Ağustos 2000 · s. 327 · 10 dakikalık okuma
Canlı Sistem Düşüncesine Doğru
Selim Aydın · Dr. · Pedagoji
İnsanlık, tarih boyunca, evreni onun içindeki cansız ve canlı varlıkları tanımlamada ve anlamada çeşitli bakış açıları ve zihin modelleri kullanmıştır. Kullanılan zihin modeli ve bakış açısına göre varlıkların ve evrenin çeşitli boyutları ve özellikleri ön plana çıkarılmıştır. Hatta varlıkların ve evrenin ne olduğu ve ne olmadığı bu bakış açılarına göre resmedilmiştir. Çizilen bu evren veya tabiat resmine göre, insanın yeri tanımlanmış ve buna uyumlu insani (beşeri) sistemler inşa edilmiştir. Bu bakış açıları ve zihin modelleri içerisinde son iki yüzyıldır dünyayı etkisi altına alan model, indirgemeci bakış açısı ve yaklaşımına dayanan ve mekanik sistemlerin kuralına göre işleyen makine merkezli zihin modelidir. Bu bakış açısı ve zihin modeli, sanayi devriminin arka planını oluşturmuş ve insanlığın belli bir kesimine inanılmaz ölçülerde maddi refah sağlamıştır. Ancak bugünkü sorunların temelinde yine bu bakış açısı ve zihniyet modeli yatmaktadır.
Yirminci asrın son çeyreğinde, yeni bakış açılarına ve zihniyet modellerine ihtiyaç duyulmuştur. Einstein'ın belirttiği "sorunları yaratan bakış açısı ve düşünme biçimiyle, o sorunları çözemezsiniz; onun için yeni bakış açılarına ihtiyacınız vardır" prensibi doğrultusunda, çeşitli bakış açıları ve zihin modelleri geliştirilmeye başlanmıştır. Bunlardan birisi, canlı sistemlerin işleyişinin genel teorisini kurmak ve bu teoriyi esas alarak beşeri sistemleri yeniden tasarımlamaktır. Bu modelde temel bakış açısı, indirgemeci düşünceden sistemci düşünmeye geçmek, analitik kafayı, sentezci kafayla güçlendirmek, dinamik bir zihin modeli oluşturmaktır.
Özellikle insan davranışlarını kontrol ve düzenlemede sadece dış otoritenin varlığına (kanunlara ve caydırıcı ceza sistemlerine) güvenme yerine, iç otoriteyi güçlendirme (vicdan ve sorumluluk ve kalp kültürü) bu dönüşümün temel esaslarındandır.
Canlı sistemlerin örgütlenmesi ve bunun sürdürülmesi, sistemin bileşenleri arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlıdır. Canlı sistemler otokontrol yoluyla kendi kendilerini düzenleyebilen, çoğaltabilen ve yeni örgütlenmeler oluşturabilen dinamik sistemlerdir. Canlı sistemlerin nasıl işlediğine dair temel özelliklerin farkına varırsak, benzeri bir sistemi, sosyal kurumlara da uygulayarak daha sağlıklı ve uzun ömürlü beşeri sistemler inşa edebiliriz.
Canlı Sistemlerin Bazı Temel Özellikleri
Canlı sistemlerin genel işleyişi güç kullanımı ve kontrole değil, bilgi kullanımına; dış ve iç çevreden gelen sinyalleri doğru algılayıp işleyebilen bir mekanizmanın varlığına dayalıdır. Hücre iç ve dış çevreden gelen uyarılar doğrultusunda, madde, enerji, bilgi-sinyal alışverişi ve dönüşümü yaparak hayatını sürdürebilir.
