-ukba muvazenesine riayet etmenin yanında, sürekli ilah" hakları da gözeterek birer rıza kahramanı olarak yaşamışlardır.

Ashab-ı Kiram'dan sonra, bazen zahitlik, bazen sofilik, bazen de dervişlik unvanıyla değişik organizasyonlar şeklinde devam edegelen bütün seyr u süluk erbabı idareye, siyasete karışmadan, himmetlerini iman ve tevhidi ikameye hasrettikleri sürece, toplumumuzun damarlarında kan ve can vazifesi görmüşlerdir. Aksine toplumlara zararlı olmanın yanında kendilerini de bitirmişlerdir.

Aslında, temeli, tevazu, mahviyet ve hacalete dayanan dervişliğin, dünyevi işlere alet edilmesi, ruhlarda öyle bir kirlenme vesilesidir ki, ihtimal böyle bir kirliliği hususi inayetten başka hiçbir şey temizleyemez.

Son sözü yine Mevlana söylesin:

(Rubaiyat'tan) - Dervişler için ihtişamlı bir hayat ayıptır. İhtişamlı hayat onların gönlünde bir yük gibidir. Dost yolunda yokluk (ona olan ihtiyacını duyma hissi) çok hoştur. Zira Dost yolunda saltanat ve ihtişam dikene benzer; dervişin ayağını incitir."