Eylül 1998 · s. 360 · 7 dakikalık okuma
CEM'
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Toplanmak, toplamak, biriktirmek, biriktirilme, mânâlarına gelen “cem” tasavvuf erbâbınca; zevki ve hali olarak bütün dünya ve içindekileri (mâsivâ) görmeyecek, duymayacak ölçüde Hakk’a tahsis-i nazar, tahsis-i şuur, tahsis-i histe bulunarak, kalben bütün eşyaya karşı kapanıp sadece ve sadece O’nu bilmek, O’nu duymak ve marifet derecesine göre O’nu görmek ve kasdi olarak O’ndan başka şeyleri görüp onunla meşgul olarak dağınıklığa düşmekten kurtulmak demektir. Böyle bir yaklaşım vahdet mülahazası şeklinde anlaşılırsa karşılığı kesret olur; Hakk’a tahsis-i nazarla kalbin mâsivâdan kat’-ı alakası mânâsına hamledilirse, o zaman da karşılığı “fark” olur ki, -inşallah- ileride müstakil bir bahiste tahlil edilecektir.
Cem’,
müntehîlere ait bir hâl veya makamdır. Cem’ mevhibeleriyle şereflendirilen bir
hak yolcusu, artık bi’l-asâle hep O’nu duyar, O’nu bilir ve bulunduğu ufuk ve
zevk-i ruhâni seviyesine göre de, halkı tam sezer veya sezemez; ama her zaman
Hakk’ı, hem de halksız olarak bir vicdan sezişle sezer ve her yanda Hakk’a ait
mânâların temâşâsıyla hep büyülenmiş gibi yaşar. Ufkunda doğup batan eşyada,
O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini görür; “Zât” iştiyakıyla pervaneler
gibi O’nun sübühât-ı vechine koşar.. yer yer hayret ve hayranlık arası
gelir-gider ve “
” der inler.
Böyle zevki ve hâli bir payenin iki adım ötesinde bir de “cem’ül-cem” vardır ki, bu hal, salik için tamamen bir gaybûbet halidir. Kendini böyle bir duyma ve hissetme zemzemesi içinde bulan hak yolcusu, artık ne başkalarını ne de kendisini duyar ve hisseder. “Fark”tan bütün bütün uzaklaşarak Hak’tan gayri her şeyi, -O’nun ziya-i vücudunun bir gölgesinin gölgesi olması itibarıyla- unutur ve bütün benliğiyle asla yönelir.
Tevhid
mülâhazası içindeki bir salikin nazarında her şey, Hakkın ziya-i vücudunun
gölgesi -bunlar kelime yetmezliğinden meydana gelen sakatât- cem’de gölgesinin
gölgesi, cem’ül-cem’de ise, vicdani olarak doğrudan doğruya “sübühât-ı vech”in
şuââtının hükmünü icra etmesidir. Ayrıca bazıları, cem’ül-cem’den sonra;
Hazretü’l-Cem’ diye bir üçüncü makamdan daha bahsederler ki, bu sonuncusunu,
farzlar üstü nafilelerle, bize bizden daha yakın olan Zat-ı Hakk’a yaklaşmanın
bir unvanı sayarlar. Bu seviyeyi ihraz eden salik, Hak’la baki olduğunun
şuuruna erer; her şeyi iç müşahedeleriyle daha bir derince ve daha bir netçe
temâşâ etmeye başlar; iç sezileriyle zahiri havâssının önüne çıkar; ruhuyla
duyar, basiretiyle görür, vicdanıyla değerlendirir ve keşfin araladığı kapı
aralığından nazarî bilgilerinin gerçek yüzlerini müşahede etme imkanını elde
eder ki; bu mertebe
hakikatinin
eksiksiz bir mazhar-ı tâmmı ve salikin bir mir’at-ı mücellâ haline gelmesi
noktasıdır. Böyle zirveler zirvesinde seyahat eden bir hak eri, istidat ve
kabiliyeti ölçüsünde, ya bir Kutup Yıldızı gibi “seyir fillah” der ve kendi
etrafında döner, Hakk’a koşar-durur ya da kalbiyle asıl yörüngesinde kalır ve
kalıbıyla halk içinde olur.
