Sızıntı Arşivi

Haziran 2002 · s. 250 · 8 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat



Hasretin yağıyor

A. Osman Dönmez
Zaman: Güz mateminde raksa davet
Durum: Nice kelime dilde tutsak
Nakışlar gurbete düşmüş
Yasta köle pazarında dekor
Hercai hayat ormanındaki yapraklara
Hasretin yağıyor

Hüznün şarkısı dillenir yoksan bu şehirde
Tutkular dehlizinde tutsaksa yüzün
Dağ başlarındaki kar
Yüreğimde olur kor
Hüzün sarısı sokaklara
Hasretin yağıyor

Mesafeler uzun, yolculuk meçhul
Haramiler çağ dönemecinde sultan
Bir düş gördüm ey yar bir düş
Yorabilirsen hayra yor
Alperenler otağı doruklara
Hasretin yağıyor

Geceler nefesine muhtaç
Kış ortasında asi kardelen
Mücadele bengisuyunu
Çile memesinden sağıyor
Bubi çağındaki tutsaklara
Hasretin yağıyor

Yıldız yıldız değilse gökyüzü
Özlemin Yakup'a döndürdüyse bizi
Bir nazır var gönüllerde bir nazır
Çileyi bizim denklere kor
Barla dağlarından süzülen şafaklara
Hasretin yağıyor

Gelemedik yol uzundu
Duyamadık yağmur nefeslim, sesini
Lakin;
Kutlu emanetin içimizde
'Her dem yeni doğuyor'
Kaç güneş neslin makberi altın topraklara
Hasretin yağıyor
Hasretin yağıyor

Ötelerin ötesi

Ayşe Çakır
Kalıbımdan taşan yanardağlar var
İçte kutsal bir davetin sedası
Yeryüzü dar muradımın ufkuna
Çeker bizi ötelerin ötesi.

Mehtap suya inmiş, ay pencerede
Der ki o sevdiğin şimdi nerede
Her dileğin olmaz elbet burada
Dünya, farzet bir bekleme odası.

Saatler dolanır, döner yıllara
Kader bu, gireriz halden hallere
Gün gelir can kuşu düşer yollara
Yollarında kızıl güller bitesi.

Bu dünya değil ki vuslat diyarı
Tadında tuzunda yoktur ayarı
Arifler gözünde hiçtir değeri
Ona aşık yüreklerin katısı..

Korku

Halit Kara
Aynaya bakınca dün kendimden utanmışım
Yorgun balıklar gibi yüzmekten usanmışım,
Susuzluğun hastasıyım, içtikçe deryandan
Kendimi hayallerde masallarda sanmışım.

Hicran varken gönlümde ben seni anmışım,
Yürüdükçe yolunda susuzlukla kanmışım
Bekliyorum günlerdir, el uzatsan dünyandan
Tutamam korkusuyla gayyalara dalmışım.

Bir görsem seni diye yollarına varmışım,
Aklımı alma diye türkümüzü çalmışım,
Ya gelmezsen bir daha, görmezsem korkusundan
Tutamayıp kendimi inleyip ağlamışım.

Hayat

Arzu Çetin
Hayat bir tebessüm
Kahkahaya dönüşmeyen
Bir parıltı gözlerde, yedi rengiyle
Ağlamak bazen kimseye görünmeden
Belki paylaşmak öylesine biriyle
Adını dahi bilmeden
Hayat bir çocuğun elinden tutmak
Ve kucaklamak kimsin demeden
Soğuk kış gecelerinde
Minik bir ressamın portresi olmak
Bazen bir ateş çevresinde oturmak
Sokaklarda dolaşmak açlığını bilmeden
En iyi cami avlusunda ihtisas yapmak
Ayakkabı boyamak, mendil satmak
Hayat bazen, her çocuğu bir bir yaşamak
Gülüp geçmek değil bir bahşişin ardından
İzlemek hiç hiç değil oturulan koltuktan
Hayat yürümek
Ya da koşmak inadına
Bir saatlik karlı yollardan varmak okuluna
Anne şefkatinde ısıtmak
Islak ve çıplak ayaklarını
Hiç bahçe görmeden işlemeye koyulmak
Hektarlık toprak yığınlarını
Hayat, işlemek bir bir çocukları
Kelebeklerle karşılamak yarınları
Bir minik gülüşe feda etmek dünyaları
Bir yüreği yaşatmak
Zorlayıp tüm imkanları
Silebilmek göze-gönle dolan yaşları
Hiçe sayıp göbek çatlatan kahkahaları
Hayat içten bir tebessüm
Yaşatan tüm umutları

