Sızıntı Arşivi

Mart 2002 · s. 96 · 7 dakikalık okuma

Damlalar

Damlalar · Edebiyat



SENİ BULDUM YA

Fatma Uğurtaş
Efendimiz'e...
Bir tutkusun artık içimde
Sınır çizemediğim
Buram buram tüten gözlerimde
Bir hasretsin artık
Seni tanımadığım senelerde
Yaşadığım otsu ömrümü
Ah! verseler geri bana
Seninle, hayalinle
Tekrar yaşasam
O çorak yıllarımı
Sulasam sevginle
Yemyeşil olsan, sarsan beni.

Seni anladım ya
Artık bir dakika bile olsa
Ölümden beni ayıran
Her şeye bedeldir işte
Seninle geçireceğim zaman

Bir tutkusun artık içimde
Seni arıyor gözlerim
Seni dinliyor kulaklarım
On dört asır öteden gelen
Taptaze sesinle
Sevmek seni, özlemek
Seninle yaşanacak bir hayatı
İple çekmek
Bir sofrada seninle
Turfanda hurma yemek
Sevda üstü lezzetlerle tütsülenmek
Bitmek korkusu olmadan
Ne etmeli, nasıl ulaşmalı
Dolunay gibi gönlümü dolduran
Sana, ışığına
Nasıl kucaklamalı
Nergis, gül kokan o elleri
Bin ömre bedel o güzel yüzünü
Nasıl seyretmeli
Baki aynalarda
Nasıl koşmalı
Şu dermansız dizlerle sana

Vuslata ersem bir gün
Ecel emrini şehit gömleğiyle
Giysem bir gün
Ama olsun, ziyanı yok
Anladım ya seni
Asırlar ötesinden gelen davudi sesini
Seni sevdim ya
Ziyanı yok
Seni gördüm ya
Düş de olsa birkaç saniyelik
'Tutku' diye kazıdım ya
Yüreğime.


KUYTULARDA GEZER GÖLGELER
Eyüp Ersoy

Rüyalarımdan kalan bir isim gibi
Düşersin sayfamın satırlarına.
Her şiirin senin için çarpan kalbi
Sahip midir ruhumun sırlarına
Rüyalarımdan kalan bir isim gibi.

Kuytularda gezer gölgeler, sessiz
Kalbe aynadır gözbebekleri.
Söyler o kelimeyi kalır nefessiz
Bulmuştur aradığını ezelden beri
Kuytularda gezer gölgeler, sessiz.

ASYA CİVANIM
Sümeyye Ulu
-Hacı Ata'ya-

Yüreğini soğuklara gömen şehzade
Bir kutlu rüyadan uyanmamak için
Saçlarını yakar çalı çırpı yerine
Sıcak kalpler ölümdür steplerde

Uyku, çirkef uykusu bir buzdan
Derinliğinde isyan, soğukluğunda ateş
Buz gibi titreyeceksen gece yalazında
Bu ateş seni Asya'ya götürecekse
Uyku ölümdür, ölüm şehzade.

Ölümü uyandır
Uyandır ölüyü
Bir yıldız arefesinde bir karanlık gökte
Bir şafak kızılında bir teheccüd düğününde
Çöz büyüyü
Asya kara bir büyüdür şehzade.

Asya civanım
Yüreği yaralım
Kara gözlü maralım
Acıya türkü söylenmez ki steplerde.

Hani Sonya'nın sıcak sırma saçı
Hani Aral'ın mavi başı
Hanicesin Hazar suyu
Hani yeştmiş yıllık ateşgede

Asya bir gün gelir sorgucundan öperse
İnerse duvar süsü yanık bağır seccade
Yesevi, Taptuk, Osmancık, Sarı Saltuk
Asya Anadolu'dur, baladoludur şehzade.

DUR BAKALIM!
Enis Bal*

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakir. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş, ama adam satmaya yanaşmamış. 'Bu at, bir at değil benim için... Bir dost... İnsan dostunu satar mı?' dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış... 'Seni ihtiyar bunak... Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın, şimdi ne paran var, ne de atın' demişler. İhtiyar, 'karar vermek için acele etmeyin' demiş. Sadece 'at kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuzdur... Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez...'

