Sızıntı Arşivi

Haziran 1998 · s. 211 · 10 dakikalık okuma

Değişime Uyum Sağlamak

Bayram Kont · İnceleme

Bütün dünyayı saran iletişim ağları ve gelişen haberleşme vasıtalarıyla dünyanın büzüşüp bir köy haline geldiği, kültürlerin birbirleriyle sıcak temas imkânı bulabildiği, insanlığın birikimlerinin ortak dünya havuzuna aktığı, gelişmelerin baş döndürücü bir seyir takip ettiği, hadisin ifadesiyle ‘zamanın ve mekanın yakınlaştığı” günümüzün bilgi ve sürat çağında, ancak gelişen ve değişen şartlara -özlerine bağlı kalmak kaydıyla- ayak uydurabilen, hatta bunları yönlendirebilen ve bilgi ve teknoloji üretimine katkıda bulunarak değişim ve gelişimi sürükleyebilenler, söz sahibi olabileceklerdir.

Kainattaki kaotik gibi görünen yapı nasıl kendi içinde dinamik bir denge ile, hiçbir bozulmaya meydan vermeyecek şekilde sürekli belli ve değişmez kanunlar çerçevesinde yenilenerek hareket ediyorsa, yine kaotik bir yapı arz eden toplumlar da, bir bisikletin ancak hareket halindeyken dengede gitmesi gibi, uygun değişim ve yeniliklerle kararlılık içinde ilerlemelerini devam ettirirler.

Hemen ifade edelim ki, her yenilik faydalı olmadığı gibi, her eski de kötü değildir. Eski ile eskimişi, yenilik ile yenilik fantezisini birbirinden ayırt etmemiz gerekir. Ziya Paşa’nın “Her merhemi her yareye derman mı sanursun” dediği gibi, her ilaç, her bünyeye faydalı değildir.

Bediüzzaman, bunu çok veciz bir biçimde anlatır: “Nasıl ki bir cisimde neşv ü nema için genişleme meyli bulunur, o genişleme meyli ise çünkü dahildendir. Vücut ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat hariçten genişleme meyli ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, genişleme değildir.” İşte gelişim ve değişim içten içe, öz kaynaklara ve değişmez prensiplere bağlı kalınarak ve özü tahrip etmeden, öze yeni bir biçim ve muhteva kazandırılarak yapılmalıdır.

Yoksa milletlerin kültürel, sosyal, siyasi yapılarını, tarihi arka planlarını, coğrafi özelliklerini hesaba katmadan yapılacak her köklü yenilik hamlesi ma’şeri vicdanda bunalım, buhran ve nefrete sebep olacak, toplumda bir kimlik problemi, güven kaybı ve keşmekeş yaşanacaktır. Üstelik, değişim ne kadar parlak ve faydalı olursa olsun, toplumların milli bünyelerinin toptancı mutasyonlara (değişimlere) tahammülü yoktur.

Toplumun ruhuna işlemiş adet, gelenek, görenek, tiryakilik ve yanlış inanışlar, ancak tabii bir seyir içerisinde tedrici olarak o toplumdan sökülüp atılabilir. Aksi halde, her zaman bir sürü komplikasyon, sancı, buhran ve ters tepmeler zuhur edecektir. Bu durum, eşyanın tabiatının gereğidir. İslam, fıtrat dini olmasına binaen, Kur’an’ın hayat veren düsturlarının bir seferde değil de 23 senede tedrici olarak indirilmesi, akli, kalbi, ruhi ve sosyal operasyonlarını bu süreç içinde yapması, O’nun, fıtratı ve eşyanın tabiatını bir realite olarak kabul etmesinin ifadesidir. Bu noktada Bediüzzaman’ın şu tespiti enfestir: “Beşerin sosyal hayatında bir çığır açan, eğer kâinattaki fıtrat kanununa muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakki’de muvaffak olamaz, bütün hareketleri şer ve tahrip hesabına geçer.” Tarihi devridaimler içindeki iniş ve çıkışlar, bize değişimin tabiatını ve tesirlerini anlatmak için çok zengin ve ibret- bir bilgi koleksiyonu sunar.

