Şubat 2003 · s. 44 · 5 dakikalık okuma
Damlalar
Yeniden Doğuş
A. Osman Dönmez
Korkulu sesler basıyor odamı
Sinsi sinsi dolaşan var sokakta
Asırlık buzların tuttuğu damı
Eritecek gün doğsun bu şafakta
Bir doğum habercisi mi bu sancı
Büyük ızdırap verir yüreklere
Sanma ki, bu karanlıklar kalıcı
Sanma kilit vurulur dileklere
Zulmeti yırttığı gün aydın ruhlar
Sevgiyle atacak kalbi dünyanın
Tufanlar sonrası gelecek Nuh'lar
Yeşertecek aşkını son hülyanın
Sabahı bekleyen garip bir erim
Acılar içinde şu gurbet elde
Hasretin koynundaki derbederim
Savrulur umutlar her esen yelde
Son bulsun çileler, bir sabah gel de...
Dareyn Bahçıvanı
Habib Bekir Şen
Kaç eylül geçti sararmış suskunluğuyla
Sensiz yetim ülkemden.
Misafir olacak bir bahçe bulamadı diye bahar,
Şehirler sabaha kadar su içiyor göklerden.
Okyanus ayrılığımızın mavi perdesi
Neron gürültüleriydi yükselen baykuş tüneklerinden.
Seninle açılır kelimelerin ışıktan kapısı
Hasat eder sancılarını fikir mehtabı
Dareyn güllerinin yüreği nasırlı bahçıvanı.
Alevden kollarıyla hüznü sırmalayan
Anadolu'mun günbatımları
Bırakıp git bulut gözlü akşamlarını
O yar bizden ayrı
O yar bizden ayrı.
Kalbim Yolcu Bağdat
İhsan İlkin
Bir çiçeğin duruşunda
Yağmurun dalışında yeryüzüne
Saçlarının siyahında sonsuz
Yollara çağrılır kalbim
Kuytusunda sesimin kalbim
Koşar bir kuş gibi evrenin
Omuzlarında
Şenliktir yangın yerinde bahar
Bu adamlar da bu savaşlar da şaşkın
Kalbim
Çöl burada biter mi
Bağdat mı, gemiler geçer mi
Aşkın bildik tatları var mı
Yürekleri sevgiye vuran çocukların
Gözleri yolcu kalbim
Bağdat'ta gün doğar mı
Kuşları ötüşen parklarda mı
Çocuklarını gözü yaşlı çağıran anneler
Kimin kesesine kalır
Sınırları kanla çizilmiş Bağdat
Roket sesleriyle geçer üstümüzden
Yağmur yüklü bulutlar
Sayılı gün tez gelir
Yorulmazsın kalbim bu aşkın kırbacından
Patlasa bağrında bombası hıncın
Gözlerimin ormanında oturur
Savaşa katlanıp, durmayan kalbim
Ateş saçılıyor gözlerinden
Oysa denizin sevgisini yaşamalıydı
Ortasında dünyanın kalbim
Kapandık ölümün eşiğine
Toprağı kazdık sevgi ektik
Yalnızca siz yaşayın dedik
Ölüm bize, bombalar bize
Alın bir tutam kalbimi
Ban artık Bağdat'ım
Bağdat'ım.
'Yüz'ün Yüz Hali
Yüsra Mesude
Bugün aynaya baktım. Her günkü gibi... Sabah akşam karşılaşmanın verdiği alışkanlıkla, fark etmedim onu. Baktım, ama göremedim. O bana bakıyordu, ben ona...
O, biraz kemik, biraz kas, sinir, kan ve incecik bir deri. Ben, her daim onun taşıyıcısı, sahibi belki. O gramerde tek hece, sokaklarda yüzlerce... Albümler ve aynalar onunla dolu...
Bana baksanız, onu göreceksiniz. Ona baksanız, kalbimdekileri...
Ben oyum, o benim özetim. Bir deri üzerinde ağzım, burnum, elmacık kemiklerim, kaşlarım ve altında iki gözüm... 'O' benim 'yüz'üm. Aynaya baktığımda yüzümü değil, kendimi görürüm, etrafımda gördüklerimse esmeri, kumralı, buğday tenlisiyle farklı farklı yüzler değil, rengarenk insanlardır. Yüz demek, yaşanmış bir romanın fihristi demek. Zarftan çıkan ve okundukça artan bir mektup demek.
Onu en az benim kadar siz de tanırsınız. Sizlerle aramda bir aynadır yüzüm. Ben yüzümün yansıttığı kadarım. Gülümsemek bile bir kelimedir onda. Gözyaşı bir şiir olur bazen. İki satır mısra olup konuverir gitmesi gereken yere. Bir sabah ayazında nilüfer yaprağının üzerine düşen çiğ damlası kadar anlamlı oluverir. İnsan olma serüveninin yüzdeki ifadesidir ağlamak. Ve herkese hastır, herkese mahsus... Bir o kadar ayrı, başka hikayesi vardır. Dedikleri doğru olsa gerek; 'İnsanların yüzlerinin ve gözlerinin rengi başka başka da olsa, gözyaşlarının rengi hep aynıdır.'