Gözyaşı

Emine Zeynep İrep
Bir varmış, belki de çok varmış... Günler ardı sıra birbirini kovalarken, hakikatler pırı pırıl yanacak gönüller ararken, ızdırap denen padişah yaşarmış bir ülkede. İçinde binbir güzellik barındıran bu ülkede görmeyen gözler de yaşarmış. Bu gözler gören görmezlermiş. Izdırap denen padişahın sevgi, kardeşlik ve dürüstlük isminde üç yaveri varmış; ülkenin huzuru ve refahı için her türlü fedakarlığı yaparlarmış. Izdırap çok sevilen bir padişahmış; yaverleri de... Padişah olmadan yaverler, yaverler olmadan padişah olmazmış. Hep birlikte insanları mutlu kılan hizmetler yaparlarmış. İnsanların içinde atıp duran bir yürek kadar yakın ve sıcak olurlarmış insanlara...

Velhasıl bu ülke, insanı sürekli diri tutan, onu hep iyi kılan 'şey'lerin ülkesiymiş. Izdırap ve yaverleriyle mümkün olan bir şeymiş bu. Izdırap olmayınca; sevgi, kardeşlik ve dürüstlük de yok olurlarmış.. arkasından bir tehlike büyürmüş...

Günler huzurla geçerken bu ülkede, bir gün korkulan olmuş. Varlığı hep hissedilen ve derinliklerde büyüyüp duran o tehlike görünüvermiş insanlar arasında. Huzura bakışlarını çevirerek dolaşmaya başlamış. Nefret, düşmanlık ve sahtekarlık isminde liderleri olan bu tehlikenin hemen önü alınması gerekmiş; acilen... Yoksa ülkenin üzerine kara bulutlar çökecek, insanların tebessümleri sürgün yaşayacak... Izdırap tahttan düşerse ve yaverleri de çekip giderse tehlike iktidara gelecekmiş; nefret, düşmanlık ve sahtekarlık yaşanmaya başlanacakmış.

Izdırap bu tehlikeyi konuşmak üzere bir gün yaverlerini toplantıya çağırmış. Toplantı saatinde ızdırap, kardeşlik ve dürüstlük buluşmuş ancak sevgi yokmuş. Saatler geçmiş ama sevgi hala gelmemiş. Kardeşlik, 'başına mutlaka bir şey gelmiştir' diyerek onu aramaya çıkmış. Bir süre geçmiş kardeşlik de kayıplara karışmış. Dürüstlük, yiğit bir edayla ızdıraba, 'efendim bu tehlikenin işi mutlaka ona yakalandılar, ben gideyim!' demiş. Gitmiş de... Acı bir haber yayılmış sinelere sonra. Tehlikenin liderlerinden nefret, sevgiyi; düşmanlık, kardeşliği ve sahtekarlık da, bizim yiğit dürüstlüğü, üzeri inanç zaafiyeti parmaklarıyla örtülü bir mahzene kilitlemişler. Izdırap başta olmak üzere bütün bir ülke çok üzülmüş. Izdırap denen padişah yaverleri olmadan bir şey yapamaz hale gelmiş...

Bir gün içi kan ağlayarak tahtından inmiş, ülke halkının her birisine kendisini hatırlatacak bir hediyeyle şu notu bırakmış: 'Bütün güzelliklerin menbaı 'güzel'e ulaşmak için hakikatleri arayan halkım! Sevginin, kardeşliğin, dürüstlüğün olmadığı bir beden sarayı, içinde ben de olsam bir hiçtir. Dileğim sevginin, kardeşliğin, dürüstlüğün inançsızlık hapishanesinden kurtulması, benim de yeniden yürek denilen ülkenizde iktidara gelmemdir. Size beni unutturmayacak bir hediye bırakıyorum, ona muhakkak sahip çıkın. Ayrıca size bir sır vermek istiyorum. Bu hediyenin mahiyetinde, maruz kaldığımız tehlikeye karşı kullanabileceğiniz gizli bir güç var. Onu gözünüzün ucunda taşıyın devamlı. İşte o zaman ben ve yaverlerim yüreklerinize tekrar dönebilir, huzur ülkeyi yeniden inşa edebiliriz. İşte hediyeniz...' demiş... Çatırdayan ülkenin insanlarına, gönül kapılarına 'gözyaşı' adlı hediyesini bırakarak çekip gitmiş...