Hücreler ve organlar, mesajlarını sinyal verici ve alıcı molekülleri kullanarak iletirler. Her bir doku veya organdaki hücreler, diğer hücreleri çok iyi tanırlar ve aralarında madde ve bilgi alışverişi söz konusudur. Haberleşmede kullanılan mekanizmalar ve yollar çok çeşitli ve alternatiflidir. Mesela hücre içi haberleşmede kullanılan en yaygın mekanizma olan protein fosforilasyonunu gerçekleştiren 1000 kadar kinaz ve bir o kadar da onları dengeleyen fosfataz enzimi vardır. Bu kinaz ve fosfataz aileleri arasında da hedef moleküllerin fosforilasyonunda da önemli derecede farklılaşma ve çeşitlenme söz konusudur. adeta hücreler, çeşitliliği artırarak ve farklılaşarak birlikteliği ve ortaklığı oluşturmaya programlanmışlardır. Bu da bize ortak akıl ve değerler üreterek bir arada yaşama yollarının bulunması ve zenginleştirilmesinde yüzlerce olası iletişim ve haberleşme kanallarının potansiyel olarak varolduğunu gösterir.
Günümüzde yürürlükte olan beşeri sistemlerde ve kurumlarda ise, kurum liderleri sorunları, kontrolü ve gücü elinde bulundurarak çözmeye çalışırlar. Belli kişi ve kurumları suçlarken, çalıştıkları ve içine gömülü oldukları sistemin hatalarını göremezler. Bilginin, zekanın ve bilgeliğin gücü yerine, otorite ve kanun gücünü kullanma ve dayatmalar, makine temelli zihniyetin geçerli olduğu kurumlarda çok belirgindir. Halbuki lider, ganimet ve rant peşinde koşan kişi değil, topluma ve gruba hizmet eden ve hizmeti ölçüsünde, ganimetten yararlanan kişidir.
Dinamik ve sürekli dönüşüm prensibi: Her insan, gıdayı, suyu, havayı, sesi, ışığı, ısı ve ihtiyaç duyduğu diğer enerji türlerini sürekli çevresinden alır. İnsanlar ayrıca çevrelerinden, dokundukları, baktıkları, işittikleri şeylerden sürekli bilgi de alırlar. Bütün bu girdiler, sistem içinde zihin ve beden tarafından dönüşüme uğratılır. Dönüştürülmüş şeylerin kalitesi ise insanın sağlığını doğrudan etkiler. Yemek, yenmeden önce çeşitli şekillerde dönüşüme uğratılarak, ağız tarafından kabul edilebilinir hale getirilir. Aynı şekilde, dış çevreden gelen öfkelendirici, kızdırıcı uyarılar da dönüşüme uğrar. Öfke ve kızgınlığı, sevgiye ve sabır kuvvetinin artırılmasına dönüştürebilmek mümkün olduğu gibi, bu öfke ve kızgınlık enerjisini, yıkmaya, tahribe ve düşmanlığa da dönüştürmek mümkündür.
Sağlıklı canlı sistemlerde yönetimin temel ilkesi, bütüne hizmet etmedir. Hücrelerin yönetimi, çekirdek isimli organelle, organların yönetimi ise sinir sistemi aracılığıyla gerçekleştirilir. Yönetim biçimi totaliter değil, katılımcıdır. Cezai müeyyideler aracılığıyla, bileşenlerini tehdit etmezler. Bunun yerine sistemin bütün kısımlarından gelen bilgileri, uyarıları alıp, analiz ederler. Sistemin sağlıklı işlemesi için gereken neyse onun yapılmasını sağlarlar. Sistemi oluşturan parçaların birbirlerine yardım etmesi için gerekli bilgi ve talimatları göndermekle yetinirler. Bu bağlamda gerçek demokratik sistemi kendi bedenimizde ve diğer canlılarda görebiliriz. Canlı sistemlerde, sistemin her bir parçasına kaynaklara ulaşmada eşit haklar ve katılımda eşit sorumluluklar verilir. İnsanların böyle bir demokratik sistemi sosyal hayatlarında kurmaları ise oldukça zor olsa gerek. Bu noktadan baktığımızda, ailemizde, toplumda ve çeşitli kamu ve özel kurumlarda benzer bir hizmetkar yönetim modeli kurmadaki zorluklar ve engeller nelerdir? Bu engelleri ve zorlukları nasıl aşabileceğimiz konusunda ne tür gayretler gösterebildik? Yoksa her şeyin, zamanın tabii akışı içinde çözümlenmesini mi bekliyoruz?