Arnold Toynbee, “Bir medeniyet kendisinden daha üstün başka bir medeniyetle karşılaşınca iki tip ortaya çıkar. Bunlardan birisi zealot denilen tiptir ki, dış baskı karşısında bir çeşit maziperestliğe sığınır, değişmeye mukavemet eder; kendi medeniyetinin üstünlüğünü savunur ve bu medeniyetin geçmişteki başarılarıyla övünür. Diğeri ise, herodian tiptir. Bu da, baskılar karşısında kozmopolit bir tavır takınır; eski medeniyetini büsbütün bir yana bırakır; tıpkı güç durumda kaldığında kendi geleneksel silahını terk ederek hasmının silahını ve taktiğini deneyen bir savaşçı gibidir.” der. Bu tasnif, bir açıdan eksik görünmekte ve sadece ifrat ve tefrit tiplerini resmetmektedir.

Karşılıklı tesirleri ya kendi içine çekilme, ya da teslim olma şeklinde ele almakta, etkileşimin gri tonlarına yer vermemektedir.

Bu iki uç arasında kalan bir diğer tip ise, kendi özünden taviz vermeden, yeni bir medeniyetin kendine göre iyi yönlerini kültürüyle karıştırıp, yepyeni sentezlerle varlık ve hayatiyetini her zaman ve şartta sürdürebilen veya sürdürmeye çalışan tiptir.

Müslümanlık, geniş bir coğrafyaya ulaşıp Hıristiyanlıkla sıcak temasa geçince Hıristiyanlık, İslam’ın aklıselim ve kalbiselime hitap eden, üstelik bütün dinlerin mirasına sahip çıkan mesajları kametinde kendini yenilemek yerine, zealotik tepki vermiş ve neticede, Hıristiyan dünya, antikiteye sığınmıştır. O zaman yapılmayan yenilik ve değişim, kendi aydını tarafından hem de çok kanlı bir süreç içinde yapılmıştır. Neticede kilise, toplum üzerin deki tesir ve otoritesini büyük ölçüde kaybetmiştir. Kilise skolastiği ve feodallerin sömürüsü karşısında bir kısım aydının önderliğinde Reform ve Rönesans hareketlerinin de hızlandırmasıyla bir direniş ve değişim devri başlamış, çok büyük mücadelelinin ardından özgürlük, eşitlik, demokrasi ve liberalizm gibi yeni arayışlar Batı toplumuna hâkim olmuştur. Ferdin “çiçek açabildiği”, hür düşüncenin yeşerdiği, kabiliyetlerin aktivasyon kazandığı değişime dayelik yapan böylesi bir ortam sayesinde Batılı toplumlar, kendilerini bir süreklilik içinde yenileyebilmiş ve bu günkü konumlarına ulaşmışlardır. Fakat böylesi bir değişim ve gelişme yeni bir medeniyetin oluşmasına yol açmakla beraber, manevi temellerden yoksun olduğu için, bir sürü huzursuzluk ve kargaşayı da beraberinde getirmiştir.

Bunun yanı sıra, 12. asırdan sonra İslam medeniyetinin seyrinde başlayan umumi durgunluk, zamanla Osmanlı toplumuna ve bu toplumun hayat damarlarına da sirayet etmiş, mesela, önce Fatih zamanında felsefe, 16. asırdan itibaren de akli ilimler; bu ilimlerde (İslam dünyasında) birkaç asırdır ciddi herhangi bir gelişmenin olmayışı ve okutulmaları ile okutulmamaları arasında herhangi bir fark görülmeyişi yüzünden, medreselerdeki eğitim programlarından tamamen çıkarılmıştır.

Nakli ilimlerde ise, bu ilimlerin gelişmesinde alet vazifesi gören akli ilimlerin ihmali yüzünden, mevcudu aktarma ve buna şerh düşmeden başka bir şey yapılamaz olmuştur.

Osmanlı’nın son zamanlarına kadar medreselerde klasik Aristo mantığı ile Batlamyus’un astronomi ve coğrafya nazariyesi hâkimdi. Hâlbuki Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda Kepler, Kopernik ve Galileo, mevcut skolastik anlayışı yıkıyor; felsefede Kant, Descartes, Lock, Hobbes gibi kimseler eşya ve varlık hakkında, doğru veya yanlış, geçerli veya geçersiz, fakat bilimlerin gelişme yönüne paralel yeni nazariyeler ortaya koyuyorlardı.

