Mayıs 1982 · s. 8 · 4 dakikalık okuma
Cinsiyet Mevzuu

Cinsiyet Mevzuu
Terbiyede ehemmiyetle üzerinde durulması gerekli bir husus da, çocuğa kazandırılan şeylerin korunmasıdır. Yıllarca binbir ihtimamla onun ruhuna mal edilen şeyler, hayatın her dönemecinde ve bilhassa cismaniyetini idrak etdiği dönemde titizlikle kontrol edilmezse hebâ olup gidebilir. Çocuğun mekteb hayatı, sokakla İlk teması ve kendini ilk idrak etdiği devre, bu tehlikeli dönemeçlerin başında gelir.
Onun sokakla ilk temasa geçtiği devreye, daha önceki bahislerde dikkati çekmişdik. Mekteble olan alâkasını, ilerde müstakil bir bahisde tahlil etmeyi düşünüyoruz. Burada onu sadece cismâniyeti noktasından ele almak istiyoruz.
Doğrusu bu devre muallimler içinde, ana-baba içinde en problemli ve en endişe verici devredir. Bu dönemde çocuklar müsbetle doyurulup meşru çizgide tatmin edilmezlerse, elden çıkmaları mukadder, yuvaya ve ölçülerimize yeniden dönmeleri de oldukça müşküldür.
Evet, o, beniiğindeki cebrf yenilenmeye karşı kalbiyle ruhuyla ele alınıp, iç âlemi iyi şeylerle donatılmaz ve hayalini saran fücûr (1) fırtınalarına karşı çevresinde faziletden bir çeper yapılmazsa, gidip bir çamur içine ârâm olması (2) muhakkakdır.
Çocuğun bu devresini bilmeyen veli ve muallimler, hergün nefsin değişik bir emriyle karşılarına dikilen çocuklarını sadece şikayet ederler. "Efendim, bunlar hırsızlık yapıyor, yalan söylüyor, kadınlara sarkıntılıkda bulunuyor, hatta ana-baba ve öğretmenlerine karşı geliyor..." Oysa ki yapılacak şey, onu meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle tatmin edip, içinde bin elem ve ızdırabın bulunduğu gayrı meşru (3) dairedeki keyflerle, kalbin kirlenmesine ve ruhun örselenmesine meydan vermemekdir.
Oyun, eğlence ve sporla alâkalı bölümde, gençlerin vücudlarındaki enerji fazlalığını atarak boşalmalarının ehemmiyeti üzerinde durmuşduk ve etrafında bir hayli tahşidat yapmışdık. O önemli mevzuyu oraya havale ederek burada sadece serlevha yapdığımız cinsiyet üzerinde durmak istiyoruz. "Cinsiyet noktası" derken daha ziyade, ferdin arzuları ve iştihalarıyle kendi kendini bulması ve bilhassa şehevr hislerinin baskısı altına girmiş olmasını kasdediyoruz.
Bazı istisnai durumlar olsa bile, cinsf arzuların ağırlığı buluğ çağıyla başlar ve gün geçdikçe derinleşir, buudlaşır ve ferdin müstakim hareketlerinde titreşimler meydana getirir. Fevkalade fıtratlar dışında bu durum herkes için hemen hemen aynıdır.
Çocuk bu devrede, yüce ideallerle kanatlanmış, hergün değişik bir iklime ruhunun ilhamlarını götürüp resm etmekle meşgul değilse; kalbi tamamen öbür âlemlerle alâkalı ve ruhu semalar ötesi ses ve soluklarla rezonans olamamışsa; milletini kucaklayıp dünyada cennetlere, âhiretde sonsuz nimetlere ulaşdırma iştiyak ve neşvesiyle dolmamışsa kendi beşerî isteklerinin baskısı altına girmemiş olması düşünülemez.
Bu itibarla, erkeğin erkekliğini, kadının kadınlığını hisseddiği andan itibaren gençlerin evlendirilmeleri en tabii bir yol ve mecburî istikametdir. Elverir ki, taraflarda veya ikisinden birinde cinnet ve sâri illetler gibi evliliğe mâni bir ârıza bulunmasın.
Evet, şartlarını haiz ve evlenmeye mani bir durumu olmayanlar için, gözü haramdan, kalbi yaralanmadan ve hayali fıska (4) girmeden korumanın en makul yolu izdivaçdır. İzdivaç, ana-babanın çocuğa karşı yapmakla mükellef oldukları bir vazife, çocuğun da kendini derleyip toparlayacağı ve o sayede bir kısım arzularını zabt-u rabt altına alabileceği emniyetli bir yön değiştirmedir.
