Ağustos 2002 · s. 356 · 9 dakikalık okuma
Damlalar
Ağlayan güftenin gülecek bestesi
Hakkı Yanık
Hayatın derin sularında
Umuda yelken açmış bir insanım.
Ne kadar yaklaşsam da ufuk çizgisine,
Yeni portreler belirir gözlerimde.
Ben hep ağlayan güftelerin,
Gülecek bestelerini işlerim ufuk çizgilerimde.
Bilirim yolumun uzak, yelkenimin eski,
Ve kelimelerimin biten harflerden kurulu olduğunu.
Elbet sebepsiz değildir sonsuzluğa yelken açışım,
Bitse de ak satırlarda titreyen harfler,
Kalbimdeki fermanı hangi el yazar,
Hangi göz okur.
Elbet sebepsiz değildir bu suskunluğum.
Gönül bahçem,
Bülbülü baykuşa dönmüş güllerle dost olsun.
Kurutsalar da toprağını, kesseler de yağmurunu,
Bilmesin kimse,
Akan kanımın toprak,
Gözyaşımın serin sular olduğunu.
Mevsimler matem olsa da,
Açmaz mı kuruyan bahçenin hüzün çiçeği?
Yetmez mi ona bir kalbin şefkatli yüzü?
Sabır tohumları ekmişsen toprağa,
Hangi güç soldurur o gülleri.
Gökteki güneş sanma ki batar da doğmaz,
Çağırmaz mı sanırsın doğruyu, semada yıldızlar?
Toprağa düşen kar tanesi,
Sanma ki soğuktur hep.
Eriyen serin busesi hayat verir,
Karda açan çiçeğe.
Soğuk türküler çağıran ayazlar,
Değil midir, sıcak bir günün habercisi?
Sanma ağustos böceğidir kalbim.
En az karınca kadar çalışkandır, umudum.
(....)
Vuslat anı bu an.
Bu ne ana, ne baba, ne de yar için dostum.
Bu vuslat bulutlara ulaşmak için.
Özgürlüğünün fırtınasını,
Kurak topraklara kavuşturmak için.
(....)
Hasretim
Hakkı Yanık
Sevemedim sevgisizlikte açan çiçeklerin rengini,
Kurak topraklarda açmak için çırpınan güle hasretim.
Duyamadım içi boş sözlerin kahkahalı sesini,
Gözleri yaş dolu Allah’ı anan dile hasretim.
Ellerden dualar alınmış, nefisler toklukta şimdi,
Dillerden zikirler alınmış, sözler boşlukta şimdi,
Kalplerden sevgiler alınmış, hisler yoklukta şimdi,
Bir tutam dostluk sunan ele hasretim.
İnsan ihtiyarladıkça
Süleyman Küçükbaş
Gelip geçti bir fasıl serancamımız var.
O gençlik günlerinde hala canımız var.
Onda geçen ne hatıralarımız,
Nice günler görmüş zamanımız var.
Sislerle kaplı o masal ülkesinde
Gidiversek sanki hala mekanımız var.
Aynen duruyor her şey yerli yerinde
Tekrar yaşamaya imkanımız var.
Yere göğe sığmazken dumanlı başımız
Yarım kalmış, başlamamış ne hülyamız var.
Ne bekledik, ne bulduk hayattan
Uykusundan uyandırdığımız rüyamız var.
Heyhat! Mevsimler geçmiş, günler tükenmiş
Dünyada kalan şimdi bir encamımız var.
Üzülme Süleyman, hayat elbet bitecek,
Biz yeniden diriliriz, imanımız var.
Randevu
Arzu Çetin
Saatine baktığında vakit epeyce ilerlemişti. Adımlarını sıklaştırdı ve elindeki kitapları daha sıkı kavradı. Kalabalık arasından hızla geçiyor ve randevusuna geç kalmamak için azami gayret gösteriyordu.
Hava soğuktu, çok soğuktu. Birkaç güne kadar lapa lapalığını gösteren kar artık çekilmiş, yerini kuru ayaza bırakmıştı. Asfalt yollar dahil her yer buz tutmuştu. Güçlükle yürüdüğü yollarda kimi zaman düşüyor, kimi zaman değme patencilere taş çıkartırcasına kayıyordu. Ama ne olursa olsun vazgeçmeyecekti, bu randevuya tam zamanında gidecekti.
