Nisan 2003 · s. 148 · 8 dakikalık okuma
Damlalar
İsmailler ölmesin!
Metin Tekcan
2003 haccı...
Bir ikindi namazı farzının kılındığı vakitler...
Biraz önceki uğultu yerini sessizliğe bırakmış; sessizlik ve huşuya...
Bir ses, bir çocuk sesi, hayır feryad!
Öyle bir feryat ki, adeta Kabe'yi sarıyor.
Hangi milletten olduğu bilinmiyor ama, çığlık anlaşılıyor.
Bütün coğrafyaları aşan, herkes için anlaşılır olan çocuk sesi; bir ihtiyaçtan, sanki 'anne!' diyor
Yoksa o ses mi?
İbrahim'in İsmail'i...
Sen İsmail misin, ey çocuk!
...
Feryadın sahibini, o çocuğu İsmail bildim. Asrımızın İsmailleri gibi, o da suya ve katığa hasret; kalp katığına...
Herkesin anladığı bu sese bir Hacer gerek; terk edilmiş vadilerin Hacer'i...
Bizim Hacer'imiz, kocası gibi mazlum ve tevekkülün abidesi Hacer...
Hiçkimsenin olmadığı, sadece O'nun olduğu yerde, 'Ya İbrahim, Allah mı emretti?' sorusuna aldığı, 'evet' ceabından sonra, o halde, 'O bizi zayi etmez.' diyerek sükuna eren Hacer...
Hacer gerek bize...
Sinesinden beslemeli İsmailleri...
Koşmalı dağdan dağa, İsmailler ölmesin diye...
Tayvan, Tuva, Moskova, Nijerya, Tacikistan, Amerika, Norveç, Japonya, Bağdat.. bütün bir dünya, bütün İsmailler susuz; Hacer'e muhtaç...
2003 haccı... Safa-Merve koşmaları, bin endişe içinde İsmail'e varıyor.
Etrafta yırtıcı hayvanlar var, gözlerini İsmail'e diken... Hacer'de bin ızdırap; İsmail'i kaybetme korkusu...
Şimdi sen söyle...
Kaç İsmail kaptırıldı?
Gafletle, tenkitle, cimrilikle, gayretsizlikle...
Kaç İsmail akbabaların midesine azık oldu?
Evet, Hacer gerek bize, Hacerler gerek. İsmaillere kanat gerilsin diye...
Cehd gerek, ızdırap gerek, ilim ve fedakarlık gerek. Semanın kapıları İsmaillerin susuzluğunu gidersin diye...
Ümit ve korku
Sevil Ocaktan
Semalarda köz olmuş bir yürek sunuyorum sana
En yakışan haliyle
Ve dinmeyen yağmur ertesi günlerinde Ümidin söndüğü yerde keder ufku sararken
Hasretle yoğrulan bir hüzün başlar derinden
Bilmem ki hangi baharın kaçıncı mevsiminden
Sana bütün sevdaları sunuyorum Sultanım
En yakışan haliyle
Bir ümit ki besliyorum yüreğimde
Kil tutmuş, pas tutmuş, pür i perişan
Yine bir ümit ki besliyorum ötelerde
Açmamaya yemin etmiş çiğdemlerle yarışan
Sana gönlümün gözyaşlarını sunuyorum
En saf ve temiz haliyle.
Şiir gibisin
Hasan Önvermez
Sen bir tanesin
Hayallerimden bile güzelsin
Yamaçlar boyunca kokun yayılır
Narince salın, mor menekşesin
Bir kuş dudağında sıcak melodi
Bulutlar içinde gülümseyen ay
Gökyüzünde mavisin
Sen var ya sen, bir tanesin
Nur ile bezenmiş yağmur damlası
Sevgiyle yıkanmış bir gül yaprağı
Gökkuşağından ötede bir renk
Bitarifsin.
