Sızıntı Arşivi

Kasım 2002 · s. 513 · 8 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat


Derinlerdeki dil

Ayşe Ayman
İşte başlıyor yağmur.

Bir, iki, üç...

Hoş geldin rahmet; hoş geldin kalbimin anahtarı, gözyaşlarımın arkadaşı, ruhumun temizleyicisi...

On, on bir, on iki...

Nasıl da güzel iniyorsunuz yeryüzüne. Meleklerden biri konup biri kalkıyor avuçlarıma. Damlalar ellerime, yüzüme ve kalbime değdikçe ruhum ferahlıyor, kalbimin dili çözülüyor birden. Günlerdir anlatamadığım, kelimelere dökemediğim 'şey'ler, 'hep'ler, 'hiç'ler... Hepsi kalbine, oradan da kalemimin kıyısına vuruyor. Yağmur geliyor, rahmet geliyor ve çözülüyor tüm düğümler.

Yüz, yüz elli, iki yüz...

Kalbime doğru eğiliyorum sesini duyabilmek için. Rahmet damlalarının pıtırtıları arasında bir ney sesi geliyor sanki derinden. Ya da içli bir keman... Ne olduğunu tam olarak anlayamıyorum ama, eminim ki, o çalınan her neyse, çalan kişi ruhuyla çalıyor, canını veriyor, her notada bir şeyler kaybediyor kendinden. Ama asla bir pişmanlık duymadan, büyük bir zevkle...

Damlalar arttıkça daha iyi duyabiliyorum kalbimi. O içten musikiyle aynı anda hazzın ve acının doruklarında geziyor. Tezatların uyumu, 'iki'lerin 'bir'liği tek tek hakikat oluyor. Acı ile haz, iyi ile kötü, suçlu ve masum, siyah ve beyaz, gece ile gündüz... Hepsi 'bir' oluyor, dayanılmaz işler dönüyor kalbimde...

Bir sürü damla kaçırıyorum arada. Sayabildiklerim, görebildiklerimin sadece minik bir kısmı. Ellerime/gözlerime bakıyorum, zihnimi kurcalıyorum ve mucizeleri sayarken daha önce hiç bu kadar zorlandığımı hatırlayamıyorum. Yıldızları sayma teşebbüsümde bile... Bu arada yağmurla dile ge(tiri)len kalbim coştukça coşuyor. O içli senfoni durmaksızın bir alçalıp bir yükselerek dönüyor içimde.

...

Yağmur sayılamayacak sayıya eriştiğinde, gece koruyucu ve örtücü görünümüyle yeryüzüne indiğinde ve kalem, çözülen kalbe uyup hissettiği her şeyi kağıda yansıtmaktan bitap düştüğünde, bir sükunet sardı etrafı. Kalbimdeki muhteşem senfoni yavaşladı. Kalbimden bir haber bekleyen 'ben', kaldırabileceğimden çok daha ağır bir yükle, yalnızca bir tek kelimeyle baş başa bırakıldım: varlığın en derinlerinde akıp duran dille, 'aşk'la...

Varlıkta O'nu okuma ve O'nu görme; kalbi varlığa, yani O'na açma...

Sonra sükut...

Uzun uzun sükut...

Hayatın gıllıgışından soyunmak sonra.

Aşkı geçirmek bedene, ruha...

Varlığın diliyle hisseder, yaşar ve konuşur hale gelme...

...

İşte böyle susarken, Abdullah b. Behlül konuştu uzun bir geçmiş zamanın içinden:

'İnsanlar içinde değeri ve itibarı olan her akıllı, aşk konusunda delidir. Hayatın sefaletini ancak aşık olan bilir.'

'Yeryüzü mirasçıları'

Ali Tokul
Şu gökyüzü çadır bize
Gülyüzlümüz bedir bize
Yeryüzü mirasçıları,
Zorluk yokluk nedir bize.

Dönsün her yanda çarkımız
Bilinsin yerde farkımız
Kalsın evimiz barkımız
Aşkın rüknü budur bize.

Hakk'ı duyurmak gayemiz
Sevgi bitmez sermayemiz
Vesile olmak payemiz
En yüce onurdur bize.

Uyananlar deste deste
Mukaddes göce dilbeste
Dudaklarda nurlu beste
Kimmiş diyecek dur bize.

