Aralık 2003 · s. 564 · 10 dakikalık okuma
Damlalar
Güneş
Murat Kahraman
Şimdi ilkbahar mevsimlerden
Tam ortasındayım uzayan günün
Hava da çok güzel bugün
Şu an bulunduğum yer de
Otağ Tepe'deyim
Küheylanın şaha kalktığı yerde
Mührünü seyrediyorum
Sultan Fatih'in
Rumeli Hisarı'na bakarak
Gökdelenlerin tepesine takılan
Bulutların arasından
Gelin gibi süzülen güneşi izliyorum
Çizgi çizgi aksediyor
Yeditepe'nin üstüne
Bu şehrin karanlık sokaklarında
Kara çehreli adamların
Kapkara karanlık işlerine inat
Ve onca üfürüklere rağmen
Sönmeden, sunuyor ziyasını
Üstüne üstüne bu şehrin
En ücra köşelerine
Kuytu mahfillerine
Batakhanelerine ve daha
Bilmem kimlerin
Yatakhanelerine kadar
Sökmek için karanlıkları
Uyandırmak için insanları
Gafletten, sefaletten.
Ey vesveseleri üzere çullanmış insan!
Görmüyorsan güneşin billur huzmelerini
Sesini de duymuyor musun çığlıkların?
Yıkıntıların altından gelen
Yetmez mi avare gezindiğin
Bu karanlık sokaklara
Hayır, hayır!
Sokaklar değil karanlık
İçinde karanlık senin
Perdeler gözlerinde
İşte güneş!...
Süzülüyor bulutların arasından
Aydınlatmaya bu şehrin
Karartılmış sokaklarını
Ve karanlığını senin
Ve ey naçar olduğunu sanan insan!
İnatlaşma artık, işte güneş!
Başımızda, yanı başımızda.
Günahlar
Arslan Mayda
İnançla ümit et, rahmeti bekle
Bir damla gözyaşı.. akar günahlar
İstersen ömrüne bin ömür ekle
Rahmetsiz ruhunu yakar günahlar
Günah yasaklara baş kaldırıştır
Düzene doğruya kurşun atıştır
Doğru zannedilen süslü yalnıştır
Dipsiz bir kuyuya sokar günahlar
Nefsin cambazı zehirli lezzet
Zehirli bedenle hayatı kirlet
Kemirici kurt, ruhlarda illet
Şeytan tuzağına çeker günahlar
Silinmeyen kayıt beynin yapısı
Korkunun aptalı günah kapısı
Tabulaşan adet olur hepsi
Cehenneme ateş döker günahlar
Günah ortaklıktır şeytan diliyle
Öğütler itilir elin tersiyle
Çaresi sabırdır mümin haliyle
Her an karşımıza çıkar günahlar
Ahval
Ayşe Çakır
Mevlana'yı sermest eden badeden
Ta ezelden meğer biz de içmişiz
Bir gizli yar gönlümüzü şadeden
Mecnun gibi kendimizden geçmişiz
Efkarlıyız gurbet havası gibi
Kızgın çölde yağmur duası gibi
Gecikmişiz akşam sefası gibi
Dervişlerin bahçesinde açmışız
Kalbi kalbe bağlayan bir tel vardır
Harf olmadan konuşulan dil vardır
Levvameden mülhimeye yol vardır
Yunus gibi aşkı meslek seçmişiz
Muhammedi güller açar dalımız
Her köşeden dosta çıkar yolumuz
Arş üstünde kader tutar elimiz
Aşk bahrini bir yudumda içmişiz
Karıncayız Süleyman'ın elinde
Bu yazılmış bir kaderdir alında
Aşk ayağı gider Dostun yolunda
Aşa değil sevdalara açmışız
Yüce Dost'a götürüyor yol bizi
Dört mevsimde gezdiriyor hal bizi
Hallac gibi dara çeker el bizi
Tene yokluk elbisesi biçmişiz
Otantik gerçekler
M. Emin Kanmaz
Hayatın akışına kendimizi bırakmış gidiyor, bir kez olsun geçmişe dönüp bakmıyoruz. Gözlerimizi kapatıp geçmişe ait gün ışıklarını görmek istemiyoruz. Yalnızlığımızı hissedip geleceğe daha hırsla koşuyor, kimi zaman neşe içinde, kimi zaman hüzünle adımlıyoruz hayatı. Hayatı her adımlayışımızda da, neleri kazanıp neleri kaybettiğimizi anlayamıyoruz. Çoğu zaman hayallerin peşinden koşup yoruluyor, kuruyan dudaklarımızı serinletecek geleceğe bakıyoruz. Niçin? Hayatın tınısına bir ahenk katmak için mi; yoksa yalnızlığımızı bir kez daha unutmak için mi? Aslında yaptıklarımızdan utanmak mı bunun adı, yoksa bir pişmanlık mı?
