Ocak 2003 · s. 622 · 8 dakikalık okuma
Damlalar
Rüyada görev teslimi
Ercan Taşdemir
İşlerini henüz bitirmişti. İstirahat etmek için odasına geçti. Bir kaç arkadaşıyla birlikte koyu bir sohbete daldı. Konu yine öğrencilerdi; 'nitelikli bir insan, iyi bir öğrenci bulma arayışı' diyordu bu konuşmalara.
Bir ara aşağıdan birilerinin kendisini çağırdığını duydu. Önemli bir şey olabilir düşüncesiyle bahçeye çıktı. Arkadaşı, kendisini hemşehrilerinin ziyarete geldiğini söyledi. Alışık olduğu bir durum değildi. Arkadaşına, 'Bir yanlışlık olmasın, bu vakitte, bu mevsimde beni kim ziyaret edebilir?' dedi. Arkadaşı, bahçedeki yabancıları işaret etti.
Karşıda kendisine hiç de tanıdık gelmeyen iki sima duruyordu. Onlara doğru yaklaştı. Hayır, ikisini de tanımıyordu. Yanlarına gelmişti. Selam verdi kendilerine, sonra 'ben' dedi. İçlerinden biri söze başlayarak, 'Daşoğuzlu hemşehrimiz siz misiniz?' diye sordu. Cevaben sadece 'evet' diyebilmişti. Biraz daha toparlanarak: 'Evet, ben Daşoğuzluyum; fakat sizi tanımıyorum, siz kimsiniz?' deyiverdi
Yabancı bu iki adam, 'Biz de Daşoğuzluyuz, sizi ziyarete geldik. Bizim buralarda işimiz bitti, buraları size emanet etmeye geldik. Artık gitme zamanımız geldi.' dediler.
...
Arkadaşlarının sesiyle uykusundan uyandı. Biraz önce gördüğü şeylerin rüya olduğunu fark etti. Etrafta hemşehrisi olduğunu söyleyen yabancılar yoktu. Yeni bir güne hazırlanmak üzere yatağından çıktı. Bir yandan da aklı gördüğü rüyayla meşguldü. Rüyayı yoruyordu zihninde. 'Birilerine anlatsam mı?' diye geçti aklından. 'Belki de anlatırsam, bir nebze de olsa rahatlarım' diye düşündü. Sonra arkadaşlarından birine anlattı, arkadaşının rüyasına getirdiği yorum da onu rahatlatmıştı.
Aradan kısa bir süre geçmişti. Rüyasını yorumlayan arkadaş bir gün telaş içinde kendisine geldi. Rüyasıyla ilgili sorular sormaya başladı. Rüyada gördüğü kişilerin yüzlerini hatırlayıp hatırlamadığını soruyor, hatırladığı kadarıyla tarif etmesini istiyordu. Meraklandı bu sorulardan. Arkadaşı ısrarla soruyordu. Hatırladığı kadarıyla, rüyada gördüğü adamları tarif etti. Arkadaşına, 'ne oldu?' dedi. Sorusuna aldığı cevapla tüyleri diken diken oldu. Başından aşağıya soğuk terler akıyordu. Arkadaşı ona, yaşadığı şehirde bulunan Türk lisesindeki öğretmenlerden birinin dün gece kalp krizi sonucu vefat ettiğini söylemişti.
Kendisini böylesine sarsan cevap buydu. Rüyasında, 'Bizim burada işimiz bitti, buraları size emanet etmeye geldik.' diyen kişinin bu sözleriyle neyi anlattığını şimdi daha iyi anlıyordu.
Aradan bir kaç hafta geçmişti. Ailesini ziyaret maksadıyla görev yaptığı okuldan izin alıp memleketine doğru yola çıktı. Yorucu bir yolculuktan sonra doğduğu, büyüdüğü, liseyi bitirdiği şehre gelmişti. Eve gitmek üzere hava alanından ayrıldı. Evine giden yolun üstünde, görev yaptığı okulun kardeşi diyebileceği bir okul vardı. İçinden bir ses, oraya gitmesini salık veriyordu. Sonunda, ana yurttan, ata yurda gelip gönüllü insanlar tarafından kurulan bu okula uğrayıp öyle gideyim evime, dedi.