Bütün babalar dönsün

Hilal Acar
Bu sana kaçıncı mektubum cevap yazmadığın. Ama cevabın gelmese de sana yazmaktan asla vazgeçmeyeceğim. Gittiğin günü dün gibi hatırlıyorum. Anlayamadığım bir hüzün vardı gözlerinde. Sanki son görüşmemizmiş gibi, sanki dönmeyeceğin bir yere gidiyormuşsun gibi, ağlamaklıydı sesin. 'Gidip dönmemek, gelip görmemek var' demiştin. Dönüşü olmayan tek yol ölümdür baba, yoksa ölüme miydi gidişin?

Annem gözyaşlarına hakim olamıyordu. Belki o an yalnızca anneme eşlik için akmıştı gözlerimden yaşlar. O gün bugündür özleminden akıyor. 'Savaşa gidiyorum' demiştin kapıdan çıkarken. Savaş kimdi? Neden beni senden ayırıyordu? Sensiz yaşamak çok zor. Her kapı çalışında sevinçle koşuyorum ama sen değilsin gelen. Annem sürekli ağlıyor. 'Savaş babanı aldı. Onu bir daha göremeyeceğiz'. diyor. Savaş neden seni aldı? Arkadaşlarımın da babalarını almış. Hepimiz üzgünüz. Gittiğiniz günden beri gülmeyi unuttuk. Dönün baba! Bütün babalar dönsün! Sizin yeriniz çocuklarınızın yanıdır. Allah'a dua ediyorum seni bize versin diye. Her sabah güneşe dönüyor, bir kere de bizim için doğsun diye dua ediyorum.

Savaşa bir mektup yazdım, 'neden?' dedim, 'babaları ayırıyorsun evlatlarından? Bizim yaşadığımız toprakları istiyormuşsun. Yaşayacağın toprağın yok mu, insanların uzağında? Bu dünya bütün insanları içinde barındıramayacak kadar küçük mü? Ki bizleri sevdiklerimizden ayırıyor, acı çektiriyorsun. Sana oyuncaklarımı vereyim, hatta istersen elbiselerimi de veririm. Yeter ki babalarımızı ellerimizden alma.'

Cevap yazmadı baba.! Neden bu kadar aç gözlü olduğunu, neden her yeri kendine istediğini söylemedi. Evlatları babalarından ayıran, aç susuz bırakıp evlerini yıkan, bazen annelerini alıp ve bazen de evladını annesinin gözlerinin önünde acımadan öldüren savaşın söyleyecek sözü yokmuş baba.

Kardeşim konuşmaya başladığından beri seni soruyor. 'Anne benim babam yok mu?' diyor. Annem ağlıyor, ben ağlıyorum. 'Babamızı savaş aldı.' diyoruz. 'Savaş ne, neden aldı babamı?' diyor. Susuyoruz. Çünkü biz de savaş nedir, bilmiyoruz. Bilmeyi de istemiyoruz. Savaş; can alıyorsa, sevenleri sevdiğinden ayırıyorsa, insanları evsiz, aç ve sokakta bırakıyorsa, gökten yağmur damlaları yerine mermiler yağdırıyorsa, gözlerden yaş bedenlerden kan akıtıyorsa, sokakları çiçekle değil ölüm kokusuyla dolduruyorsa, nefreti besliyorsa.. savaşı tanımayı istemiyorum. Bütün kalbimle ondan nefret ediyorum. Beni senden ayırdığı için, annemi gözleri yaşlı bıraktığı için, kalbimin nefretle tanışmasına sebep olduğu için asla affetmeyeceğim onu, ve bıkmadan tekrarlayacağım: Bütün babalar dönsün... Çocuklarının arasına...
<±Î>
Sen ve baban

M. Emrullah Tosun
Senin baban var
Yani merhameti ellerinde olan
Sıcaklığını okşadığında hissettiğin
Ellerinden tuttuğun bir baban var