Kimi zaman dostlarla geçirilen neşe dolu anlarda, unutmak hayatı ve yapılanları... Niye özeleştiriden bu kaçış, yanlışı sorgulama yeteneğini kaybediş? Kum saati dünden daha hızlı akıyor, her geçen gün haznesini eskisinden daha hızlı dolduruyor. Bir sır vermek istiyor herkese, sessizce... Bu sessizlik bir var oluşa koşmak için değil mi?
Hayat, istediklerimizi hep az veriyor veya biz doyumsuzuz. Olabilecekleri şimdiden görmek yerine, körebe oynamayı tercih ediyoruz. Hayat yarışında kim daha uzun koşuyor ki? Bazıları bu yarışta soluksuz kalıp gittiği halde, üzerlerine basıp umursamazca devam ediyoruz. Hayatımızı eğlence yerlerinde içtiklerimizle eritiyoruz. Her yudumda hatalarımızın eridiğini düşünerek rahatlıyor, ardından bir kahkaha atıyoruz. Bir an için çocukluğumuza dönüp çevremizdekilere, küçükken defter yapraklarını kıskaç ile nasıl düzelttiğimizi anlatıyor; ama büyüdüğümüzde yaptıklarımızdan bahsedemiyoruz.
Hangimiz, bir ayna karşısında ağlayabildi? "Bu ben miyim, yoksa başkası mı?" diyebildi. Kırılan hep ayna olmadı mı, gerçekleri yansıttığı için ilk taş ona atılmadı mı? Hata aynada mı, yoksa bizde mi? Oturup düşünmek yerine, hayatı umursamamak belki daha kolay geldi. Bu umursamamanın sonucunu düşünmek bile istemedik. Bunun sonucu olarak da, hayat vadisinde yalnızları oynadık; kalabalıklar arasında yerimizi aldık. Çoğunluğun içinde kendimize bir güç aradık. İçimize yönelmek yerine, geçici heveslerde soluğu aldık. Her soluk alışımız, bizi daha da tıkadı. Kimi zaman nefes alamaz olduk; ama sebebini öğrenmek istemedik. Öğretmek isteyenlere de dönüp bakmadık. İç sıkıntımızı vitrinlere bakarak giderdik, kimi zaman indirimli yaşadık, kimi zaman pahalı. Hep güzel yaşamayı arzu ettiğimiz halde, iç güzelliğini bir türlü yakalayamadık. Maskeli balolarda yüzlerimizi yeniledik. İçimizde bir ses hep yankılandı; ama onu hep bastırdık.
Nereye kadar bu kaçış? Vicdanımızı dinleme zamanı gelmedi mi? Geldi de geçiyor. İçimiz kurudu, bir yudum suya hasretiz. Hep birileri gelsin diye bekledik. Birilerinin gelmesi yerine, biz bir şeyler yapmaya çalışmadık.
Artık, kum saati devrede, ritmik tanelerini daha hızlı atıyor. Güneş geceye daha hızlı koşuyor. Dün, hafızalarda eridi gitti, bir film şeridiydi bizim için. Geçmişin tuvaline bir beyaz boya çekme zamanı geldi herhalde. İçimizdeki yalnızlık vadisinde bir ses duyuluyor, bir çağrı bu... Gerçeğe ve doğruya, güzele ve Hakk'a...