Durağa geldiğinde, derinden bir ‘eyvah!’ dedi. Bir dakika önce gelseydi otobüse yetişecekti fakat artık çok geçti. Tekrar saatine baktı, başka bir otobüs bekleyecekti ki bir ‘eyvah!’ daha çekti içinden... ‘Bugün Pazar, yarım saatte bir gelir otobüs. Aman Allahım, geç kalacağım...’ dedi kendi kendine, şöyle bir etrafına baktı. ‘Acaba buralarda bir yer, başka bir yer...’ diye söylendi fakat ince hesaplarla vakit kaybetmenin akıl karı olmadığını düşündü sonra. Tramvay durağından dönünce biraz da koşmaya çalışırsa yetişirdi mutlaka, üstelik vakit çok da geç sayılmazdı. Bunları düşünerek buz üstünde yürümenin güçlüğünü örtmeye çalışıyordu. Bir ara yine kaydı ayakları ve şiddetli bir düşüş yaşadı. Etrafa saçılan kitaplarını toplarken bambaşka fikirler yürüdü beynine. Düştüğü yerden kalkmamıştı hala, kalkamamıştı. Vazgeçecek gibi oldu randevuya gitmekten. Ya da onbeş dakika, olmadı yarım saat geç gitmek geldi aklına. ‘Hayır, hayır!’ diye hışımla kalktı olduğu yerden. ‘Hayır, geç kalmamalıyım. Başkaları umrumda değil. Ben sözümü tutup tam zamanında orada olmalıyım. Ve taka tuka giden işlerimi hiç olmazsa bir nebze düzeltmeliyim bu buluşmalar aracılığıyla. Evet, bugüne kadar hiçbir işim tam başarılmış değil, her şeyi yarım yamalak yapıyorum. Bu buluşmalar en büyük kazançları getirecek bana. Zamanında gittiğim her randevu, kalbimi biraz daha yaşanılır kılacak belki...’
Kendince haklı tarafları vardı mutlaka. İnanıyordu kendine, güveniyordu; azmetmişti bir kere. Dönmek yoktu felsefesinde. Onu bu halde gören arkadaşlarından kimisi abarttığını söyleyecek, kimisi gülüp geçecekti. Kendisine destek verenler de yok değildi ama... Dostlarını da düşünüyordu yürürken, hemfikir olduğu dostlarını... Tramvay durağını döner dönmez koşar adımlar atmaya başladı. Ayakları kayıyordu buzların keskin ağzında ama koşması gerekiyordu. Tam bu esnada az önce içinden geçirdiği arkadaşlarından birini gördü, selam verip geçecekti ki arkadaşı konuşmaya başladı:
- Yine mi Nermin? Anladık, bu işin üzerinde titizlikle duruyorsun ama bu kadarı da fazla değil mi?
Aldırmadı arkadaşına:
- Şeyy... Gitmem lazım, geç kalmayayım. Sonra konuşsak.
Arkadaşı hem sinirli, hem sitemli konuştu bu kez:
- Geç kalmak mı? Ne olur 15u20 dakika geç gitsen? Değer mi kendini böyle heba etmene? Elini kolunu sallayarak, gezeudolaşa gitmek varken...
Anlaşılan arkadaşı konuşmaya devam edecekti. Fakat Nermin de kararlıydı, geç kalmayacaktı:
- Canım, kendine iyi bak; görüşmek üzere, dedi ve yürümeye devam etti. Kollarının arasında kitaplarını sıkı sıkı tutuyordu. Saatine baktı, kalbi heyecanla çarpmaya başladı. ‘Geç kalmasam bari’ dedi. Ve ilerlemeye devam etti. Kırmızı ışıkta durmayı bile unutmuş, hızını kesmemişti. Tekrar saatine baktı. Hızını artırdı... Sonunda soluk soluğa kalmıştı ama sevinç içindeydi; buluşma noktası az ilerideydi, görünüyordu:
- Yetiştim işte, dedi ve bir adım daha attı ilerlemek için. Fakat birden düştü yere. Alışmıştı düşmeye ama bu seferki farklıydı anlaşılan, ayağı burkmuştu.
- Eyvah, şimdi yandım. Geç kalacağım, dedi kendi kendine. Hiçbir buluşma için bu kadar çaba harcamamış ve bu kadar aksilikle karşılaşmamıştı. Doğruydu ya, hayırlı işin manisi çok olurdu. Gayri ihtiyari yaşlar boşalmaya başladı gözlerinden. Düşürmeden kollarının arasında tuttuğu bir kitaba sarıldı ve ağlamaya başladı sessiz sessiz:
- Yetişeceksin Nermin, yetişeceksin! Kalk hadi!