Öyle de olsa, böyle de olsa cem’ mertebesini ihraz eden herkes aynı zamanda “beka billah”a da mazhar olmuş demektir. Tevhid-i sıfatta kendi sıfatlarından, tevhid-i zâtta kendi zatından fani olan bir müntehi, “beka billah” unvanıyla yeniden varlığa erer.. ebediyetin neşvesini duymaya başlar; başlar ve kendi fiillerinin, Hakkın ef’âli içinde eriyip gittiği zevkiyle “cem” der.. sıfatlarının Hakkın sıfatları karşısında müzmahil olduğunu müşahede ederek kıyam halindeki ubudiyetin rükû ile derinleşmesi anlamında “cem’ül-cem” ezvâkıyla erir-gider.. ve zatının Hazreti İlim ve Vücud muvacehesinde mütelâşî olup gitmesi sonucu tamamen bir iç müşahede ve zevk-i ruhani ile kendini “Hazretü’l-Cem” mülahazasına salar ve hayret üstü hayretlere müstağrak olur.
Diğer bir
yaklaşımla, kulluk vazife ve sorumluluklarının, tam bir edep, inkıyad ve şuurla
yerine getirilmesine “fark”; şart-ı adi planında ortaya konan bu “bidâ’at-i
müzcât” ölçüsündeki mini sermayeye “min haysü lâ yahtesib” lutfedilen ilahi
ihsan ve varidler sağanağına mazhariyet veya memerriyet keyfiyetine de “cem”
denir. Bu mülahazayladır ki, hal ehli “Farkı anlamayan kulluğu bilemez, cem’i
duymayan da marifetten anlamaz” demişlerdir.
ferdî vicdanın ma’şerî vicdana tercümanlığı sadedinde, fark makamının sesi ve
kulluk payesinin soluğu, “
de cem’ mertebesinin ifadesi ve beşeri acz u fakrın ilanıdır. Her salik için
yolculuğun başında duyulan tek ses ve çizgi fark sesi, fark çizgisi,
nihayetinde ise cem’ zevkidir. Bazı istidatlara göre nihayetler nihayeti ise
“ehadiyet” mertebesinin remzi olan “cem’ül-cem” ve “vahidiyet” zirvesinin
işareti olan “Hazretü’l Cem”dir.
Kâşâni’ye
göre fark, nazarî Hak mülahazasını henüz inkişaf ettiremeyenlerin marifet ve
zevk-i ruhanileri -burada aynı anlayışı paylaşmadığımızı belirtmeliyim- cem’,
halkı aradan çıkararak Hak mülahazasıyla müstağrak hale gelme; cem’ül-cem’ ise,
halkı Hak’la kaim görme, duyma zirvesidir ki, bu makam aynı zamanda cem’den
sonra gelen cem’ üstü fark makamıdır. Böyle bir makamda sadece ve sadece
Cenab-ı Hakkın ef’âl, sıfat ve zati şe’nleri mülahaza edildiğinden Hazreti Hak,
bu mertebe kahramanlarının -keyfiyeti meçhul- gören gözü, işiten kulağı ve
tutan eli olması itibarıyla, onların nisbî-kisbî fiilerine terettüb eden kendi
ef’âlini, o mertebenin mazhariyetine hitap sadedinde, esbâb-ı âdiyeyi bütün
bütün vazifeden azl ile kendine nisbet eder ki;
-Onları siz
öldürmediniz Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın; ancak Allah attı”
ayeti mucizât-ı nebeviye hakkındaki sarahatinin yanında, bu mertebeye işaret
ettiği de pek çok mutasavvifînin müşterek görüşüdür.
Bu manada bir
cem’, panteistlerin iddia ettikleri anlamda bir vücud birliği ifade etmediği
gibi, fark da bunun aks-i tâmmı değildir. Kadim kadimdir; hadis hadistir. Hâlık
Hâlık’tır; mahlûk da mahlûktur. İki husus arasındaki nisbet tezahür nisbeti
değil yaratma ve tecelli nisbetidir. Böyle bir tecellide her zaman iki durum
söz konusudur: Bu tecellilerden birinin kesif bir cisme, ikincisinin de latif
bir cevhere sebebiyet vermesi veya -yoruma açık bir tabirle inkılab etmesidir.
İşte bu birbirinden uzak iç içe yanlarıyla insan “
” -Herkes kendi seciye ve
karakterine göre davranır” fehvasınca, yer yer cismine göre, zaman
zaman da ruhuna göre davranışlar sergiler.. evet kesif bir cisimden ibaret
olması itibarıyla onun gözü hep tabiatta ve cismaniyettedir. Lafif bir ruhla
memzûc bulunması açısından da ruhani âlemlere ve meâliye meyyaldir. Şer’in
tayin buyurup garanti ettiği yükselme yolları sayesinde hak yolcusu, fani ve
zail şeylerden alakasını kesip bekaya yönelince,
- Allah’ın kalbini
İslam’a açtığı kimse Rabbinden bir nur üzere değil midir?” mazmununca,
fevkalade bir temkin ve teyakkuzla, Rabbinin nuru rehberliğinde her zaman
gönüllere inşirah veren ufuklarda dolaşır.. yer yer bazı hissi iltibaslara
rastlasa da, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın aldatmayan pişdarlığı sayesinde
onları rahatlıkla aşar.. hep marifetin mişkât-ı nübüvvet kaynaklısına koşar..
koşar ve panteistlerin düştükleri hatalara kat’iyen düşmez.