Osmanlı medreselerinde görülen, sözünü ettiğimiz umumi donukluk tekke ve zaviyelere de sirayet etmiş, bu müesseseler eski canlılık ve coşkunluğunu kaybetmeye başlamıştı. Osmanlı’nın ekonomik hayata bakışı da bundan farklı değildi. Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu’nun ifadesiyle, Osmanlı ekonomisi en iyiyi bulduğu kanaatindeydi; bu yüzden de, dengeyi bozacak bir kalkınma kavramına yabancıydı. “Değişme”, tıpkı sağlıklı insanın hastalanması gibi genellikle bozulmadır. Çare ise, eski klasik duruma (Kanün-u Kadim) dönebilmektedir, anlayışı hâkimdi.

İşte Osmanlı’nın ve diğer Müslüman milletlerin, Batıdaki ilmi ve teknolojik gelişmelerin gerisine düşmelerinin en büyük sebeplerinden biri de, yeni değişim ve gelişmelerle akan zamanın ve buna paralel olarak oluşan şartların gereklerini göz önüne almayarak, bu değişmelerden doğan yeni ihtiyaçların, ancak dinlerinin bunlara bakan yönlerini ortaya çıkarmakla karşılanabileceğini anlayamamaları olmuştur. Hâlbuki İslam, varlığın üzerine oturduğu ve üzerinde döndüğü temel prensiplerin, ayrıca insan tabiatı ve temel ihtiyaçlarının değişmemesinden dolayı itikat, ibadet ve ahlak sahalarında değişmez temel prensipler vazetmişse de, hayatın zaman nehrinde akışını ilgilendiren iktisadi ve siyasi sahalarda, genel çerçeveyi belirlemiş, bu çerçeveye göre kurumsal yapının oluşturulmasını, özüne ve ruhuna aykırı olmamak şartıyla, bazı yönleri zamanın içtihatlarına bırakmıştır. Mecelle’deki ‘Zamanın tagayyürüyle ahkâm da tagayyür eder” prensibi, bu hususa işaret etmektedir. İslam’ın bizzat ruhunda var olan bu esneklik, toplumların ilerlemesiyle, iktisadi, içtimai ve siyasi sahalarda ortaya çıkacak yeni şartlar ve ihtiyaçlar karşısında İslam’a büyük bir dinamizm kazandırmıştır.

Komünizmin, kapitalizm karşısında gerileyip çökmesinin en temel sebeplerinden birisi, kapitalistlerin sistem krize meylettiği anda yapısal değişikliklere gidebilmelerine karşılık, komünist ideologların zuhur eden tıkanıklıklara karşı kökten, yapıcı revizyonları gerçekleştirememeleri olmuştur. Temel mantık ve esprisi gereği, sürekli evrime dayalı devrim anlayışı üzerine oturan ve dolayısıyla değişmeyi en temel prensip kabul eden komünizm, pratikte tam tersi bir yolda yürümüş, değişiklik teklif ve uygulamalarını revizyonizm nitelemesiyle mahkûm etmiştir. Esasen, komünizmin, ters yöndeki teoriğine rağmen, başka türlü davranması da beklenemezdi. Çünkü dikta rejimlerinin hem adaptasyon (uyum) kabiliyeti, hem de manevra gücü çok düşüktür. 19. asrın ikinci yarısından itibaren kapitalist ülkeler, toplumda oluşan derin gelir farklılıkları ve sermayedarların işçileri sömürmelerine karşı işsizlik sigortası, sosyal güvenlik programları, işçilere sendika kurma hakkı vs. gibi ”bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” liberal anlayışından yavaş yavaş sosyal refah devleti anlayışına geçerek, sistemdeki muhtemel patlamaları önlemişlerdir. 1929 Büyük Bunalımının akabinde, ekonominin tamamen piyasa tarafından yönlendirilmesini savunan liberal anlayışa olan inanç azalmış; buna karşılık, devletin, piyasanın yol açıp da düzeltemediği sapmalara karşı aktif rol almasını müdafaa eden Keynesçi yaklaşım hâkim olmaya başlamıştır. II. Dünya Savaşı’nın ardından Rusya (askeri ve siyasi) bir süper güç olarak sahneye çıkınca, komünizm tehdidine karşı sosyal devlet politikaları ivme kazanmaya başlamıştır. 70’lerden sonra ise, 73 Petrol Krizinin ardından başlayan, 80’lerde de hızlanarak gelişen liberal politikalar ekonomik hayata yeniden yön verir olmuş ve devletin ekonomik yapı üzerindeki etkinliği hafifletilmiştir.