Haykıralım aşikare
Sonsuz Nur'dur bir tek çare
Yolun sonu varır yare
Nur üstüne nurdur bize.

'Ben'den göç vakti

Behice Kolçak
Göç yolları;
Geçip giden ömrümden,
Bir büyük gurbetin
'Turnaları akıyor gözlerimden.'
Kelimelerim,
Sesimi yaktığım günlerin küllerinden.
Sustum,
Mor yağmurlar yağıyor kalemimden.
Tesellim, tecellin ya Şafi!
Damla damla,
'Turnalar akıyor gözlerimden.'
Geçmiş;
Her yarada karanlık bir ağrı!
Dalıp giden gözlerde
Yeniden arıyorum adımı.

Hayat;
Bütün sararmışlığıyla,
Asılı kalmış dualarımda
Bilmediğim zamanlardan kalma
Bir ürperti anı çınlıyor koridorlarında.
Ve ben,
Yeniden ayıklamaya çabalıyorum;
Sesimi yankılardan,
Varlığımı yansımalardan...
Biliyorum,
Vakit 'ben'den göç vaktidir,
Gitmeliyim buralardan...
Tesellim, tecellin ya Şafi!
Tesellisiz geri gönderme beni.

Giderayak, harf harf kazıyorum
Bütün zamanlarıma:
Bil ki;
Sırrına tespihlerim döküldü Dünya
Tanelerim senden yabancı düştü düşeli,
Gurbetim hiç değişmedi.

Şafak akıncısı

A. Osman Dönmez
Merhum Hocam Memduh Üngan'a...

Geceyi ben yaşadım şafak yakındır oğul
Hisset zamanı, bu, senin farkındır oğul
Tarihi kuşan beline senin takındır oğul
Umut şavkım Süreyya saçlarına süzülsün
Destan rüyasındaki soyum seninle gülsün
Geceyi ben yaşadım şafak yakındır oğul...

Susturula susturula lal oldu dilim
Dinle gönül neyimi dert yanıyor değilim
Önce dumanlandı, sonra kayboldu sema
Kapkara bir buluta girdi atlar
En kindar dalgalar vurdu kıyıma
Sevgiye uçmaz oldu kanatlar
Hangi ırmağa baksam bulanmıştı kaynaklar
Ateşböceklerine umut bağladım
Tekrar bana döndü attığım her adım

Sonra metal ağıtlar dolandı dilime
Bir vurgun benimle dolaştı dağları
Dilimde yorgun düşen her kelime
Tek tek karanlığa gömdü çağları
Hiç eksilmedi karşıki dağdan kar!
Kaç umut yuttu bu hazin dalgalar
Yaşamayı ar bilip giydim kefeni
Bir dert ki, kabrimde de bırakmadı beni

Hazan renkli sözlerimle solma oğul
Sevgi ek gönlüne, kinle dolma oğul
Sen bir atisin, mazimi verdim sana
Bir sevdasın, nice sırrımı verdim sana
Müjde kokulu çiçekler derdim sana
Hazan renkli sözlerimle solma oğul

Kanatların değince ufkuna baharın
Geceye uzanmış vatanım uyanır
Hasret iklimindeki sultanım uyanır
Bağrımdaki susuz pınar uyanır
Uyanır gözleri yaşlı yar uyanır
Kar ehramlı diyar uyanır
Kanatların değince ufkuna baharın

Hiç sarmamıştı beni şu anki duygular
Bir yerdeyim ki,
Güneşi müjde, bulutu rahmet kokar
Buzların gözyaşından sızan bahar
Çiçeklerin ürperişi ve içimdeki har
Zamanın sırçaladığı mağrur çınar
Yarınlara çıkarılmış akındır oğul
Geceyi ben yaşadım şafak yakındır oğul!

Eylül yine gelse

Hilal Acar
Bir eylül gecesinde hayata karışmış biri olarak eylülü yine bekliyorum.

Eylül yine gelse, ve hayatın o sahici yüzünü bir kez daha hissettirse bize. Çünkü en çok eylülde hüzünleniyoruz; çünkü hüzün bize yolculuğumuzu, buralara ait olmadığımızı hissettiriyor. Güz mevsimin tesiriyle sararıp dalından kopan ve lodosla havada uçuşan yaprakların etrafa saçtığı hüzün göz pınarlarından içeriye doluşur bu mevsimde, insanı sımsıkı sarar. Kış aylarının soğuğunda kendilerini adeta uykunun kollarına bırakan ağaçların arasında, kuruyup toprakla buluşmuş yaprakların çıtırtılarını dinleyerek yürüyüş yapmak, insana, hayat dalından kopup geldiği yere, toprağa gideceği anı hatırlatır.