Diğer bir zaviyeden cem’; cem’-i ilim, cem’-i vücud, cem’-i ayn olmak üzere üç kategoride mütalaa edilegelmiştir.
Cem’ül-ilim; delil ve bürhanlarla elde edilen ve mebdei itibarıyla seyr-i sülûk-i ruhani esnasında, marifetin ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, ayne’l-yakînden de -mecazen dahi olsa- hakka’l-yakîne yükselen enfüsi bir ilim ve bir ilm-i ledün şeklinde anlaşılmıştır ki, istidlâl yolunda yürümenin neticelerindendir; ama, ne enfüsi ne de âfâki delillerle ulaşılan gerçeklerin aynı değildir; tabii tam gayrı da değildir; şart-ı adi planındaki istidlalle Cenab-ı Hakkın, bir meyelândan ibaret olan cüz’i iradeye -tenasüb-i illiyet prensibiyle izah edilmese bile- hususi bir atâsıdır. Zaten, onun lütuflarıyla bizim irademiz arasında ne zaman bir tenasüp olmuştur ki..?
Cem’ül-vücûd;
salikin vicdani ve hissi şuhûduyla, eşya ve hadiselerin ne ile kaim olduğunun
tam zuhur etmesi ve bütün varlığın vicdani müşahedede eriyip gitmesi, hatta
cihetlerin bile tuz-buz olup yoklara karışması makamıdır ki, bu makama kadem
basan gönül sultanları sadece ve sadece Hazreti Vücüd veya Hazreti İlim’in
şuââtını duyar ve bütün varlığı da bu şuââtın gel-gitlerinden ibaret sayarlar.
Tecelli mazhariyete, zıll de asla karıştırılmadığı takdirde, böyle bir ufka
erenler için her vadide acz u fakrını müdrik yüz bin geda
der inler.
Cem’ül-ayn;
âfâki ve enfüsi bütün işarât ve delâlâtın, Hakkın, salikin kalbine attığı nur-u
marifet ve zevk-i ruhaniye nisbeten mütelaşî olup gitmesi demektir ki, bazıları
bu noktaya hak yolcusunun seyahatinin sonu nazarıyla bakmışlardır. Onların bu
mülahazaları eğer, yakazadan temkine, temkinden tevbeye, tevbeden inabeye,
inabeden tevbeye yani sürekli Hakk’a müteveccih olmanın adı ve Hâlık-mahlûk,
âbid-Mâbud, Rab ve abd münasebetinin unvanı ise buna kimsenin bir şey söylemeye
hakkı yoktur. Yok eğer, cem’ül-ayn derken, hakaik-i eşyanın nefy u inkarı,
varlıktan Vareden’e istidlâlin gereksizliği; emr ü teklifin düşmesi, ben-sen-o
mülahazalarının hakikatte ve nefsü’l-emirde ortadan kalkması kastediliyorsa, bu
bir fikir kayması, inanç inhirafı ya da fantastik düşüncelere kapılarak farklı
bir şeyler söyleme gayretinden ibarettir. Bu mülahaza mağrur bir kısım
panteistlerin ve monistlerin mülahazasıdır. Birinci tesbit ise enbiyâ-yı izâmın
ve asfiyâ-yı fihâmın ahvalidir. Bu zevat, namütenahiye müteveccih yolu
namütenahi görmüş, mebde’ ve müntehayı aynı şuur ve teyakkuz içinde duymuş,
yaşamış ve her zaman Hak kapısının eşiğine baş koymayı hayatlarının en birinci
gayesi saymışlardır. Bunlardan ekmelü’l-mükemmelin olan Hazreti Ruh-u
Seyyidi’l-Enam’a hitap sadedinde Cenab-ı Hakkı
-“Sana yakîn
gelinceye dek Rabbine ibadete devam et” ferman buyurarak, her canlı
için müteyakkan bulunan ölüm gelinceye kadar O’nun kulluğuna devam etmesini
talep etmiştir ki, bir taraftan ölümün teklifte son sınır olması vurgulanırken,
diğer yandan da, Efendimiz’e nisbeten, likâullahın, hakka’l-yakinin bir unvanı
olması itibarıyla, maruz kaldığı bela, musibet ve sıkıntılara karşı, onun için
ayn-ı visal olan likâullah hatırlatılarak müdâyakaları hafifletilmek
istenmiştir.