Yıllar önce bir kitaptan altını çizdiğim ve hiç unutmadığım bir cümle var. Diyor ki: 'Tebessüm, kalpteki güzelliğin dudaktaki kıvrılışıdır.' Bu söz bana şunu düşündürüyor: Acaba her tebessüm eden kalbindeki güzelliği mi yansıtıyor? Yoksa vesikalık fotoğraf çeken bir fotoğrafçının deklanşöre basmadan önce verdiği, 'Hadi gülümseyin.. ve gizleyin yaşadıklarınızı' emrine karşılık dudağımıza bir gülücük mü iliştiriyoruz? O anda unutuyor muyuz, unutulmalarımızı? Unutuyor muyuz yalnızlıklarımızı, acılarımızı? Eski albümleri karıştırırken saça takılan yapma güller gibi dudaklarımıza yerleştirdiğimiz tebessümleri görmek acı veriyor bana. Gülümsemek yakışır insana, ama en az bunu başarırız nedense. Bir ilim adamı der ki yüz için; 'İnsan dalgın zamanlarında yüzü ne hal alıyorsa odur. Eğer daldığı zaman da gülümseyebiliyorsa, o insan gerçekten mutludur.' Sahi, dalgınlıklarında tebessüm edenimiz var mı?
Bilmem ki, daha yüzümün neyini söylesem. Anlatması zor, şiir gibi... Okunur yalnızca... Tercümeye gerek kalmaz. Evrensel bir dili vardır; kutuplara, meridyenlere meydan okuyan... Bir insan beni nasıl tanıyorsa, bu çoğunlukla onun ifadesindendir.
Dünyada yüz kadar değişken, yüz kadar estetik başka bir sanat eseri var mıdır? Bir yandan en mutlu kahkahaları atarken diğer yandan hıçkıra hıçkıra ağlayabiliyor. Aynı gün içinde hem umursamazlığı, hem heyecanı, hem sevinci, hem de hüznü yansıtabiliyor. Sonradan ilmi bir açıklamayı okudum ki; insanın yüzünün iki yarısı birbirinden farklıymış. Sağıyla solunun simetrisinde gizli bir fark varmış. Bu da insandaki gelgitlerin, bir sembolü olsa gerek.
Yüz, sevdiği insanların mimiklerini kendine alıyor, uygulamaya başlıyor. O tavırlar, o bakışlar onun oluyor artık. Benimsiyor çünkü...Ve yüzünün şekilleriyle bambaşka bir insan oluveriyor.
Ayna olmasaydı eğer, ben yüzümü hiç tanımayacaktım. Ona bakamayacak, kendimi göremeyecektim. Belki de onu sadece insanların anlatmasıyla tanıyacaktım. Ya da Arşimet'e nispet olsun diye, bir göl kıyısına gidip suya eğildiğimde, yüzümü görüp; 'Buldum, buldum!' diye çığlıklar atacaktım. Kendimden bihaber yaşamanın meçhullüğüyle kimbilir hayattan ne çabuk bıkacaktım. Bir Osmanlı aynasında şu söz yazıyor: 'İtme mir'atı şikeste, seni yüz surete kor.' (Kırma aynayı, o da seni yüz parça eder.)
Yüz hali vardır 'yüz'ün...Her halinde başka mana gizlidir. İlk bakışta aşık olanı da var, onu çok çirkin bulanı da... Aslında onun güzelliği, bakan kişinin bakışında gizli. Bediüzzaman bakıştaki bu farklığı; 'Allah'ın hesabıyla bakmak' ve 'eşyaya eşya adına bakmak' şeklinde iki açıyla izah ediyordu.
Her insan yüzü keşfedilmemiş yerlerin haritaları gibidir. Ne kadar yüz tanıyorsam o kadar hikaye tanıyorumdur. Yüzüm, başka yüzler görünce değer kazanıyor. Tanıdığım her insanla çoğalıyorum. Artıyorum. Her biri onsekizbin alem olan insan karşısında şaşırıp kalıyorum. Her yüzde neden iki göz, iki kulak, bir ağız olduğunu düşünüyorum. Göreceğim daha çok 'yüz', duyacağım daha çok 'söz' var. Bu da yüzümdeki matematiğin metafiziki boyutu olmalı.
'Sanatçıya iki göz yetmez.' sözünü duyduğumdan beri yüzümde üçüncü bir göz arar dururum. Acaba üçüncü gözü görsem sanatçı olabilir miyim diye... Şimdi anlıyorum ki, o üçüncü göz yüzümde değil, sol yanımda, görünmez bir yerlerde. Kimbilir, belki de benimle onun hikayesi altı kırmızıyla çizilip tırnak içine alınması gereken şu sözde: 'Kabrim, kalbimde gizli. Yüzüm ise kalbimin mütercimi.'