Okulun ön kapısından içeri henüz girmişti. Duvarda asılı gördüğü şey karşısında bir kez daha sarsıldı. Zihninde iç içe geçen yumakların oluşturduğu düğümler artık bir bir çözülüyordu. Çünkü karşı duvarda bir kaç hafta öncesinde rüyasında gördüğü ve kendisini hemşehrisi diye tanıttığı bir Türk öğretmeninin fotoğrafı asılıydı. Artık, sır çözülmüştü. Evine gitmek üzere okuldan ayrıldı. Zihninde hala o fotoğraf ve duyduğu bir kaç kelam: 'Buralarda işimiz bitti, buraları size emanet etmeye geldik.'
Beklenen
A. Osman Dönmez
Emarelerin belirdi bir bir, hasret dorukta
Beklenen sensin her dem tüllenen ufukta
Sevdanın mayası tutar geldiğin an dostlukta
Ruhlarımız nur olur akar bir olukta
Beklenen sensin her dem tüllenen ufukta
Yollarına gözcü koyduk nice yıldızı
Mevsimler derbederdi ne baharı gördük ne yazı
Bütün bir millet, ruhumuzda sızı
Uzattık ta arşa kadar kollarımızı
Beklenen sensin her dem tüllenen ufukta
Soylu bir busenle ufuk kanar, gün doğar
Rüyalarını unutur ceplerinde uykular
Ey bakışları umman, hülyası engin yar!
Bütün bir millet ta haşre kadar...
Beklenen sensin her dem tüllenen ufukta.
Seni bekleyeceğim
Murat Kahraman
Tek başıma kalsam bu tenhalarda
Işık aradığım karanlıklarda
Gönlümde o ateş, yüreğim darda
Ben her yerde Seni bekleyeceğim
Recep, Şaban, Ramazan olsun üç aylar
Kadir gecesinde dahi bin aylar
On beş asır oldu, ne ki bu aylar?
Ben her yerde Seni bekleyeceğim
Asırlardır Senden çok uzaklarda
Gönlüm tutsak olmuş hep tuzaklarda
Ravza-i Pakinde çareler var da
Ben her yerde Seni bekleyeceğim
Hira'dan gelen İkra' ları duyarsam
Ulya'lara ulaşırım Sana uyarsam
Bu acizi bir gün adam sayarsam
Ben her yerde Seni bekleyeceğim
Bilirim Sensiz varamam Ulu Huzur'a
Şefaat et Şah-ı Rusul, bakma kusura
Tüm kulların Muradını kabul eyle huzura
Ben her yerde Seni bekleyeceğim.
Ev
Habib Bekir Şen
İki oda bir salonda kaybettik birbirimizi,
Ellerimizi, sevgimizi,
Aynalarda süslenmiş bencilliğimizle
Yirmi ya da bilmem kaç yıl
Ne güzel oynadık rolümüzü.
Donuk bakışlarla uğurladığımız.
Kullanılmamış defter yaprağı gibi günlerimiz.
Ters çevrilmiş kahve fincanlarından öğrendiğimiz.
Duy! Küflü menteşeleri gıcırdıyor
Cilalı tahtalara taksit ödemekle geçmiş bir ömrün.
Kaba hediyelerinle git
Kapımızdan ey bedevilik.
Sil ruhumuzdan rüzgarsız bulut kasvetini
Ey şiirle başlayan güzellik.
Sahipsiz gölgeler ülkesi
Behice Kolçak
Güneşin buz mavisi aydınlığında turnaların, kırlangıçların kanat izleri kalmış.
Başka diyarlara göç dileyenlerin soğukluğu sinmiş rüzgarın ipeksi dokunuşlarına...
Yağmurun toprak kokan aceleciliğinde kaybedilen bir huzurun dönüş müjdesi var sanki...