Ekosistem bilgisi bize her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu, önemsiz hiçbir şeyin olmadığını ve her şeyin birbiriyle doğrudan veya dolaylı olarak etkileşim halinde olduğunu gösterir. Ayrıca bireye kısa vadeli fayda sağlayan çözümlerin uzun vadede ekosistemin veya canlı toplumun hayatını tehlikeye attığını söyler. Benzer şekilde birey ve toplumun tutum ve davranışları da birbirini karşılıklı olarak etkiler, menfaat ve zarar karşılıklı yer değiştirir ve birbiri aleyhine işleyen bu durumun ancak kazan-kazan mantığıyla çözümlenebilir.
Canlı sistemlerdeki güzellik, ahenk, uyum ve verimlilik hem dinamik hem de statik şekillere sahiptir. Hayatın değişerek devam etmesi ve devam ederken değişmesi, bu dinamik ve statik şekillerin sağlıklı kombinasyonuyla mümkündür. Canlı sistemlerdeki örgütlenmeyi, genetik programı (bilgiyi) ve haberleşmeyi mümkün kılan yapılar oldukça benzer olup evrenseldir. Canlı sistemler, içinde bulundukları uzay-zaman ölçeğinin sınırları içinde kendilerini yeniden üretmek zorundadırlar. Nanometre ölçeğindeki biyolojik yapılarda bu yeniden üretim milisaniye hızında iken; dakika, saat, gün, yıl gibi daha üst ölçeklerde daha yavaş cereyan eder.
Populasyon ve ekosistem ölçeğine gelindiğinde ise bu değişim, dönüşüm ve yeniden üretimler, insanın yaşadığı uzay-zaman ölçeğinde fark edilemez hale gelir. İnsanoğlu bu seviyedeki her şeyin sabit ve değişmez olduğu yanılgısına düşer. Çünkü belli zaman ölçeğinde birey organizmalar ölürken, bir başka ölçekte populasyonun devamı sağlanır. Her canlı sistem kendi zaman ve uzay ölçeğinde gerekli olan değişim ve yenilenmeyi yapamazsa ölür. Mesela, midenin iç duvarını döşeyen epitel hücreleri her gün kendilerini yeniden üretmek zorundadırlar. Yaklaşık her yedi yılda bir insanı oluşturan temel moleküller, sistemin bütünlüğü ve doku ve organların motifleri bozulmadan yenilenmektedir. Benzer şekilde de beşeri sistemlerde ve insanlarda bilgi, düşünce, ruh halleri, psikolojiler, aksiyonlar, tutum ve davranışlar, sürekli değişim halindedir. Buradan alınacak ders, toplumdaki hiyerarşik yapılanmanın her seviyesinde, değişim ve yenilenmenin, kurumun sürdürülebilirliği açısından şart olduğudur.
Canlı sistemlerin tasarımı, yeni şeyleri ortaya çıkartabilecek ve yenilik üretebilecek şekilde yapılmıştır. Bu yeni şeylerin ortaya çıkmasında en önemli faktör, çeşitliliğin korunması ve sistemin dış çevreyle, bilgi, enerji ve madde alışverişine açık olmasıdır. Dış dünyaya kapalı canlı sistemler, en kısa zamanda kokuşma ve çürümeye maruz kalarak ölürler. Sistemin canlılığı dış dünyayla etkileşimini sağlayacak açık sistem yapısına sahip olmasıdır. Birey ve toplumlar da içine kapalı değil, dışa açık toplumlar olmalıdırlar ki hayatlarını devam ettirebilsinler. Ayrıca birey ve toplumlar, farklı düşüncelere, zihniyetlere ve becerilere sahip insanlarla bir arada yaşama toleransına sahip değillerse ve çeşitliliği ve heterojenliği besleyip, üretemiyorlarsa, ömürlerini kendi elleriyle kısaltıyorlar demektir.
