Haziran 1996 · s. 205 · 5 dakikalık okuma
Çevre-Gen ve Kanser Teknolojisi

Genç bir insanın bir sigorta poliçesi doldurduğunu ve beslenme alışkanlıklarını da kapsayan sorulan cevapladığını düşünün. Farzedin ki, haftada kaç defa kırmızı et yediği sorusunu, “haftada yedi defa” şeklinde cevaplamış olsun. Daha sonra bu kişiden kan örneği alınsın. Kan tahlili sonucunda sıklıkla kırmızı et yiyenlerde sağlığı bozucu tesiri olan bir genetik hastalığın varlığı tesbit edilsin. Bu durumda, hastalık potansiyeline sahip bu kişinin sigorta poliçesi iptal edilebilir mi?
Hastalığa
yol açan dominant genlerin, bütün kanser vakaları arasında az bir yer kapladığı
bilinmektedir. Son zamanlarda, zararsız olan genetik çeşitliliklerin de çevre
faktörleriyle beraber kansere zemin hazırlayabileceği üzerinde durulmaktadır.
İnsanlar arasında ufak değişiklikler gösterebilen genlerdeki bu farklılıklar bilim adamlarınca normal kabul edilerek “polimorfizm” olarak adlandırılmaktadır. Burada önemli olan, belli çeşitlerin kanser gelişme riskinde artışa yol açabilmesidir. “Süper gen” adı verilen bazı farklı genler belirli ve değişmez bir kanser riskine sebep olabilmektedir. Ancak çok çeşitliliğin yalnızca hususi bazı çevre tesirleri devreye girince, kanser dağılımını artırdığı görülmektedir.
Mesela; bazı araştırmalar, belirli çeşitler içinde bazı kişilerin sigara içmeleri durumunda göğüs kanserine yakalanma risklerinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bir başka araştırmada ise sık görülen bir genetik çeşitliliğin bazı insanlarda ölümcül beyin kanserine zemin hazırlayabileceği söyleniyor.
Peki, bu belirgin gen-çevre bağlantısı uzun yıllardır niçin ispatlanamamıştır?
Araştırmacılar riskli olduğu bilinen kalıtsal değişikliklerin kişileri kanserojen maddelerden kaçınmaya iteceğini belirtiyorlar; mesela NAT ismi verilen ve sigara içenleri göğüs kanseri riski ile karşı karşıya bırakan bir genetik çeşitlilik bilim dünyasına sunuldu. Bu gen N-Asetil Transferaz adlı enzimin yapımı ile ilgili olup, hücrelerin kanserojen maddelerin zararlı etkilerini ortadan kaldırmak gayesiyle kullandığı bir basamaktır ve tütün içindeki zararlı kimyevi maddeler de bu yolla zararsız hale getirilmektedir. Bu gen, çeşitlilik göstererek fonksiyon bakımından farklılıkları olan enzim çeşitlerinin meydana gelmesine yol açmaktadır.
Ancak araştırmacılar, daha önce yapılan çalışmalardan, kanser vakaları ile sigara kullanımı arasındaki bir münasebeti kesin olarak ispatlayamamış olduğundan, bu münasebet ancak şüpheden öteye gidememişti. Bu ilk çalışmaların sonuçsuz gibi kalması ardından gelenlerde de, bir çelişkiye kapı aralamıştı. Tütün içinde bulunan aromatik aminler, kanserojen maddeler olarak göğüs hücrelerinde DNA hasarına yol açmaktadır; bu hasar da gelişecek bir kanserin ilk safhasıdır. Öyleyse ilk toplumsal çalışmalardan niçin elle tutulur, kesin bir sonuç çıkarılamamıştı? Belki de sigara içenlerden sadece küçük bir alt grupda bu iddialar desteklenebilir.
Bu
hipotezin doğruluğunu veya yanlışlığını göstere- bilmek için, göğüs kanseri
olduğu tesbit edilen ve daha önceki araştırmalara katılmış 159 menopoz sonrası
kadın hasta seçilmiştir. Karşılaştırmalı çalışma için ise, aynı tarihler
arasında göğüs kanseri olmayan 203 kadın da araştırmaya dahil edilmiştir.
Araştırmada yanlış beslenme alışkanlıkları, sigara ve alkol kullanımı vb.
kanser riskini artıran faktörler göz önüne alınmıştır. Her adaydan kan alınmış
ve bu kanlar polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) adı verilen, DNA parçalarını
çoğaltabilen bir teknikle NAT genindeki çeşitlilikler yönünden araştırılmıştır.
Buna göre her aday, kimyevi maddeleri yavaş yıkanlar ve hızlı yıkanlar olarak
gruplandırılmıştır. Yavaş yıkan grup, NAT geninde kanserojen maddeleri düşük
oranda ortadan kaldırmaya yol açan bir değişikliğe sahip olmakla tanınır. Bu
gene sahip insanlarda tütün içindeki kanserojen aromatik aminler de dahil olmak
üzere, diğer kanserojen maddelerin zararsız hale getirilmesi güçleşmektedir. Bu
farklılık göz önüne alınınca göğüs kanserine yakalanan ve sigara içen
hastaların hepsinin de yavaş yıkan gruptan olduğu anlaşılmıştır. Aynı
araştırmada günde 15 ve daha fazla sigara içen yavaş yıkıcıların hiç
içmeyenlere nisbeten kansere yakalanma riskinin sekiz kat arttığı tesbit
edilmiştir.