Nermin arkasını döndüğünde dostlarından birini gördü. İçinde bir şeyler eridi sanki. Öylece bakıyordu dostuna. Gözleri konuşuyordu sadece. Arkadaşı hiç tereddüt etmeden elini uzattı kendisine, yerden kaldırdı. Hiç sesini çıkarmadı Nermin, teşekkür etmeye bile mecali kalmamıştı. Dosttu ya, ne yapar, ne eder yardım ederdi. Nermin’i omuzundan itti şefkatle öne doğru:
- Hadi Nermin, geç kalma! Ben de geleceğim az sonra. Hadi sen git, madem bu kadar önemli senin için vaktinde orada olmak, geç kalma dostum!
Nermin hayretler içinde yürümeye devam etti. Buluşma yerine gelmişti nihayet... Kolunu kaldırıp saatine bakarken yine nefes nefeseydi:
- Tam zamanında geldim, dedi ve merdivenlere doğru ilerlerken bir ses yükseldi:
- ‘Allahuekber, Allahuekber!’
Şükürler olsun Rabbim, dedi Nermin. Randevuma bugün de yetiştim...
O gün de Allah’ın davetine tam zamanında icabet etmişti. Dünyanın bilmem neresinde bu saatte el açan milyonlarca inananla birlikte huzura el açarken Nermin, dışarıda bu daveti duymayanlar da vardı.
Bir Anadolu türküsü
Ahmet Erkan
Kambur belleri, nasırlı elleri ve her zaman terli alınlarıyla saman sarısı bir hayatı yaşayan Anadolu insanları vardır taşra şehirlerinde ve köylerinde. Olabildiğine yalın, alabildiğine sade ve göz görebildiğine duru bir hayatı soluklayan benzersiz insanlardır onlar. Hayatın karmaşasını, insanların esrarını ve ölümün sırlarını bu duruluk sayesinde anlamlı kılmış, hayatı berraklaştırmış ve sonra sabah erkenden toprağına gitmek için yollara düşmüş toprak kokulu insanlar...
Yaşama zevkini çocukken köyüne gelen tüccara birkaç naylon leğen karşılığı sattığından beri gözlerinden yaş, kalplerinden ağıt eksik olmaz. Yaşatma zevkiyle tutuşur, yanar ve yürekleri kanar.
Topraktan yolları ve evleri vardır, ve topraktan testilerde dupduru sular içerler, insanı şükretmek zorunda bırakan. Bir bakraç ayranı vardır yaz sıcağında buğday dererken serinliği hatırlatan. Toprak gibi mütevazı yaşar, toprak kokarlar. Sanki gün gelecek ve büyülü bir dünyanın temelleri o toprağa atılacakmış gibi mukaddes sayar, saygıyla bakarlar. Bu topraklarda sıra serviler yetiştirir Anadolu insanı, çocuklarının aralarında salıncak kurup oynadığı. Salkım söğütlerdir bir anne şefkatiyle gölgesine konup kalkan, her insanı kucaklamayı öğreten. Ve her insanı manevi bir hazla sevdiren... Elma, ayva, kayısı ile süslenmiş ve altından dereler akan bahçelerdir her dem cennet kokusunu hissettiren... Harman yerlerinin sabaha karşı esen yelidir sinelere inşirah üfleyen...
Anadolu insanı yüzünden duvağı hiç açılmadan dul kalmış bir gelin gibidir; tedirgin ama tertemiz, hüzünlü ama mütebessim çehresiyle. Gün olur alır başını gider, dağlarda geçen zamanın lezzetini sonuna kadar benliğinde duyarak. Gün olur bir çoban kavalıyla ruhundan besteler yapar, ağıtlar yakar, nasırlı elleriyle kavalın boşluklarını kapatırken. Türküler söyler nasıl gelirse diline öylece.
Fütursuz değildir ama. Hep ölçülü, hep mahçup ve hep hicranlı. Askerdeki ciğerparesine, yaban ellere gelin gitmiş tazesine, ölmüşüne söyler yürekleri sevdalı.
Dağları vardır onların başı dumanlı, başı duvaklı. O dağlardır Anadolu insanını görenlerde mehabet hissi uyandıran, büyük şehirlerin beton blokları arasında yaşayanlara acınmasına sebep olan. Eteklerindeki kısraklar gibi insanını durmaksızın coşturan o dağlardır.
Bir de dağ eteklerinden geçen köy yolları üzerinde yaptırana rahmet okunması için vakfedilmiş, hacca gidip gelmiş olması elzem bir zatın adıyla anılan pınarlar vardır. Üzerlerindeki kuşlar kadar bir cıvıltı da onlar yayarlar hayatın içine. Konup geçen yolcuların sadece yorgunluğunu almakla kalmaz, bir anne sıcaklığıyla yolcu da ederler ne zaman döneceğini bilmedikleri oğullarını uğurlarken ki edalarıyla.