DEĞİŞiMİ ENGELLEYEN FAKTÖRLER

Belli bir zaman diliminde yaşayan herhangi bir toplumun, maddi ve manevi dayanak, dinamik ve özelliklerini ihtiva eden sosyal yapısı olduğu açıktır. Bu yapıyı meydana getiren her birim kurum, o toplum için birer “simge” olma durumundadır. Dolayısıyla kültür dediğimiz şey, en azından sosyolojik yanıyla, o toplum için, kendisini niteleyen, anlatan “simgeler” kümesi olarak tanımlanabilir. Sosyal açıdan bakılınca, bu simgelerin toplumun fertlerine bir kimlik kazandırdığı görülür. Cemiyet, hâlihazırdaki yapısını oluşturan “simgeler”ini yenileriyle değiştirmek istemez. Çünkü her bir “simge”de tarihten beri süregelen kendi değerler sistemini görmektedir. Hatta bu noktada bütün insan gruplarının, milletlerin izafi olarak fıtraten muhafazakâr olma hassasına sahip oldukları bile ileri sürülebilir.

Kültür değişmelerinin üzerinde biraz bilgi sahibi olanlar, sembolik mahiyetteki unsurların niçin kültürün en sert noktalarını teşkil ettiklerini ve bu noktalardaki değişimin niçin mukavemetle karşılandığını bilirler.

Bu noktada, değişim hangi kurum veya simgeyi hedef alıyorsa, karşısında engelleyici faktör olarak onu bulacaktır. Köklü değişiklikler ise, gelenek ve statüko sahiplerinin sert muhalefetiyle karşılaşır.

Bu yüzden, değişimin en son fethedeceği kale, köyler ve statükocuların ârâm ettiği fildişi kulelerdir. J. D. Walterz, “sistemler değişimi sevmez” diyor. Çünkü hayatın nihayetsiz med-cezirlerini durgun bir hale getirip, dondurmak isterler. Bir anlamda, zaman kuşunu zamanı olmayan bir mezara hapsetmeyi temsil ederler. Tarihteki her büyük ilerleme, bir kişinin veya bazı öncü grupların büyük arzusu sonucu meydana gelmiştir. Büyük değişimler hiçbir zaman kurumlardan gelmemiştir.

Sistem ve kurumlar ne kadar hantal olsalar da, hâlihazırda “istikrarın korunması” gibi, ilk anda kitlelere tatlı gelen bir kısım faydalar taşırlar. Topluluklar, değişimin getireceği belirsizliklerden ve eldeki faydaları muhafaza etme tutkusundan dolayı, kendilerini riske atmak istemezler ve değişime direnirler. Bir nevi hazır menfaatler, insanoğlunun acil olan şeylere fıtraten düşkünlüğünden dolayı mevcut yapının değişmesiyle hâsıl olması muhtemel büyük faydalara tercih edilir. Kitleler pragmatisttirler ve pratik faydalardan müthiş etkilenirler, belirsizlik ve riskten de hoşlanmazlar. Değişimler ise, belirsizliklere gebedir. Demokratik sistemlerde değişimi savunanlar sosyal yapı içinde fikirlerini kısmen de olsa hayata geçirme imkanı bulur ve başarılı olurlarsa, o zaman değişime direnenlerin mukavemeti gitgide kırılır, fikirlerinin destekçileri artar, daire genişler ve bir değişim süreci yaşanır. Veya mevcut kurumlar toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince, değişim de mecburi hale gelir. Dikta rejimlerinde ise değişim, sistem ve kurumlar bütün bütün fonksiyonlarını kaybettiklerinde, toplumsal huzursuzluk had safhaya vardığında patlamalar şeklinde kendini gösterir. Büyük krizler, hayır veya şer, büyük değişiklikler getirir.