Seni söyler, dağlarda taze kekik
Nergis kucağında bir çiğ tanesi
Seni söyler sabah rüzgarı
Şiir gibisin
Karanlık üstüne parlayan güneş
Asırlar boyunca kökleşen filiz
Güzler uğramayan bir gül bahçesi
Öylesine güzelsin
Sen, hayallerimden bile ötesin
Söylenir, her nefes dillerden yadın
Öylesine iyisin
Sen, hasret
Sen, güneş
Sen, Muhammed'sin
Yıkanır sevginle toprağın bağrı
Yağmur
Hem nefes
Sevgili sensin
Sen, gökkuşağından ötede bir renk
Öylesine güzelsin
Bir tanesin.
İnsanın uyku hali
Ayşe Ayman
'İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar...'
Deliksiz bir uyku bu. Hayat, bir uyku... Dünya, bu uyku için hazırlanmış kusursuz bir yatak... Kimine göre kuştüyü; sınırsız rahatlık, vurdumduymazlık, ağır bir uyku hali. Öylesine rahat ki bulunduğu halde; sanki sonsuza dek uyuyacakmış gibi, sanki 'hiçbir şey' gelip rahatını bozmayacakmış gibi, sanki 'hiç kimse' gelip o kuştüyü yatağın hesabını sormayacakmış gibi... Bazıları da var ki, çivili yatakların üzerinde bir uyku hali geçirmekte... Aslında tam bir uyku hali de değil onlarınki, yarı uyanık belki; bir şeylerin bilincinde olarak uyunan bir uyku... Uyanış gününün dehşetini her an sırtlarında hissettikleri bir uyku onlarınki... Yine de onların da diğerlerinden bir farkı yok.
Sonuç itibariyle hepsi insan, hepsi bir beden içine hapsedilmiş bir ruh, bir nefs taşıyor. Kimi yumuşak yataklarda hülyalı uykularda koşar adım bir kabusa ilerlerken, diğerleri de, kabusla hülya arasındaki cam kırıklarıyla dolu uçurumu yataklarına taşıyıp manen 'derin' uykular içinde sonsuz ve sınırsız hülyalara ilerliyor. Hülyalara ulaşmak için cam kırıklarınızı koynunuza alıp, sırtınızı çivili yataklara dayamanız gerekiyor.
İki kutup bu kadara açık ve belli iken; kabusla hülyanın, kuş tüyü ile çivinin farkı bu kadar bariz ve anlaşılır iken... Bir de öyleleri var ki... Çivili yatakları üzerine incecik kuş tüyleri serip mutlu olabilenler... Ya da kuş tüyü yatakları arasına cam kırıkları serpiştirip gaflet içindeki hülyalarından gerçek rüyalara kavuşanlar... Uykularını, hayatlarını allak bullak eden insanlar bunlar... İmtihanın en çetinine layık görülenler bunlar... Aşkla imtihan edilen insanlar bunlar... Uyku içinde uyanıklığı, yaşarkenki ölümü en keskin hisseden, hissedebilenler bunlar... Bir zindanı gül bahçesine ya da bir gül bahçesini zindana çevirsin fark etmez. Bütün bu geçişleri ateşle atlatan, ateşle sınanan insanlar bunlar... Kimine rahat urbalar verildi bu uykuya yatırılmadan önce, kimine ise sadece kendi teni... Kimine de sadece arkadan yırtılşmış gömlekler emanet edildi Yusuf gibi... aşıklaraysa, aşık olanlaraysa ateşten birer gömlek... Hepsinde bir imtihan gizliydi. Bütün bu emanet edilen gömleklerin bir rolü vardı ya bu uykularda; en yakıcı, en yıkıcı ve en zor olan aşka emanet edilen gömleklerdi...
Yataklar hazırlandı, gömlekler geçirildi sırtlara ve gözkapakları ruhların üstlerine kapanıp başladı uyanışın bekleyişi....
***
Cam kırıkları üzerine yerleştirilmiş incecik, naif, bembeyaz bir tüy... Üzerinde bir damla kan, bir damla gözyaşı... Ve mevcut cam kırıkları üzerine yansıyan kızıllık: alevler... Uykum bu benim; rüyam, hülyam, kabusum bu... Bizleri derin uykulara yatıran, türlü yataklar, hayatlar, gömleklerle imtihan eden, hayırlısıyla uyanmamızı da nasip eder inşaallah...