Çobanların öğle vakti koyunlarını yatırması için ideal bir merkezdir buralar. Yaptırana rahmet okuyabilirler mi bilinmez ama, öğütülmek üzere değirmenlere götürülen buğdayları taşıyan havanların da en sevdikleri konaklama yeridir buralar. Anadolu insanının mektep medrese yüzü görmeden kullandığı ana sütü gibi ak, dere suyu gibi berrak Tükçe’sinin menbaıdır bu pınarlar.
Ve bu pınarlar modern çağ insanının kirlerini yıkayabilecek yegane kaynaktır; ruhlarına yeniden diriliş aşılayacak olan kuvvet. Bu pınarlardan içen insanlar ancak yıkayabilirler günahlarını gözleriyle. Ne güzeldir gözyaşı, ağlamak yalçın bir tepenin yamacındaki bir pınar başında seher vakti...
İstanbul’un alınmasından bu yana kutsal emanetlerden biri olan bu mübarek toprakların böylesine asude, munis, vakur ve asil insanları vardır işte.
Ayaz bir Erzurum gecesinde gibi titrer yürekleri, Anadolu ismini duyunca ya da Anadolulu bir asilzade görünce...
Sabahın üç çilesi
Erkam Dağ
Yürüyor yine ruhuma hicranın
Gecenin bin renginde usul, muttasıl
Geriyor bedenimi dört kollu çarmıhın
Sabah nerede, nerede ışık, bitmez bu fasıl.
Sanırdım omuz verince dinecek sızım
Utanırdım gaibe geçmezdi sözüm
Ve ben bilmezdim bu kadar zor olduğunu,
Bin çetrefil mengenelerde kaybolduğumu.
Şimdi doğ gönlüme derin sancılarla
Aşkına meftundur yüreğim, ne olur!
Kaldır bu örtüyü, kakpılar ardında
Umduğum rahmetindir, sen 'ol!' de olur..
Beklerken damla damla çilemin izlerini
El açtığım ufuklar indi hep karanlığa
Yüzüme sürerken secdenin ipek gizini
Saldım kendimi bu efsun yalnızlığa...
Sonsuzluk yolunda sensizlik ve ümit
Talha Buğra Yılmaz
Sana yazmayacaktım. Neden bilmem ellerim ters düşüyor aklıma
Çekip gitmek kolaymış meğer, gönlünde çağlarken koca bir sevda
Ümidsizlik ruhta bir inşikak, belki de bunun için yazıyorum sana
İnan katlanmak zor, her an yanımda iken varolan bir ayrılığa.
Mirasıydı siyah gökyüzü bize, terkedip giden kızıl bulutların
Çölde yapayalnız kalsak da, ışığı vardı yol gösteren yıldızların
Erişmek zordu hedefe ama, yola çıkmayı öğretti azmi karıncanın
Efkarlı bulutlar olmasın etrafında, seninle olsun rahmeti duaların.
Yokluğunda da devam ediyor hayat ve mücadelesi sonsuzluğun
Kokusu hala var kopardığın güllerin, acısı olsa da susuzluğun
Yazdan kışa dönen hayat, biliriz simgesi bahara yolculuğun
Lalelere zindan değil toprak, doğduğun zaman aldığın ilk soluğun.
Ellerim seninle kalkıyor ve bitsin istiyorum bu acı veren ayrılıklar
İlk şehidin mezarında yeşermek isteyen Ravza’daki çiçekler kadar.
Niye
Ahmet Yazıcı
Gündüzler henüz tükenmedi
Geceye hasret niye
Aydınlık bir gelecek seni beklerken
Yanlışların esiri olmak niye
Doğrular karşında dururken
Eğrilerle uğraşmak niye
Ruhunda hep güzellik varken
Gözlerini kapamak niye
Bırakıp gitme dünyayı
Kendi yanlışlarınla başbaşa
Son pişmanlık fayda vermez
Hakikat güneşiyle ısınmamak niye
Bir düşün kuşların söylediği şarkıları
Kalbinde, onulmaz bir yaraya dönüşmeden
Günahın en büyüğü içindeki şüphedir
Bu dünyayı kaybetmişsin, boşuna direnmek niye
Bu kaçıncı pişmanlık
Kaç defa ısırdı bu akrep seni
Suyun denize, tohumun toprağa düşmesi gibi
Kulun sahibini bulamaması niye
Herkese açıkken bu İlahi kapı
Sana neden kapanmış dersin
Rahmet deryasına dalmak dururken
Balçık denizinde boğulmak niye.