Kendimizden ve yakın çevremizden başlayarak, ne düzeyde farklı ve çeşitli kitaplara, düşüncelere ve insanlara açığız? Farklı kültür ve yaşam biçimleriyle bir arada varolabilmeyi ve yaşamayı ne ölçüde istiyoruz? Sürekli çevremizi kendimize benzetmeye çalışarak tek tip kurumlar kurmaya mı daha çok istekliyiz, yoksa çeşitliliği ve farklılığı koruyup, zenginleştirerek, birbirimizin güzelliklerinden istifade ederek, ortak akıl ve değerler üreterek heterojen yapı içinde beraberlikler kurmaya mı? Birçok kurumun kendini yenileyerek ve değiştirerek geleceğe taşıyamamasının temelinde, sorunlara yaklaşımda ve çözümünde farklı stratejileri ve yöntemleri kullanamama ve farklı kişiliklerin ve kabiliyetlerin olumlu yönlerinden istifade edememe yatmaktadır.
Canlı sistemler içiçe geçmiş örgüt yapısına sahiptir: Her bir seviyedeki canlı yapılar, kendi altında ve üstünde yer alan yapılarla kuşatılmıştır. Bu noktadan canlı sistemler içiçe geçmiş halkalar ve ağlara benzetilebilir. Hücreler, dokular içinde, dokular organlar içinde, organlar sistemler içinde, sistemler, populasyonlar içinde, onlar da sırasıyla ekosistemler, gezegenler ve samanyolu ve evren içinde kendi fonksiyonlarını gerçekleştirirler.
Özetle her bir kişi bir çok açılardan bu sistemlerle bağlantılı bir bütün oluşturur. Her birey daha büyük bir bütünün bir alt parçasıdır. Bu durumun farkında olma insanı tabiatla bütünleştirir ve karşılıklı bağımlılığın kurulmasına yardımcı olur. İnsanlar da evrenin bölünemez parçasıdır. Her bir bireyin tutum ve davranışları, hem bütünü etkiler hem de bütünden etkilenir. Bu bağlamda kişi, benim ne ehemmiyetim var, bir kişinin duyarsızlığı veya yanlış hareketi hiçbir şeyi değiştirmez diyemez. Çünkü içiçe geçmiş sistemlerde bozulma, küçük bir nokta olarak en küçük sistem düzeyinde başlar. Daha sonra uzay-zaman ölçeğinde gelişerek bütün sistemi makro ölçekte etkiler.
Acaba ailemizde ve içinde çalıştığımız kurumlarda, şahsi menfaatlerimiz ile kurumun veya sistemin menfaatleri karşısında tercih etme durumuyla mı sürekli karşılaşıyoruz, yoksa her ikimizin de kazanacağı tercihler mi bizlere sunuluyor? Mesela size sunulan iş alternatifleri, hem kendinizi geliştirmeye yönelik olabilir hem de siz kendinizi geliştirirken sistemin veya kurumun da gelişmesini sağlamış olursunuz. Benzer şekilde çevre problemlerinin altında yatan temel sebep, insanın kendi menfaatleri ile diğer canlıların ve çevrenin menfaatleri arasındaki çatışmalarda kazan-kazan temelli çözümler yerine, kazan-kaybet temelli çözümleri benimsemesi ve sonuçta tabiatın kaybetmesidir. Uzun vadede ise her ikisi de kaybedecektir. Uzun vadede kurumların ve işletmelerin kazanmasını istiyorsak, çalışanların menfaatleri ile kurumun veya işletmenin menfaatlerinin birlikte gözetildiği çözümlere itibar etmeliyiz.
Canlı sistemler kazan-kazan ekonomi prensibine sahiptir: İnsan vücudunda ekonominin işleyişi ile dünya ekonomisinin işleyişi arasında oldukça fazla paralellik vardır. Kan hücreleri kemik iliğinde oluşturulur. Bu hücrelerin vücuttan topladıkları atıklar, kalp-akciğer organlarında hem tüm vücuda dağıtılır hem de temizlenir. Akciğer kanın oksijenlenmesini sağlarken, kalp de oksijenlenmiş ve temizlenmiş kanı, tüm vücuda dağıtır. Dikkat edilirse, kalp faydalı hale gelmiş kanı bütün vücuda dağıtırken, kimseden para istemiyor. Parayı ödemeyen organlara kanı göndermeme gibi bir duruma da düşmüyor.