Sevginin yolu
Gökçen Şimşek
'Ya bu dünya minicik veya biz dev gibiyiz, her neyse, bizim onu bütünüyle doldurduğumuz kesin.' der yazar. Dayanıklığın her gün sınandığı, imtihanların zorlaştığı bu uzun yolculukta, karşılaştığımız her zorlukla birlikte ruhumuz da değişime uğrar. Kaybedebileceğimizi veya kazanacağımızı ister bilelim, ister bilmeyelim mücadeleye devam etmek zorunda hissederiz kendimizi; hayatın hangi kulvarında koştuğumuza aldırmadan...
Yazarın 'minnacık' diye nitelediği bu dünyada, hepimiz, evrensel birliğin bir parçası olduğumuzu anlarsak, diğer yaratıklarla olan bağımızı dostluğa dönüştürebiliriz. Öyle bir dostluk ki, O'nun bize sunduğu sevgiyi hiçbir beklenti içine girmeden, istisnasız herkese verebilir, her şeyle paylaşabiliriz.
Her an, her yerde durup dinlediğimizde, dinlerken duygularımızın bilincine varmamızda, sevginin o büyülü atmosferine kapılırız. 'Eğer bir şey karmaşık gibi görünüyorsa, bu, sevgi değildir; başka bir şeydir.' diyordu yazar, sevgiyi anlatırken. Öyle ya, sevgi duruma göre hangi yol daha fazla yardımcı oluyorsa, yardım edici, verici veya alıcı değil miydi?
İnsanlar bilgiye ulaşma yolunu öğrenebilir ve ulaşabilirler; ama diğer canlılara bu fırsat verilmemiştir. Bizi diğer canlılardan ayıran duygularımızdır. Ve bizlere verilen bu fırsatı fark ettiğimiz noktada sahip olduğumuz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu anlarız.
Evet, bizlere verilen bu nimetin hakkını vermek, "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevmek" bizim yeryüzündeki asli görevlerimizden biridir. Abdullah bin Serces (ra), bir gün Sevgililer Sevgilisi'ne (sas): 'Ben Ebu Zerr'i seviyorum.' demişti. Peygamberimiz: 'Bunu kendisine bildirdin mi?' diye sordu. 'Hayır' diye cevap verdi Abdullah. Peygamberimiz: 'Öyleyse onu haberdar et.' buyurdu. Abdullah bu tavsiye üzerine kalkıp Ebu Zerr'in yanına gitti ve ona, 'Ben seni Allah için seviyorum' dedi. Ebu Zerr de, 'Beni kendisi için sevdiğin Allah da seni sevsin.' cevabını verdi. Abdullah daha sonra Hz. Peygamber'in yanına geldi ve Ebu Zerr ile aralarında geçen konuşmayı nakletti. Allah Resulü (sas): 'Sevmekte olduğu gibi, sevdiğini söylemekte de sevap vardır.' buyurdu.
Hiç şüphesiz, sevgiyi vereni sevmek, bu mesajı bütün kainata yayan Habibullah'ı sevmek, sohbetlerimizi sehbet-i canana çevirmek için geç kalmadık. Yol uzunsa, yolda dikenler varsa, meclislerimiz sevgilisiz kalmışsa, içimize, kalbimize açılan kapının tokmağına ufak da olsa dokunmamız yeterli olacaktır.
'Dinleyin!' diyordu Allah'ın Resulü: 'Birbirinizi sevmedikçe kamil iman etmiş olmazsınız; iman etmedikçe de cennete giremezsiniz.' diyordu ve bizi O'na ulaştıracak kestirme yolun sevgiden geçtiğine işaret ediyordu. Başka bir Hak aşığı da 'Bırakın kalbinizin yarası görülsün, çünkü sevgi yolunda yürüyenler bu yaralarından tanınırlar.' diyordu. Ve biz de gönüllerin yandığını, yüzümüzü yanan kumlara dayamayı, etrafımızda güneş suretinde insanların dolaştığını O'ndan öğrendik. O'ndan öğrendik, insanların kalblerinde oluşan buz tabakalarını eritmeyi. Gönüllere sevgi ekmeyi ve hasat zamanında gül biçmeyi. Çakıl taşlarına rahmet damlaları dökmeyi O'ndan öğrendik.