Ana-baba, mürşid ve terbiyecilerin, bu dönemde çocuk üzerindeki tecessüsleri çok mühimdir. Bir tomurcuk gibi yaprak yaprak çocuğun açılıp saçıldığı bu devrede onun durumunu iyi sezer, tesbit eder ve vaktinde mualecede bulunursa, zuhuru muhakkak bir kısım marazî ruh haletlerini ve depresyonlarını Önceden engellemiş olurlar. Aslında böyle bir sezme ve tesbit yapılamamış ise, endişe verici bir kısım hususların meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Kaldı ki zâhidâne (5) düşünceler içinde dahi olsa "tebettül" yani izdivaç ve aile hayatından kasdi olarak uzaklaşma asla tecviz edilmemişdir. Evet, niyyetler ulvî dahi olsa, gayri tabîi yollarla beşeri istekleri önlemeye çalışmak, fıtratla çatışma ve ilahî hikmete aykırıdır. Heie bu mücerred kalışın zayıf karakterlerdeki su-i istimallere sebebiyet vermesi, çok şeylere yol açması ve kısmî cinnetlere saik bulunması düşünülecek olursa, evlilik; yapıcı, kurtarıcı ve ferdin hayatını düzenleyici en birinci faktörlerden biri olarak karşımıza çıkar.
Ne var ki, bazan uygun olmayan bir evlilik de, en az bekarlık kadar zararlı olmaktadır. Bu cümleden olarak erkeğin; kadını, fıtratı dışındaki şeylere zorlaması; kadının da erkeği, hizmetden alıkoyması, çekip eve bağlaması, evle iş yeri arasında gelip giden bîr makina haline getirmesi; ona bol bol fantazi, lüks ve İsraf tekliflerinde bulunması, hatta onu gecelerdeki kulluk neşve ve zevkinden mahrum bırakması.. gibi hususları sıralayabiliriz. Ve bunlar, günümüzün evliliklerinde hiç de azımsanmayacak kadar mebzul (6) bulunmaktadır. Ancak, böyle bir aile dezarmonisini bütün bütün evlilikde aramak da katiyyen doğru değildir. Belki böyle bir aile keşmekeşliğinin arkasında, evvela uygun olmayan evlilikler, sonra da erkeğin kadınlaşması ve kadının da erkekleşmesi gibi faktörlerde aramak daha uygun olacakdır. Asalet, soy-sop, düşünce istikameti ve akîde hesaba katılmadan yapılan nice evlilikler vardır ki, bir trajedi olarak sürer gider; çok defada acı bir dramla sona erer.
Erkeğin kadınlaşması, kadının erkekleşmesi ise, asrımızın illetlerinden öyle lanet bir hastalık halini aldı ki, gayrî, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olanlardan başkasının bu İlletden kurtulması hemen hemen imkânsız gibidir.
Yoksa, Yüce Yaratıcının koyduğu fıtrat kanunları bunu âmir ve nurlu beyanı da bunu aydınlatıcı oldukdan sonra, artık değişik bir ifadede bulunmak ne kimsenin hakkı, ne de selahiyetidir.
Evet, gençler evlilik çağına geldiklerinde-bahsedilen ârızalarla malul değil iseler-behemehal evlendirilmeli ve böylece haramlardan, su-i İstimallerden korunmalıdırlar. Buna iktidarı olmayanlar ise, hiç olmazsa belli bir süre İçin, yani evlilik imkânlarını elde edecekleri ana kadar, perhiz, gıda-rejimi ve oruç gibi ruhu yücelten ibadetlerle etraflarına birer çeper yaparak kendilerini muhafaza etmeye çalışmalıdırlar. Yoksa, istediği gibi yeme-içme ve gerektiğinden fazla istirahat etmenin yanında bir bekârın İffet ve ruh nezahetinden bahs açmak oldukça zordur. Hele, beşinci kol faaliyetlerinin bir baştan bir başa ülkemizi işgâl etdiği günümüzde...
B. Ramiz Gülen
(1) Fücûr: Günah. Hak yolundan çıkıp isyana düşmek.
(2) Ârâm olmak: Karar kılmak.
(3) Gayrı meşru: Kanunsuz iş.
(4) Fısk: Haddini tecavüz etmek. Allah'a isyan ederek doğru yoldan sapıp çıkmak.
(5) Zâtı id: Dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Muttakî. Zâhidâne; Zahide yakışır surette.
(6) Mebzul: Bol. Ucuz.