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan on beş gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki on iki vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. 'Babalık' demişler, 'Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.' 'Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar, 'Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?' Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden 'Bu herif sahiden deli' diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. 'Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler. İhtiyar, 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş. 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez...' Birkaç hafta sonra, düşmanlar büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... 'Gene haklı olduğun kanıtlandı' demişler. 'Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, talihmiş meğer...' İhtiyar, 'siz erken karar vermeye devam edin' demiş. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin talihsizlik olduğunu sadece Allah biliyor.

*Aktaran, Mevlana İdris

DENİZ... BENDEN AYRI YANIM...
Gülsen Kavuk

Seni, sana dokunmaya korktuğum günlerden hatırlıyorum; bir mucizenin karşısında tir tir titrediğim anlardan... 'Minicik' kelimesi büyük harfle yazıldığında sanki senden büyük duruyordu.

İçimde çılgın, içimde kocaman, yüreğimin kaldırabileceğinden fazla bir coşku idi, sana ilk kez bakmadan gözlerimi kapatan...

Şubat'tı... Ömür boyu sürecek, uğruna ölünecek bir aşkın başlangıcıydı. Ellerin gibi gözlerin de kapalıydı, şubattı... Öğrenilmesi gereken ne çok şey vardı; istenmeden vermesini bilmek, fazla söze gerek kalmadan anlamak zamanıydı. Daha o an, uzun siyah saçlarını tarıyordum sabaha karşı sallarken seni, kaçak rüyalara daldığım zaman... Güneş odaya değil, mutluluğumuza doğuyordu. Umudun rengiydi duvarlar, doğum günü pastan yüreğimde kesileceği günü bekliyordu. Seni yalnız ben değil, ağaçtaki salıncak, vitrindeki önlük, Pamuk Prenses, Çizmeli Kedi, Pinokyo, Küçük Prens, seni yalnız ben değil Yedi Cüceler de bekliyordu.

Yalnız ben değil seni bekleyen, yeşili bekleyen yaprak, erik ağacındaki çiçek, goncadan sıkılan gül, menekşe, hanımeli, seni çiçek kadınlar da bekliyordu. Yalnız senin karşında, dördüncü yaşımızın şivesiyle konuşuyor, dil çıkarmaktan utanmıyorduk. Tüm zamanlar seninle gururlu ve onurluydu... Seni benden çaldıkları ana ölesiye kızıyordum.

Şubat'tı aylardan... Kar kalkmıyordu topraktan... Dışarıda ağaçlar bile üşümüştü, yapraklarını dökmüşlerdi. Bizim eve çoktan cemre düşmüştü; her evin penceresinde kar, bizde bahar vardı. Kuşlar en soğuk akşamlarda pencerene konuyordu, sen öksürdün diye inan göç etmiyordu turnalar. Babanın yüreği gibi, yüreğin gibi kanat çırpıyorlardı.

Bu yüzden Deniz koyduk adını, denize akardı ya bütün sular... Sende toplansın istedik tüm sevgiler... Bir düşünsene canım, ne çok sebep vardı artık yaşamak için... Binlerce teşekkür borçluyuz şimdi sana, ta o zamanlardan bu yana yılların bu yorgun kuşuna uçmayı öğrettiğini için, kuruyan bahçeye ektiğin güller için, 'anne'nin karşılığını yalnızca sözlükte kalan bir mana olmaktan kurtardığın için...

Biliyor musun, hep bir meraktı yıllar nasıl geçecek diye. Şimdi ise tek istediğim zamana dönüp kalması için yalvarıyorum. Sabahları okul servisinin ardından el salladığım zaman, sanki ardından götürmeyin diyeceğim, üstüme uysaydı inan kıyafetlerini giyeceğim.