Eylülde, mevsimin ilk yağmurlarının düşüşüne şahit olunur. Yağmur, bazen güneşle bazen de fırtınanın şahitliğiyle toprakla buluşur. Toprağa düşmüş ve günyüzüne çıkmayı bekleyen tohumlar için bu bir imkan olur. Yaz sıcaklarının kurutup sapsarı bir renge boyadığı tarlalar yeniden yeşille buluşur. Kurumaya yüz tutmuş derelerin şarıltıları yağmurla birlikte tekrar etrafa yayılır. İnsanın ruhuna ferahlık veren müzik olur su sesi, yaprak hışırtısı.

İnsan hayata doğduğunda, önünde pek çok tercih sıralanır. Oldukça karmaşık ve tehlikelerle dolu bir labirent gibi görünür hayat. Bu labirenti selametle geçmek üzere yola çıkmak en zor olanı. Her yerde dikenli sarmaşıklar, uçurumlar, zehirli ballar ve koyu bir karanlık mevcut. Bu tuzaklara düşmeden çıkışa ulaşabilmek için bir kılavuz kitabı, ayrıca kitabın anlaşılmayan noktalarını izah edecek rehberler de var. Süre belirsizdir. İnsan kendisine verilen zaman dilimini bilmiyor.

Kılavuz kitabı ve rehberleri dikkate almadan yola çıkanlar, bilmedikleri yollarda çoğu kez tuzaklara düşüyor. Dikenli sarmaşıklar bedenlerinde kapanması zor yaralara sebep oluyor. Uçurumlardan yuvarlanıyor, dost görünenlerin zehirlerine maruz kalıyor ve en karanlık köşelerde yalnız kalıyorlar. Bir köşeye büzülüp yalnızlığa mahkum ediyorlar kendilerini. Böyle anlarda kılavuz kitabı eline alıp rehberleri de öncü edinen insanlar içinse, ne sarmaşıkların dikenleri, ne de uçurumlar bir tehlike oluyor. Ne kadar olduğunu bilmedikleri zamanlarını bir labirent olan hayatın en çıkar yolunu yürüyorlar.

Nedendir bilinmez, insan en çok eylülde hatırlıyor ölümü ve yine eylülde sorguluyor hayatı. Hayat ve ölüm birbirinden çok uzak görünse de, aslında öyle değil. Ölüm hayatın bizzat içinde, hayatta ölüm, ölümde hayat var.

Eylül en çok hüzün demek. Hüzün ki, insana en çok yakışan şey. Hayata eğildiğinizde, kendinizi hayatta okuduğunuzda, hüzün bir çiçek gibi açar yüzünüzde. Kalbinizin ve ruhunuzun uyandığını, garip bir yolcu olduğunuzu hissedersiniz. Bu insanı iyiye, güzele ve doğruya götürür. Hüznü Efendimiz'in hayatından okuyorum. O öyle diyordu: 'Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız...'

Üzerinde düşünülmüş bir hayat, muhasebesi yapılmış bir ömür, dağların altına omuz vermekten çekindikleri bir emanet insanı hüzünle tanıştırmaz da, ne yapar?

Eylül yine gelse... Sararan yapraklar toprakla buluşsa... Yeşil giysilerinden soyunan ağaçlar kışa hazırlansa... Havayı hüzün sarsa...

Eylül yine gelse... Yağmurla buluşsa toprak, kurumuş yapraklar karışsa toprağa ve yeni yeşillikler çıksa günyüzüne...

Eylül yine gelse... Lodosun denizden alıp getirdiği serinlik bunalmışlığı giderse... Ve güneş bir görünüp bir kaybolsa...

Evet eylül yine gelse... Hüzün dolsa gözpınarlarımız... Ölüm tekrar hatırlatsa kendini... Yolculuk gerçeği tekrar gönlümüze aksa... Gölgeliklerden kalkıp yola çıksak...