Öyle bir tılsımdır ki sevgi, bize, her varlığa sevgi ile bakma şuuru kazandırır. En umulmadık şeylerde bile bir güzellik yakalama şansı verir. Bütün müritlerin gördükleri bir köpek ölüsünden tiksindikleri bir durumda, Hz. Mevlana'ya, o leşteki güzelliği idrak ettirip; 'Ne güzel dişleri varmış.' dedirten de yüreğinin yakıtı sevgi değil mi?
Evet, O'nun yolu sevginin yoludur. Ve gerçek sevgi, daima sonsuzluğu kucaklayan ve bu yolda yürüyen bütün insanlara adanan evrensel bir duygudur. Unutmayalım ki, karşımızdakine değer verdiğimiz sürece insanız. Hepimiz sevdiğimiz kadar seviliriz. Ve sevgiyi paylaştığımız ölçüde mukabele görürüz.
Kimi zaman duygularımızın gelgitlerinden, kimi zaman da yaşadığımız inhiraflardan kurtulmak için Efendimiz'in (sas) şu duası hayatımıza rehber olur: 'Allahım! Sevgini, seni sevenin sevgisini ve seni sevmeye beni yaklaştıracak olanın sevgisini bana nasip et.'
Evet, Allah (cc), sevilenleri sevenlerin dualarıyla koruduğu gibi bize de kendisine ve Habibine yaklaştıracak olan sevgi vermesini diliyoruz.
Şölen
Ümit İnce
Yüreğime seslendim
Bir gece yıldızsızdı
'Uyan uyan, ey!' dedim
Çevrem de pek ıssızdı
Gözlerini açtı ve,
'Ne var, ne oldu sahip?'
'Gelmelisin kendine,
Gafleti özden itip.'
Dedi: 'Nerelerdeydin,
Bunca yıl, bunca mevsim.
Silindi bende yakin
Unuttum yaradan kim'
Dedim: 'Şimdi uyanmak,
Vakti ey kalbim uyan
Sönmeyen kandil yakmak,
Vaktidir özde bu an.
Yoksa ebedi ölüm,
Sene yakalayacak.
Solacak ümit gülüm,
Yeis içre kalacak.'
Kalbim dinledi beni,
Kalktı, birden ayağa.
Dedi: 'Terk ettim teni,
Düşmem bir daha ağa.
Tuzakları geçerim,
Artık sonsuza kadar
Aşktan bade içerim,
Allah bana gerçek yar.'
Ne kadar korkmuştum ben,
Öle yazacak diye.
Kalbim bana Rabb’imden,
En değerli hediye.
O gündür ve bu gündür,
Onu besliyorum ben.
İman bana düğündür,
İhlas içinde şölen
Mah Tac
Akif Cemil
Bahçelerde bahar, gönüllerde sürur var,
Sanki bir şehrayin, meleklerde gurur var,
Gözlerde ışıltı, alınlarda hep nur var,
Aydınlık arayan ruhlarda bir huzur var
Bahçelerde bahar, gönüllerde sürur var
Gül biraz, gülmenle gülşende güller açsın
Zümrüt tepelere bakan altın yamaçsın
Ümit çerağın hep gönüllere nur saçsın
Nur Çağı'ndan ışık damıtan bir siraçsın
Gül biraz, gülmenle gülşende güller açsın
Fecir ırmağı bak çağlayanlara gebe
Seherler; gülenler, ağlayanlara gebe
Bağlar, yüreğini dağlayanlara gebe
Engebeler, yolu sağlayanlara gebe
Fecir ırmağı, bak çağlayanlara gebe
alem sana muhtaç, Sen aleme nur taçsın
Gönüller hep hasta, Sen ise bir ilaçsın
Nur ile zulmeti ayıran bir hallaçsın
Hakka doğru pervaz ettiren miraçsın
alem sana muhtaç, Sen aleme nur taçsın
Bitsin öz yurdunda gurbet, gurbette vatan
Sahipleri sahip çıksın, çıksın kahraman
Şahlanıver sen de ey doruca küheylan
Kucakla bizleri dinsin ruhtaki heyelan
Bitsin öz yurdunda gurbet, gurbette vatan
Seni aradık
Saliha Canbay
Ellerimiz boş, ıssız yollarda ilerliyoruz. Seni arıyoruz belki içimizdeki boşlukta. Sana ihtiyacımız var. En çok sana ihtiyacımız var. Çaldığımız her kapı kapandı yüzümüze, üzüldük, yıkıldık geri dönüşlerimizde. Döndük, döndük bulamadık gidip de dönülmeyen kapını. Girmediğimiz yer, aşındırmadığımız yol kalmadı, bir senin yoluna giremedik biz talihsizler.