Seni yalnız ben değil, kremalı pasta, ağlayan bebek, terliğin, baban da bekliyordu. Okul servisin kapının önünde durduğunda, içinden inen sen değil, bir mutluluk kervanı, sevinç ve hayallerdi. Bunca mavinin arasında seni tanımak, bu yüzden bu kadar kolay oluyordu. Bu yüzden en değerli hazineler, yarım bıraktığın çorbanın yanında değersiz kalıyordu. Dünya senin üzerinde dönüyor, masallarda pamuk prenses sen üzülmesin diye uyanıyordu.

Sana yazmak, sana söylemekten daha kolaydır, bunu yapıyorum.

Kızım... Geceleri benden ayrı yatan yanım... Binlerce umut, koca bir dünya, sonsuza kadar sürecek rüya... Herkes için gerçek, benim için bir rüya olduğunu sakın unutma.

Kızım... Geceleri benden ayrı yatan yanım... Rahat ol sen... İstediğin tüm çiçekleri ektim, ektim gönlüme...

DUYGU ÖTESİ
Neslihan Okan Arslanoğlu

Bilebilseydik eğer
Gökkubeye daha yorgun Zamanın beş dakikası daha kayda değer geçerdi.
Kavrayabilseydik eğer
Menekşelerin kadife dokularını
Gül yapraklarının kıvrımlı dönemeçlerini
Karanfillerin dantelli ayrıntılarını
Nefeslerimizi savururken daha temkinli davranırdık.
Çözebilseydik eğer
Ateş böceklerinin ışıklı danslarını
Mürekkep balığının mürekkebini
Yunusların güleç yüzlerini
Hayatın sırrına daha çok yaklaşırdık.
Anlatabilseydik eğer gerçekten
Bulutlara kimlerin yön verdiğini
Arıların nasıl altıgen çizebildiklerini
Saniyelerimize acımasızca yüklenmezdik.
Duyabilseydik eğer
Çam ağaçlarının viyolensel uğultusunu
Irmakların sır dolu fısıltısını
Kanaryaların solo konserlerini
Geçen her saate bir şarkı yazardık.
Zevkine varabilseydik eğer
Flamingoların romansı anatomisinin
Penguenlerin kış kreasyonlarının
Ömrümüz Yaratıcı'yı tanımakla tamamlanırdı.
Ve görebilseydik tam eğer
Venüs'ün rüya pembesini
Pluto'nun Dünya'ya uzaklığını
Güneş'in cehennem ateşini
Uçuklamış dudaklarla dolaşırdık etrafta.
Var olanların ve var olmanın sırrını çözer
Sindire sindire düşünerek değerlendirirdik zamanı.
Duyuların ötesine geçmeye çalışır
Ölüme bile neşeli bir kelebek kondururduk,

SENİ BEKLEMEKTEYİM
Esra Arslan

Denizler martıları, körfezler dalgaları
Gökkuşağı yağmurları bekliyor.
Artık mehtap vurmuyor geceleri sahile
Yakamozlar ay ışığını intizar etmekte
Elveda dedikten sonra güneş, son ışıklarıyla güne
Bir ben
Bir de gökyüzünde yıldızlar kalıyor geriye
Yanağımı okşayan bir yağmur damlası oluyor hayallerim
Bulutların üstünde bir yerde seni beklemekteyim
Tıpkı deniz yıldızlarının ihya edilecekleri günü beklediği gibi
Vuslatın özlemini çekmekteyim
Müptelası olmuşum ben her gecenin
Gece benim içimde, ben gecenin
Ve ümitlerimi serin sularında kaybettiğim denizlerin
Müptelesıyım ben silüetiyle yandığım o yarin
Ey gönül ehli!
Duysana artık sesimi, uzatsana ellerini.

GÖNÜL BAHÇEM
Ayhan Çoban

Çiğ düştü ruhumun en karanlık yerine,
Sürgün martılar dondu, bakışlarımda yine,

Yanağıma tutundu, iki damla gözyaşı,
Ve daldım, ulaşılmaz dünyaların seyrine,

Avuçlarım pusuda, tutmalıyım baharı,
Bahar imdada gelsin, gözlerimin ferine,

Gönül bahçeme konsun, mor beyaz kelebekler,
Ve uçsun ahbapların gönül bahçelerine.