Büyük çilekeş

H. Bekir Şen
Metruk bir zemheride yapayalnızdın.
İman yutan girdaplarıyla
Bir fetret dinginliği
Sana hep ama gözlerle bakıyordu.
-Çam Dağı ah Çam Dağı
Müttaki bir abid gibi kıyamda.
Açıp hüzünperver kollarını
Hira'nın nübüvvet kokulu rüzgarlarına.-

Gözyaşların akardı Volga akardı hazin hazin.
Şimal geceleri kutsi şehrayin.
Güneş huylu çocuklarınaydı hasretin.

Kosturma kaderin tevekkül şehri.
Sehpalar yıkılır, ipler kopar.
Ufuklar bilir, ufku olanlar bilir.
En güzel güneşler sessiz ve derinden doğar.

Üzgünüm

Ayşe Çakır
Üzgünüm, yıldızım ışıksız bugün
Yorgunum, kırk iklim koşturdu kader.
Kalpteki durgunluk değil ki sükun
Bu sükunun adı hüzün ve keder.

Sürdüm hırs atını hırs nice huysa
Birden tökezledim nasıl olduysa
Hedefe bir adım kalmıştı oysa
Kadere hükmeden buyurdu 'yeter!'

Yüz bin yöne estin hey deli gönül!
Şaşarım her yaşta sevdalı gönül
Nasıl açıklarsın bu hali gönül
Söyle, taşkınlığın nereye kadar?

Koy deli esmeyi, dur hele yavaş!
Gel bir düzene gir, sakince dolaş
Bir yol bileni bul, kemale ulaş
Gafilane hayat ölümden beter.

Kul oldum, hiç oldum

Turab Yılmaz
İnsan 'anladım' diyor bazen, kelimelerle ve onların semantikleriyle zihninde kovalamaca oynarken. 'Anladım' kelimesinin arkasındaki dünyayı mercek altına alıp baktığımızda fark ettiğimiz ilk şey, atom-altı seviyede deterministik klasik mekaniğin kanunlarının hiçbir geçerliliğinin kalmaması gibi, sahneye 'anladım'dan kaynaklanan tatminlik duygusunun çıkmasını sağlayan Sünnetullah'a hiç ama hiç müdahalemizin olmadığıdır. Sistemli düşünce, holistik düşünce, analitik düşünce, konverjant düşünce.. hepsi de, elimizin ulaşabildiği, cüz-i irademizden kaynaklanan şık seçmeden ibarettir. Bunların hepsi duadır; Kuran'ın bize sağladığı gözlükle, mikro ve makro insana bakmak duanın en iyi yapılış biçimidir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, dua ne kadar samimi yapılırsa yapılsın, hemen kabul edilmesi beklenmemeli. Yoksa duanın hemen gerçekleşmesini istemek Allah'ın işine karışmaktır veya neticeyi sebeplerden beklemektir. Bu da sanki 'yaratmak' fiili bize bağlıymış gibi davranmak olarak görülecektir.

Duyguların kaynağı çok ötelerdedir. Bize verilen, ancak onları istikamet üze-rine kanalize edebilme isteğidir. Bu duygular bizim değil. Hayatı canlı kılan, yaşadığının farkına vardırtan, sabrın da meyvesi olan, gönül dünyası ile haşir-neşir olan bu duyguların kaynağı biz olamayız. Zira bize verilen sadece ve sadece istemektir; bir çocuk gibi isteyip beklemek...

Duygular, yalnız vicdan ve Muhabbetullah'ın taht kurduğu gönül rehberliğinde inşa edilen zihinlerin yaptığı yolculuklarla tatmin olmakta, canlanmakta, derinleşmekte ve insanı metafizik gerilime sokmaktadır.

'Anladım' tatminliğini bize veren O'dur. Her çaba bir dua olup semaya yükselir ve bize duygular bahşedilir. Çaba ne kadar yüksek olursa, bahşedilen memnunluk duygusu da o kadar büyük olur. Belki de bu, vicdanın sahneye yansıyan yüzüdür, zira Allah'ın memnun olduğu işler vicdanı huzura gark etmektedir daima.

Evet 'huzur' denilen iç genişliğini hissetmek, şimdiki zamanı aşmak ve cennet esintilerini vicdanında duymak yalnız O'nun istediği şekilde yaşamakla olmaktadır. Bu da; bütün korkuları, stresleri, şeytanın desiselerini, nefsin helal dairesi dışına taşan arzularını dağıtan 'hiçliğin' ve 'sıfır insan' olmanın dünyasında yol almakla mümkündür.