Eğer bu hastaların NAT geni, daha başlangıçta genetik sistemleri yaratılırken hızlı yıkan gruptan olsaydı, tütün içindeki kanserojen maddeler zararsız hale getirilecek ve vücuttan atılması sağlanabilecekti.Kader açısından yaratılışımıza ve genetik programımıza müdahale edemeyeceğimize göre, bu durumda bize sadece irademizle çevre faktörlerinin kanser riskini artırıcı olanlarından kaçınmak kalmaktadır. Bunu yapmadığımız takdirde, eğer NAT genimiz yavaş yıkan gruptan ise, bu genin kontrolündeki enzimlerin miktarı arttıkça DNA yıkımı ve hasan tehlikeli boyutlara ulaşacaktır. DNA’nın hasar görmesi de hücre büyümesi üzerindeki kontrolü kaldırıp kansere yol açabilmektedir.
İşte bütün bunlar, daha önceki toplumsal araştırmaların niçin sigara ve göğüs kanseri arasında bağ bulamadığının sebebini açıklamaktadır. Araştırmalar, yavaş ve hızlı yıkan gruptan beraberce ele alınca, kanser riskini gözlemek zorlaşmakta; fakat sadece yatkınlığı bulunan grupta, yani yavaş yıkıcılarla, çalışınca risk su yüzüne çıkmaktadır.
Bu durumdaki çok çeşitliliğe ait genlerin kalıtımı ile BRCA-1 gibi bir göğüs kanseri geninin mutasyonunun kalıtımında fark nedir?
Araştırmacılar,
mutasyona maruz kalmış bir BRCA-1
ile doğan kız çocuklarının % 85’ının hayatlarının bir noktasında göğüs
kanserine yakalanma riski altında olduğuna inanıyorlar. Bu yakalarda çevre
faktörlerinden ziyade, bozuk genin kendisi bu tehlikeyi ortaya çıkarmaktadır.
Polimorfizmlerde (çok çeşitlilik özelliği taşıyanlarda) ise mesela NAT’ da,
yavaş yıkıcı enzimi kodlayan çeşitliliğin kendisi kanser riskini doğrudan
yükseltmeyip, muhakkak bir çevreden gelen kışkırtıcı bir faktörle uyarılmaya
ihtiyaç duyuyor.
Öyleyse polimorfizmler bir bozukluk olarak görülmeli mi? Bazı toplumlarda polimorfizmlerin fertlerin % 20’sinde, bazılarında ise % 80’inde bulunduğu düşünülürse bu soruya “hayır” denilmesi daha uygundur. Ayrıca bu tür çeşitliliklerin halen keşfedilememiş faydalan olabileceği konusu da bilim gündemine girmiş durumdadır.
NAT kanserle alakalı olan tek örnek değildir. Glutathione S Transferaz enzimini kodlayan GST genini ele alırsak, bu gen ve enzimin beyinde kansere yol açan bazı kimyevi maddelerden kurtulmamıza yardımcı olduğunu görürüz. GST genindeki çeşitliliklerin, bazı bilemediğimiz reaksiyonlar neticesinde ölümcül bir beyin kanseri olan Gliom’a yol açtığı bildirilmektedir. Gliom beyin faaliyetlerinde ilerleyici bir bozulma, körlük, sağırlık ve benzeri arızalarla seyreden ve ölümle neticelenen bir kanser turu dür. GST geni bakımından polimorfik olanlar, vücuttan atılması gerekli özel bir kimyevi madde ile karşılaşmadıkları sürece herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadan yaşarlar, aksi halde ise beyin kanseri tehlikesi belirmektedir.
Bugün birçok bilim adamı polimorfizmleri araştırmaktadır. Kanserin ortaya çıkışına sebep olan süper genler yalnızca birkaç ailenin problemi olsa da, polimorfizmler daha yaratılışımızın ilk gününden itibaren hepimizin genetik programının bir parçasını oluşturuyor. Buna göre bir kısmımız ya yavaş veya hızlı yıkıcıyız; GST genimiz ya var ya yok. Hepimiz
için önemli olan, spermlerimizdeki ve yumurtalarımızdaki polimorfik genlere karışamadığımız için, hiç olmazsa onları kışkırtıcı çevreden uzak tutmanın yollarını aramalıyız.
Çok yakında belki de kişilerin genlerini ve kanserojen maddeleri tesirsiz hale getirecek belli genlerin çeşitliliklerini taşıyan bir harita çizilebilecektir. Kanser gelişiminde önemli genler tespit edilebilecek ve çevrede ne ile bağlantısı olduğu ortaya konabilecektir. Böylece mükemmel biçimde yaratılan insanın yapıtaşlarının birinin bile tesadüfi olmadığı ve en ufak birinin bile değişmesinin zararlarının büyük olacağı bir kere daha gösterilebilecektir.
stj. Dr. Cihan Uğur