Yanında olduğun bir baban var
Yani ters giydiğinde ayakkabılarını düzelten
Seninle çelik çomak oynayan
Hastanede başucunda olan bir baban var

Seninle misket oynayabilen
Hasretini çekmediğin
Gecelerin o korkunç vakitlerinde
Yanına sokulabildiğin bir baban var

Bense mezar taşında gördüm
Babacığımı
Ona başımı yasladım
Başımı yasladığım onun toprağıydı

Anam hep onu anlatırdı
Erini
Ondan bahsederken içine akıtırdı gözyaşını
Bir babam var benim toprakta

Şimdi gül,
Biliyor musun yedi veren üzüm senin için tatlanır
Gökyüzündeki yıldızlar senin için kayar
Babam olduğundan bülbül şakırdar

Sedir ağacının altında

G. Emine Babaoğlu
Oturmuşum bir sedir ağacının altına. Ruhum sessiz, denizler durulmuş yüreğimde. Açtığımda toprak rengi gözlerimi dünyaya, hala altındayım sedir ağacımın.

Bir tepedeyim, önümde koca bir vadi... Sağımda rüzgar okşuyor yemyeşil buğday tarlalarını. Seyrine doyulmaz, dalga dalga deniz olmuş yeşil buğdayların. Aşağıda bir köy var nehrin karşısında. Ulu bir ağaç var ortada. Bunca sessizliğe inat haykırmış göğe. O koca gövde, sırrını üfürmüş incecik dallardaki ufacık nüvelere. Kuşlar aldılar yağmur haberini rüzgardan. Uçuşuyorlar sırrına bir türlü eremediğim kanatlarıyla. Bir damla düştü yanağıma. Sonra bardağımdaki limonlu çaya. Gökyüzü değişti, bulutlar karardı. Yüreğime yağdı yağmur. Bedenimi sardı rüzgar buzdan elleriyle. Ciğerlerime sindi ıslak toprağın, yaprakların kokusu. Baktım, yanımda bir yaban çiçeği, kollarını açmış hoş geldin diyor yağmura. Cüssesinin iki katı, ardı ardına ona isabet eden yağmur damlalarına. Merak ettim, nasıl boyun eğmiyor? Çok şeyler fısıldadı ruhuma o yaban çiçeği, çok...

Uzaklarda bir çoban gördüm, evinin yolunu tutmuş sürüsüyle. Görmek isterdim çobanın gözleriyle şu alemi. Sorsam, ifşa eder mi acaba bana sessizliğin sırlarını. Geçtiği ırmaklar, tepeler biliyor mu acaba çobanı? O engin bakışların ardında dağlar gibi bir yiğidin şahlanmayı beklediğini. Gözleri kara da olsa, dünyayı rengarenk gördüğünü. Üşümüş yanakları çobanımın, benim ellerim gibi.

Bir çocuk ağlıyor, karşı köylerden birinde. Biliyorum ki annesi kucaklar onu sıkıca. Sarar onu annesinin miskten, daha göğsüne ilk sokuluşta aşina olduğu kokusu. Ne esrarı çözülmez bir kucaklayış ki, dize gelir coşkun dalgalar, sus-pus olup inine çekilir yedi başlı ejderhalar.

Fısıldıyorum kendime, keşke bilmeseydim seni koca şehir. Tanışmasaydı ruhum, gözlerim seninle. O zaman giderdim dağlara. Rüzgar yarenim olurdu, söylerdi kulağıma yedi alemin haberini. Toprağa gömerdim endişelerimi. Okyanusun yorgun dalgalarını alır, yüreğimdeki durgun sahillerde eğlerdim. Ödünç alırdım çamların kokularını, yağmurun ahengini. Sana da selam gönderirdim hiç durmadan akıp giden şu nehirle.

Sedir ağacı, dağ, tepe, nehir her şey bu kainatın sahibini anlatıyor. Şehrin kasvetli havasında yitirdiğimiz kalbimize ait o ebedi rüyayı...

Sedir ağacının altında bir rüya görüyorum; kalbime şarkılar, masallar doluşuyor. Dağ, tepe, ova, kuş, çiçek, kelebek.. oluyorum. İnsanı dirilten bir şehir büyüyor içimde...