Değişimin önündeki en büyük engellerden birisi de, ön yargılar oluşturan, toplumu kategorize eden, düşmanlıklar doğuran, hoşgörü ve diyalog köprülerini yıkan ideolojik saplantılar, tabular, şablonlar, bağnazlıklar, şartlanmışlıklar ve taassuplardır. Bulunduğu ortamdan menfaat peyleyenler, toplumda yüksek statüsü olanlar, değişim istekleri kendilerini hedef aldığında var güçleriyle direnirler. His ve hevesler fikir suretine bürünür, sloganlar ve klişeleşmiş ifadeler kullanılır, “meşruiyeti teyit edilmiş” tabular dayatılır ve aklın, iz’anın ölçüleriyle hareket edilmez olur. Böyle bir ortamda değişimler çok sancılı olur. Bu sürece “değişim anaforu” da diyebiliriz.

Fertlerin ve toplumların kemale erdiklerini zannetmeleri veya doyuma ulaşmaları, değişim ve yenilenme arzusunu kıran önemli faktörlerdendir. Kendini eksik görme, ümitsizlik ve komplekse yol açmadığı sürece, devamlı yenilenmek için bir motivasyon unsurudur. İslam’da kişinin kendisini daima eksik, günahkâr, hatalı görmesi gerektiği tavsiyesi; hayat boyu mücadele edilecek bir nefis anlayışı; Allah’ın rızasını kazanmanın marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhani ufkunda seyretmenin bir sonu olmayışı, bir müminin kendini devamlı yenileme ve geliştirmesi için çok büyük dinamiklerdendir. Fertler ve toplumlar doyuma ulaşınca ve “kemale erdim, yapacağım bir şey kalmadı” deyince zafer sarhoşluğu, başkalarını küçük görme, kendini sefahate ve gevşekliğe salma ve ardından heyecanını ve hamle gücünü kaybetme gibi öldürücü ağlara takılırlar, “Sosyal entropi” tabiriyle ifade edebileceğimiz bir durgunluğa, ardından da çözülme, kokuşma, yozlaşma sürecine girmiş olurlar. Kendilerini o noktaya getiren dinamikleri, motivasyon unsurlarını yavaş yavaş terk etmeye başlarlar.

NETİCE

Değişim çok efsunlu bir kelime olmasına rağmen, insan olarak, ihtimal ki, değişimin vaat ettiği şeylerin belirsizliğinden veya düşünce ve davranış alışkanlıklarımızdan vazgeçmek istemeyişimizden dolayı, değişmekten çok az haz alıyoruz. Değişim yozlaşma da getirebilir, terakki de. Tehlikeli değişim ise, milletin kültürüne ve kimliğine yönelik olanıdır. Fakat her şeye rağmen millet olarak müştereklerimize vurgu yaparak, ortak paydalarımızı olabildiğince yayarak, farklılıkların, değişim ve yenilenmenin dinamikleri olduklarının, toplumun manevra ve adaptasyon gücünü artırdıklarının şuuruna ermeliyiz. Herkesi tek bir potada eritmenin hem imkânsız hem de durağanlık ve monotonluğa sebep olacağını idrak etmeliyiz. Böylece eleştirel düşünebilen, olaylara esnek yaklaşabilen, sorgulayan, şablonculuk ve ön yargılardan uzak, inkılâpçı, değişime açık çok yönlü fertler yetiştirmeliyiz. “Bireyin çiçek açması”, değişimlerin sancısız ve kavgasız gerçekleşmesi, ancak anlayış, olgunluk, karşılıklı saygı, demokratik şuur ve herkesi kendi konumunda kabul etmekle mümkün olacaktır.

Kaynaklar

— Erol Güngör; İslam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Vay.

—Sait Halim Paşa; Buhranlarımız, İnsan Yay.

— Mustafa Özel; Değişim ve Kriz, İz Yay.

— Mustafa Özel; iktisat ve Din, İz Yay.

—Afat Piremir; Bediüzzaman’da Yenileşme Düşüncesi Yeni Dergi, 8. Sayı.

—Şerif Mardin; Din ve İdeoloji, iletişim Yay.

—Bediüzzaman; Sözler, Sözler Yay.

—Bediüzzaman; Lemalar, Sözler Yay.