İman cennetti ve herkese lazımdı
Emine Kırköse
Dostluğu sende bulduğum günden bu yana hep içimdesin. Yüreğim nem tutmuş duvarlarda gezinirken, geçmişin anıları ile yaşıyor. Hayatın çetin yolarında geçirdiğimiz arkadaşlık zinciri, acımızı az da olsa hafifletiyor. Yorgun akşamların en güzel şarkısıyla hep yüreğimdesin. Buğulu resimlerle yaşadığım saniyeler, birkaç damla gözyaşı ile güzelliklere imza atıyor. Sevginin bu eşsiz güzelliğinde 'pembe bir çiçek' adlı günü hatırlıyor, gözlerim doluyor. Sevgi yüreğimizden ayrılmasın iki gözüm. Hep unutulmaz dostluğumuzun sıcaklığı ile avunacağım.
Kanatları kırık kuşlar misali, anadan babadan uzaklarda yaşıyorduk. Ve öğreniyorduk hayatı dikenli yollarda düşe kalka. Yollar nasıl menderesler gibi eğri büğrü ise, hayat yolunda dümdüz ilerleyemiyorduk. Ayakta durmak için savaşmalıydık. İçimizdeki sevgi dağı, gülümseyen gözlerden bir volkan alevi gibi fark edilirken, işte dostluğumuz diye haykırıyorduk var gücümüzle. Biliyorduk ki, yeni insanlar, yeni simalar tanıyacaktık. Yeni doğmuş çocuklar gibi umutla bakacaktık her şeye. Kendimizce bir dostluk tarif edecektik. Biz dostluğa doğru kanat çırparken, güneş yeniden doğacak, hayat yeniden başlayacaktı. Ayrılık saati çalsa da, bizim dostluğumuz yeni başlıyordu.
Bir çiğ damlası değil miydi titreyen dudaklarımıza damlayan! Üşürken gözlerimiz değil miydi içimizi ısıtan! Güneş batsa da dışarıyı izlediğimiz pencerenin köşesinden, yeni bir gün başlıyordu bizde düne inat. Tam üç yıl oldu görüşmeyeli. Ama biz öyle bir zincir olmuşuz ki, kenetlenmişiz birbirimize. Dört yıl boyunca hayallerle yaşadık, gerçeklerle yandık, kavrulduk. Belki kırdık birbirimizi, ama hiç ayrılmadık, daha doğrusu ayrılamadık. Ayrılık deyince gözlerimiz dolardı, sımsıkı sarılırdık birbirimize. Ayrılığın korkusu sarsa da bizi, gülümseyen gözler gizlerdi bunu.
Hatırlar mısın, evden uzaklarda, gurbet ellerde geçirdiğimiz bayramları... Hani bir arkadaşımız vardı. Biz onu yolcu etmeye gitmiştik otogara. Gözlerimiz dolmuştu, yüreğimiz yanmıştı, o gidiyor, biz gidemiyoruz diye. Ama seninle öyle bir el sallayışımız vardı ki ona, hayat bize orada öğretmişti ayakta kalmayı. Sonra sessizce yürüdük caddelerde. Yürüyüşümüz, hafif kar taneleri içinde kayboluyordu.
Bir sır gibi gizlerdim, seni benden. Kıskanırdım gülümseyen dudaklarını, ağlayan gözlerini, uçuk kaçık hallerini. En kötü anımda bile hep yanımdaydın, sadece sana sarılıp ağlamak yeterdi, artardı bile... Bir kuruş param kalmamıştı bir gün, elindeki son harçlığını da bana vermiştin.
Yıllar o kadar çabuk geçiyordu ki, zamanı hiç fark etmiyorduk. Aslında zaman sözünü söylüyordu. Biz ne yılı, ne ayı, ne günü, ne de saati biliyorduk. Zamane çocukları değildik ama, zamandan bihaber yaşamıyorduk. Zaman öylece gelip geçmişti. Bundan böyle, koşarken nefes nefese kalışımızı, çocuklarla saklambaç oynayışımızı hatırlayacak ve sevinecektik.