Kalpte ve diğer organlarda kazan-kazan ekonomisi uygulandığı için, biz hayatımızı sağlıklı şekilde sürdürebiliyoruz. Bütün tabiattaki olgunlaşmış ekosistemlerde kazan-kazan anlayışına dayalı ekonomik model uygulanıyor. Bu noktadan insanların sosyal hayatlarında da kazan-kaybet anlayışı değil kazan-kazan anlayışına dayalı ekonomik modellerin uygulanması sağlıklı bir aile, toplum ve millet hayatı için kaçınılmazdır. Acaba bizler günlük hayatımızda ve ilişkilerimizde ne ölçüde kazan-kazan anlayışını uygulayabiliyoruz?
Sağlıklı canlı bir sistemde, her bir organel veya organ-organizma bir başkası için gerekli olan şeyleri yapar. Sonuçta ortaya çıkan durumdan veya sofradan herkes faydalanır. İnsan vücudundan örnek verecek olursak, bütün organlar bir başka organın sağlığı ve ihtiyacı için sürekli yardımda bulunur. Her bir hücre kendi sağlığını korumanın yanında içinde bulunduğu doku ve organın da sağlığına katkıda bulunur. Korunması gerekenleri korur, değişmesi gerekenleri değiştirir. Bu bağlamda kendimize şu soruyu sorabiliriz. Acaba biz aile bireylerine ve toplumdaki insanlara içimizden gelerek yardım edip, birbirlerimizin ihtiyaçlarını karşılayabiliyor muyuz? Acaba bizim sisteme katkımız var mı? Varsa olumlu mu olumsuz mu? İnsan vücudu ile içinde yaşadığımız toplumun işleyişini karşılaştırsak, toplumun sağlığı hakkında ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz?
Sosyal Sistemlerde Tutum ve Davranışların Düzenlenmesi
Sağlıklı sosyal bir sistem, davranışları düzenlemede, kendi rehber kurallarını oluşturmak mecburiyetindedir. İnsan dışındaki diğer canlılar, hayatlarını nasıl sürdürecekleri konusunda genetik programa ve sevk-i ilahi adı verilen içgüdüye sahiptirler. Fakat insanlar, geniş ve özel bir tercih ve seçme hürriyetine (cüz-i irade) sahiptirler. Ahlak, kanunlar ve hukuk, insanın negatif davranışlar ortaya koymasını engelleyen ve insanlara pozitif tutum ve davranışlar ortaya koymasını teşvik eden rehber sistemlerdir. Bu noktadan insan sistemleri, mutlaka ahlaka, etiğe ve hukuka ihtiyaç duyarlar. O zaman insan öncelikle kendi ahlaki sistemini ve buna dayalı yaşama ilkelerini belirlemek zorundadır. Ailemizin ahlaki sistemi ve birlikte yaşama ilkeleri çok açık ve net şekilde belirlenmiş mi? Yoksa belirsiz ilkelere ve ahlaki sisteme göre mi yaşamımızı düzenliyoruz? Acaba insanların, sağlıklı dünya ekonomisi ve ticareti için ne türden ahlaki sistem ve kurallara ihtiyaçları vardır? Bu konularda her insanın az çok düşünmesine ihtiyaç vardır.
İnsan sadece biyolojik bedenden ibaret olmayıp, insanın manevi, ruhi, zihinsel ve psikolojik boyutlarının varlığı güneş kadar şüphe götürmez bir gerçektir. Her insanın maddi bir yaşamı olduğu gibi, manevi bir yaşam dünyası da vardır. Herkes kendi ölçeğinde bu manevi yaşam dünyasını inşa eder ve hayatını bunun üzerine anlamlandırır.