Çalıntı bir aydınlıkta en tenha hüzünleri yaşatıyor, zaman ve tavan arasına kaldırılmışların isyanı başlıyor yeniden...
Bir eşkıya baskınında inliyorken yüreğim, eskiler çizgi çizgi dökülüyor avuçlarımdan.
Şimdi bir başka ülkede yeni resimler çiziliyor aynı çizgilerden...
Ömrüm, ömrüm, ömrüm...
Sahipsiz gölgeler ülkesi; ömrüm...
Gözlerimde, 'şimdi'nin kristalleştiği, gölgelerin uzadıkça uzadığı bir vakit, sustum ve dinledim; tanıdık sesler geliyordu, benden izler taşıyan diyarlardan.
Ne kadar cümle varsa kurduğum, bir bir çınlıyordu arka sokaklarda.
Gördüm, hala telaşsız dolaşıyordu birileri, ömrümün dar sokaklarında...
Ve dualarımca, nurdan bir aydınlık yükseliyordu, bütün köşe başlarında.
Aynı aydınlıkta yıkadığım acılarım, umutlarım belirdi sonra...
Meğer her şey, gözün bir dalışı kadarmış ve herkes gölgesini bırakıp kaçmış.
Ömrüm, ömrüm, ömrüm...
Sahipsiz gölgeler ülkesi; ömrüm...
Işığım, aydınlığım; dualarım:
Geçen olursa bu diyarlardan, bildirin beni ki; şimdilik başka hayatlardan yeni kelimeler çaldım ve kafamdaki bütün eşkıyaları Kaf dağına kaldırdım.
Güç yetiremediğim bütün kavgalarıma kılıç kuşanıldı, orada savaşılıyor...
Donkişot ise hala benimle, göndermedim onu, değirmenler güneşimi öğütünce yetişiyor imdadıma.
Savaş ve barış
Ümmüsan Demirtaş
Gökyüzüne bakıyorum önce; açık, bulutsuz bir gün... Yürüyorum, peşimde serserileşmiş düşüncelerimin ayak sesi!... Kenardaki ağaçlardan kumru sesleri geliyor ve iki sevdalı kumru kovalanıyor gökyüzüne doğru...
'Kumrular' diyorum, barışın habercileri!... Barış; en çok istediğimiz, fakat bir türlü ulaşamadığımız efsunlu iklim... Dünyanın surlarında dalgalanan savaş bayrakları, barışın güvercinleriyle ne zaman yer değiştirecek acaba?
Kuru bir suskunluk kavuruyor dudaklarımı, çöl fedailerini bekliyor insan; suya hasret çatlamış gönüllerle... Adımlarım ağırlaşıyor git gide, ayaklarımda tonlarca yük!... Mevsimler mi değişiyor şehirlerde; bu sıcaklık, bu kasvetli hava... Keskin bir kan kokusu tenime yapışıp kalıyor sanki... Kurşuni bir ağırlık dolduruyor yüreğimi, bir acının taht kuruşunu hissediyorum yavaş yavaş bütün hücrelerimde...
Birden bir korna sesi... Yolu ortalamışım, kenara kayıyorum. Şoför, öfkeli bakışlarıyla bir şeyler mırıldanıyor. Her şey eski halinde, 'Sıtma titreyişinden beter, o hal, neydi Allahım?' diyorum. Yüreğimdeki ağırlık yok... Neşe içinde birkaç kumru daha havalanıyor huzur dolu maviliğin kollarına... Gönlüm onlarla gitmeyi ne çok isterdi.
Çevreme bakınıyorum; gözlerim, görmediği bir seyrin dalgın okyanuslarında bir gezgin misali garip... Ama okyanustaki bir dalgalanma değiştiriyor bakışlarımın yönünü. Bir adam yanlışlıkla birine çarpıyor, çarpılan kişi sinirli... 'Dikkat etsene be kardeşim!' diyor.
Öfke, sabırsızlık ve düşünmeden sarf edilen hedefsiz kelimeler... Cümlelerin neyi kıracağı belli değil. Bir hazanlı bahar mı yaşıyoruz biz, en güzel günlerde bile...