Şimdi gönlüm bu mektupla sana doğru yol almayı göze aldı; sevgim kelimelere doluştu. Gözlerimde kalan sıcak bakışların kalemimi kışkırttı. Belki de şimdi sen bir düş kuruyor ve özlemle bakıyorsun pencerenden gökteki yıldızlara. Kalbinden dillerine sıcak bir dua akıyor.
Sevgili dostum!...
Gurbet elde yüreğini bana açtığın için; kalbime, öteleri kazandıran bir yolculuğun tohumlarını ektiğin için; 'iman'la yıldızlanmış yolculukta bana ilk adımları attırdığın için; dualarında ismimi geçirdiğin için; beni bana tanıttığın için sağ ol.
Sana benzer insanların kurmaya ve yaşatmaya çalıştıkları iklimin tanımını şimdi yapabiliyorum. Bir medeniyete doğru yola çıkarılıyordum, şimdi farkediyorum. Evet, iman cennetti ve herkese lazımdı...
Dua ediyorum şimdi sana ve size ve kendime...
Gözlerin özlemi
Murat Kahraman
Gözlerim, asırlardır
Ah gözlerim de özledi seni
Karanlık gecelerde, ışıksız
Tenha iklimlerde sensiz
Bir vahadır gökdelenler
Bakılınca tepelerden
Bir ateş ki yayılan
Ümmetin ta ciğerlerinden
Gözlerine vurdu özlem
Garibin gözlerine
Ah gözlerim
Seni kandıramaz sözlerim
Sade anmakla adına
Maşukunu görmektir muradın bilirim
Ol Ravza-i Pak-i Muhammedi intizar
Ayne'l-yakin nazar ister gözlerim nazar
Ziyade muhabbetin olsa da kalpte
Görmek diler gözlerim seni her yerde.
İkbal çilesi
Muhammed Uysal
Ahir zamanda gönlüm, o kutlu çağa hasret
Hüsranla ağlıyorum, melal solukluyorum
Sıfır olmakta bile bariz bir enaniyet
Çilenin azabında, ikbal solukluyorum
Yalancı duygulara takılıp kaldı hayat
Ne de iğreti hayallere aldanıyorum
Denizaşırı uzaklıklara düştü vuslat
Yüreğimdeki iftirakımla kanıyorum
Her günahın içinde, inkarın tohumları
Loşluğunda yaşadığım çağa ağlıyorum
O'nun gazabından, gönlümde korku duvarı
Ümidimi O'nun rahmetine bağlıyorum
Yalan yanlış şafaklar düştü gönül ufkuma
Hasretim, gül ismini bekledim sonsuzluktan
Gri kabuslar bulaşıyor masum uykuma
İntiharlar deneniyor manevi boşluktan
Eski kahramanlarını arıyor asırlar
Kahraman o ki, meçhul bir toprağa gömülmüştür
Ve yalanlara gömülmüş tarihteki sırlar
Çözemiyorum, karmakarışık gerçekler düş
Gel ey sevdiceğimin hayali, gel hasretle
Gönüllerin karanlığına yağdır nurunu
Ruhumuza aşk yudumlat, sonsuz muhabbetle
Bize duyur ızdırap yolunun huzurunu.
O erler ki
Kamuran Bildik
O erler ki nur sunanlardır
Kalbi derya, gönlü ummanlardır
Güneşten koparıp her bir ışınını
Gönüllere taht kuranlardır
Nurlu alemden haber getiren
Ak kanatlı kumrulardır
Çıkıp basamakları birer birer
Hak Mevla'ya varanlardır
İmanla çarpan kalpleri
Gözyaşıyla ıslananlardır
Dolaşıp iklimleri bülbül misali
Gülden güle konanlardır
Alınlarında hep seccade izleri
Kutlu secdelerde kalanlardır
Kırılmaması için kır çiçeklerinin
Gümrah alevlere koşanlardır
Karlar yağsa da saçaklarına
Onların mevsimi hep bahardır
Bir gün toprağa düşmese de yağmur
Onlar hünerli bahçıvanlardır.