Ekim 2001 · s. 448 · 3 dakikalık okuma
Dağlarda Filizlenir Muştular
Mavi göklerin bulutları, başı dumanlı dağlara kurar otağını. Kendine çeker dağlar onu. Gözleri damla damla olanları kendine yürütür. Çağırır kalbi ceylan ürkekliğinde olanları.
Dağlar, zemine direk kılındı. Yeryüzünün bereketli çehresinde, dağların güven veren heybetli duruşu vardır. Ve de insanlığın gülen yüzünde, dağlardan heybesinde muştularla gelen kutluların tebessümleri saklı. Zirvesinde kar vardır, fırtına vardır dağların. Vadilere şırıl şırıl akan ırmaklar yollar. Çile dergahı olan mağaraya uğrayan başı dumanlı sevdalılar, 'ben'den içeri 'ben'i keşfeder de ovalara ve ovalılara bir su berraklığında iksirler sunar.
Dağın kalbidir mağara. Ve mağarada gönül toprağına düşen tohumlar, insanlık vadisinin yamaçlarında filizlenir. Bazen bir nebi, bazen de o yolun sadık çırakları veliler; mağarada, denizin dibinde sancıyla olgunlaşan inciler gibi, en güzel ruh mücevherleriyle döner insanlığa.
Gönül mağarası, ilmek ilmek işlenen söz nakışlarıyla güzelleşir. Sonsuzluğun ve derinliğin gölgesinde boy veren beyanlar, ötelere açık ruhların bamteline dokunur. Hakikate hasret vicdanlara, güftesi müjde olan besteler sunar.
Her nebi bir müjdedir. Her veli, nebinin müjdesini atlastan ikliminde sunan bir münadi...
Dağ, kendine çeker insanı. Dağın ev sahipliği, mağaranın hizmetkarlığı, Rahmet Peygamberi'nin kemaline arz olunmuştur. Doğum sancılarına, nübüvvet sancılarına şahittir mağara. Sır vermez. Şahit olduğu sırların mahmuru, ta haşre kadar öyle bekler.
Hak kapısının sadık hizmetkarı Cibril, Nur Dağı'nın kutlu yamaçlarında seslenir alemlerin Efendisi'ne. Sükutu bozan ilk ses: "Oku!" Okunacak olan ilk kelam orda düşer gönül toprağına. İnsanlığın Efendisi, kutsal emaneti yüklenmeye korkan dağın bağrında, mukaddes kelama can veren kelimelerin yükünü alır sırtına. İnsanlığı sırtlar omuzlarına. Misafiri bulunduğu dağın yükünü sırtlar.
Baharda eriyen karlar yamaçlardan suya hasret vadilere akar. Sevda dağlarının nübüvvet mağarasında emaneti sırtlayan nebi, kutsal aşkın mukaddes maşuku, insanlık şehrinin kalp medeniyetine akar. Çile vardır, gözyaşı vardır. Bu akış, günahkar bakışları gök mavisi derinliklerde yıkamak içindir. Bu akış, masum bir kız çocuğunun, ölümün ve sükutun koynuna teslim edilişinin prangalarını kırmak içindir. "Babacığım, babacığım! Yapma!" haykırışlarına son vermek ve çaresiz annelerin yüreklerine serinlikler lütfetmek içindir.
Büyüklerin kaderleri hep aynıdır. Onlar için yalnızlığın ve çaresizliğin eridiği yerdir mağara. Orada insan kendi olmaktadır. Orada insan "Hakk'ın kelimi"dir. Tur dağı, Hazreti Musa'ya iltifatın, nübüvvet toprağında boy veren kelamın adıdır. Yine mahmurdur dağ. Çarıklarını, kir yüklü masivayı çıkarıp gelen misafirine toprağın ipekten yüzünü serer. Ve dağda gerçekleşir kutlu bir vuslat. Bir "kelam" medeniyeti kurulur dağların zirvesinde.
En sevgiliye okunan aşk kasideleri dağlarda yankılanır.
Gecelerin soğuk çehresinde üşüyenler, güneşin dağlardaki kızıllığında ısınır.
Mağarada sınanır bazen varlık. Örümcek ve güvercin orada verdiler imtihanı. Nebiler sonrası en büyük insan, sadakat tahtına orada oturdu. Orada dokudu ilmek ilmek vefa kaneviçesini.
Yedi güzel insana bir beşik olan mağara ihanet etmedi. Sakladı yedi güzel genci. Bağrına bastı yediveren güllerini. Çağları aşarak şehre döndüler mağaradan. Hakk'ın asırlara damgası vurulmuş mührü oldular. Pörsümüş ruhlara bir işaret bırakarak yine mağaranın vefalı ikliminde ötelere kucak açtılar. Geride kalanlarda ise hayretkar bakışlar...
Yirminci asrın minaresinin başında duran çağın çile insanı da; mağaranın misafirperverliğinde yeniden dönmüştür hayata. Yepyeni sayfalar açmıştır hayatın çile yüklü kutsal yanına. Ve bir "dava"nın yürekten haykırılışı mağaranın boşluğunda yankılanmıştır. Hak kapısının tokmağını okşayan ses, mağaradan yükselen sestir.
Mağaranın olgunlaştırdığı gönül, Erek Dağı'nın doruklarından selam çakar yıldızlara. Tesbih tesbihtir elinde, imamesi mehtap olan yıldızlar. Hafiften esen rüzgarlar, çam kokularını getirir de yanan bir yüreğin kokusunu götürür. Aşk ninnileriyle uyurdu mehtap. Yıldızlar kendinden geçerdi. Kakülleri gözyaşıyla ıslanmış gökten yıldızlar kayardı.
Güneş önce dağlara doğar. Önce zirveler hisseder güneşi, zirve ruhlar hisseder. Dağın gölgesi vurur şehirlere. En son dağlarda batar güneş. Hicranla yanan gölgeler olur.
En mukaddes çağrılar dağdan gelir. Züleyha'nın düşünde Yusuf'un çölden gelmesi gibi.
Tufan'ın muhatabı Nuh'un gemisi bir dağa sığındı. Oradan medeniyete yürüdü insanlık. Nevruzların renkliliği, kekiklerin dingin kokularıyla yeşerdi düşünceler.
Yere ve semaya teşriften ziyade gönül hazinesinde bilinmeyi murad etmişti Gönüller Sultanı. Ve en soylu renkler, Hüda'nın beyti olan gönül mağarasında çiçek çiçek filizlenecek.
İhanet etmedi mağara yedi güzel gence.
Bir güzel insan, sadakat çiçekleriyle orada bezendi.
İhanet etmeyecek asla, vücut dağının gönül mağarası. Bestelenmiş en güzel muştularla misafirlerini bekliyor. Dışa değil içe yönelişle duyulacak o besteler. Ruhunu cesedine ezdirmeyenler duyacak, gökler ötesi alemlerden gelen müjdelerle bezenmiş kutlu beyanları.
Ve kalbin sevda yamaçlarında kurulan aşk otağında, en gerçekçi duygularla beslenen rüyalar görülecek. O rüyalar ki, aydınlığında muştular filizlenir.