'Barış' diyorum, 'Seni şehirlerden kovmadık aslında!... Ne silahla, ne topla!... Biz seni yüreğimizden sürgün etmişiz de haberimiz yokmuş.'
'Savaş' diyorum, 'Seni biz çağırmamışız mekan ötesi yerlerden, rütubetli karanlıklardan!... Meğerse sen hep bizim yüreğimizin kuytularında saklanmışsın. Ve ne zaman sadece kendimizi sevmeye başlamışız; o zaman göstermişsin keskin pençelerini!... Ne zemheri soğuklar öldürmüş seni, ne alev alev sıcaklar!... Yüreğimizde fark etmeden öyle bir beslemişiz ki seni!... Biz ölsek de kanlar içinde, sen ölmemişsin kara ve bencil yüreklerde!...'
Şimdi barışa matemler yaksak bile, ne değişir yüreğimizdeki savaşı kazanmadıktan sonra!...
Bir rüya
Sevinç Emin
Uyu bitanem derdini unutursun
Kalbimde alev alev yandığı acıyı avutursun
Sil dinmeyen amansız akan gözyaşlarını
Uyu yavrum uyu da ümitle sar yarınlarını!
Mevlamın melekleri korusun seni
Rahmet saçılsın şu garip gönlünde
Izdırapları savur sihirli bir kül gibi
Alsın, uzaklara götürsün gecelerin seli.
İçinden deliler gibi haykırmak da gelse
Sen sus, konuşma, bir an sessizliği dinle
Sana neler anlatır canım neler
Yıldızlarla dokunmuş merhametli geceler.
Odanın köşesine bırak kederi
Uykuların tatlı olsun masum bir bebeğinki gibi
Kendi elemine dalmış döner dünya
Bakarsın, tükenmek bilmeyen mutsuz günler olmuş bir rüya
Uyu bitanem hadi şen geceler sana
Elbette kapanır ılık ılık kan döken yara
Sil hüzünlü çehrende akan gözyaşlarını
Uyu yavrum uyu da güneş sarsın yarınlarını
Gönüldekiler
Ayşe Çakır
Gönüle kurulan şehirler, köyler
Kimisi şen şakrak, kimisi durgun
Her ilde bir Yunus aşk ile söyler
Yüreğim bu derin sevdaya vurgun..!
Bir köşede İblis yatar hapiste
Bir köşesi Kenan, Yakub'u yasta
Gözleri açılsa bakacak dosta
Yusuf kardeşine şimdilik kırgın...
Dosta giden yolda şerit değişmiş
Ömrün adandığı murat değişmiş
O kadar sevilen bir ad değişmiş
Leyla bu diyardan uzağa sürgün...
Eski kalp ağrısı dinmiş gibidir
Ruh asıl vatana dönmüş gibidir.
Nefis korkusundan sinmiş gibidir
Dileriz kemale ulaşır bir gün...
Cennette bahar
Osman Süzen
Duydum içimde iliklerime kadar,
Gönlümden içeri nazlı, nazlı süzülüşünü.
Hücre, hücre sardın bütün benliğimi,
Aldın götürdün beni başka diyarlara.
Ebediyen seni yaşamak isterim sonbahar.
Duyuyorum, fakat anlatamıyorum seni,
İki dost gibi göz gözeyiz şimdi,
Henüz ayrılmadan hasret yaşayan,
Söylemek isteyen konuşamayan,
İki dost gibi diz dizeyiz şimdi.
Sararıp solgunlaşan çehrenle,
Terk etse de bütün sevdiklerin seni,
Bir karayel kaygısıyla, bırakıp gitse herkes,
Bağrında sakladıkların kaçsalar başka diyarlara,
Bırakmaz seni kara sevdalın,
Bırakmam seni vefasız poyrazlara.
Yevmi kıyametin yaşandığı gün,
Seninle buluşup gitmek isterim.
Yarın Hakk'ın huzurunda sorulsa:
Mevsimlerden hangisini istersin?
Derim: "Ben layık değilim bu iltifata
Bir sonbahar ikindisi isterim."