Güneşler battı, nehirler kurudu, uçan kuşlar göçtü başka illere biz arayışların en güzelini yaşadık seni ararken. Aramak bile güzeldi seni.
Sana ulaşanlardan dinledik hep destanını. Sen bir daha yaşanmayacak destan oldun dilimizde. Destanını söyleyen diller dudaklar kalbler coştu. Senin adın dudaklara bal kaymak oldu.
Senin yanında yaşayanlar ne bahtiyardı, dizinin dibinde olanlar dopdolu senin ruhunla. Senin boyanla boyandı onlar, biz solgun renklerimizle arayıştayız. Yorulduk, yorulduk, çağları aşan sıcaklığını aradık. Sensizlikte kavrulurken bizler bir esinti aradık senden gelen.
Şimdi senin doğumunun yıldönümü. Asırların her yılında, yılların her gecesinde sen anıldın ve her geçen yıl sana güzellikler kattı içimizde. Birikti, birikti ve sana ulaştık çaresizliğin, bitişin arefesinde. Sen bu gece doğdun. Sen bu geceye doğdun. Bu gece ay senin için doğdu, yıldızlar geceyi senin için aydınlattı. Aydınlık günlerde seni bulduk ve her fırsatı değerlendirdik sana doğru. Geceye doğan sen bu çağa da doğdun. Bizim ve bütün insanlığın ihtiyacı var adına.
Söylediğin her sözü can kulağıyla dinleyenlere, sen konuşurken başının üstünde kuş varmış gibi hassas davrananlara hayranlığımızı ifade ediyoruz. Onların yerinde olmak için canımızı feda edeceğimizi asırlar sonra bütün kalbimizle söylüyoruz. Seni aradık ve bulduk. Artık yağmurlar daha bir rahmetle yağıyor üzerimize, yollarda panayırlar kuruldu ve şenlik yapıyor insanlık. Adını söyleyenler heyecanlı ve gittiği yoldan emin. Bir bayram havası adının anıldığı yerler. Seni bulmakla, yaşanan her gün ayrı buudlara eriştik.
Yıkıldıysak imar edecek sen varsın diye, yapılar yaptıysak senin adını üzerine yazmak, senin güzelliğinle süslemek için. Seni bulduğumuzu okyanuslara, ulaşılmaz sanılan dağlara duyurmak için çıktık yola. Anlattıkça anlattık, anlattıkça anladık seni. Erimez sanılan aysbergleri senin sıcaklığınla erittik. Bütün katı kalbler, buz gibi ruhlar seninle eridi, çağlayanlara dönüştük.
Şimdi Fuzuli'yi anıyoruz akışlarımızda. Yeryüzünde senin ayağının değdiği topraklara ulaşmak için başımızı taştan taşa vurarak geziyoruz. Seni anlatmak için kasideler dizdik, na’tlar sunduk. Kullandığımız yüz binlerce kelime senin güzelliğinin bir katresini bile anlatamadı. Bizi asırlar sonra da olsa boynu bükük bırakma. Ziyaret et evlerimizi yanımızda soluğunu hissedelim. Sensiz ve sessiz ağlıyoruz ıssız gecelerde. Sensiz olamayan bizleri sensizlikte bırakma.