Sızıntı Arşivi

Ocak 1990 · s. 31 · 2 dakikalık okuma

Cisim Tülü Çekilince

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

oca90

Mehmet Erdoğan

Güneş doğmaya yakın bir renk cümbüşü oluşur ufukta. Sularda akis akis ışık oyunları ve ruha akseden nurdan şükûfeler.. insanı apayrı bir iklime çeker.

Ölüm cisim tülünün ruhun ufkundan çekilmesidir. Ve ruh bir güneş gibi ortaya çıkar düşünen beyinler için cisim tülü çekilince...

Zaten ölüm gelmeden Önce yer yer bu tülden göze, gönle akseden hayatiyet nurları ruhun varlığını vicdana duyuran pırıltılardır.

Fakat ölümden sonra biz bu varlığın gidişini uzun müddet kabullenemeyiz. Hayalimize o varlığın geri gelecekmiş imajı sık sık tülû eder. İşte bu çeşitli çevreler tarafından kabul edilmese de ruhun bekâsının vicdandaki tezahürüdür. Belki bunu çok sevmenin bir belirtisi olarak görenler olacaktır. Fakat bir sefer yüzünü görmüş olduğumuz kişiler için de ayni duyguları sık sık özümüzde hissettiğimiz olur.

Doğuş yokluktan varlığa filizlenme şeklinde husule gelir. Ortada bir tentene, bir tül belirir... Fakat bunun gelişi bedenin büyüyüşüyle doğru orantılıdır. O ufuk tülü ardında Mutlak Hakikatin en câmi âyinesi olan ebedî bir kanun-u emri olarak ruh gizlidir.

Adeta bu, duvağı altında bize tebessüm eden güzel bir gelini hatırlatır. Tülde takılıp kalmak, bütün güzelliğin yüzdeki şeffaf perdeye ait olduğunu düşünmek, akılsızlık içinde bir akıl yürütme olmaz mı?

Tül çekilince güzel çehre ortaya çıkar. Bir peri—suret görülmüş gibi olur. Evet güzel, tülü çekilince yok olmadı, daha da kesin çizgilerle ruha kendini duyurdu. İşte ruh da cisim tülünün çekilişiyle onda ebedi olan güzellikleri akıl sahiplerine daha berrak ve duru bir şekilde hissettirir.. Zira insanda "ebed ebed" diyen bir "iç ben" vardı. Buna ne oldu? Gülen ağlayan, sevinen, neş'elenen, kederli ve hüzünlü bir tablo çizen bedendeki zerrelerden öte bir varlık olduğu çarnâçar kabul edildikten sonra bunun cisim tülünün çekilişiyle kaybolup gideceğini kabul etmek bir safderunluk eseri olmaz mıydı?

Düşünen insan, ilmi buluşlar yapan, keşiflerde bulunan varlık bir anda nasıl yokluğa karışabilir. Bir anda zevâle nasıl uful edebilir? Bir iz dahi bırakmadan nasıl hiçliğe yuvarlanabilir? Bunu kabullenmek abestir. Cisim ancak bir gömlektir, bir perdedir, bir yuvadır. Ruh bir hakiki vücut, perde arkası harici varlık, ebed illerine giden bir yolcu, bir misafirdir.

İşte şimdi kendinizi ölmüş kabul ediniz. Bedeninizden sıyrılınız. Kefeninizi giyiniz. Kabre girmek İçin hazırlanınız. Tabutta yalnız siz varsınız. Biraz sonra kabrin karanlıklarına gömüleceksiniz. Yahut nur diyarına bir seyahat edeceksiniz. Ebed illerine yelken açacaksınız. Ne kadar rahat ve vicdana uygun değil mi? Zira hakikat..

Bir de şöyle düşününüz. Öldünüz. Tek ceset. Tabutta cansız cisim. Başka hiç bir şey yok. Yaşayan insan yok. Sadece ceset, kabrin karanlık labirenti, böcekler, haşaratlar, yılan ve çiyanlar.. Toprakta çürüyüp giden ve eğrelti otlarına gıda teşkil eden ceset.. Başka "Ah başka bir şey yok mu nerede ben" diye haykıracaktır vicdan. Zira yokluk bir vehimdir. Hiçlik ise dibi bulunmaz bir boşluktur ki, kâinatta hakiki hiçlik yoktur. Zira Allah vardır...