Eylül 1995 · s. 363 · 5 dakikalık okuma
Büyümenin Sınırı "Çevre Ve Ekonomi Dengesi"

Dünyamız gittikçe kirlenen bir çevrenin kucağında.Bilim adamları, politikacılar, düşünürler bu felaketin insanlığı nereye götüreceğinin tahminini ve uyarısını yapıyorlar. Ekonomik gelişme ve büyüme ile çevre tahribatı arasında bir denge kurmak bugün için çok zor. Bir tarafta sınır tanımayan bir büyüme isteği, diğer tarafta böyle bir büyümenin neler getireceği endişesi.
Yıllardır gelişme ve ekonomik büyüme mevzuunda tartışmalar yapılıyor. Birleşmiş Milletler Teşkilatına ait “Toplumun Gelişmesi Raporu”nda ekonomik gelişmenin tek başına olamayacağı bildirilmektedir. Dünya çapındaki genel görüş, büyümenin olması için ekonomik gelişmenin de olması gerektiği şeklindedir. Aynı görüş, geleceğimiz için, gelişmenin bütün dünya ülkelerini kapsayacak şekilde olması gerektiği hususunda da geçerlidir.
Bruntland Raporu, gelecek yüzyılın ortasına kadar elektrik enerjisi üretiminin 5-10 kat artış göstereceğini öngörüyor. Dünya Bankasının 1992 Dünya Gelişim Raporu da, gelişmiş ülkelerde 3 kat, gelişmekte olan ülkelerde ise 5 kat bir büyümeyi öngörüyor. Bu rapora göre meydana gelecek bu gelişme dünyaya bugünkünün 3,5 katı bir ekonomik gelişme temin edecektir. Her iki rapor, bu büyümenin, ayrıca çevre tahribatı ve brüt millî hasıladaki artış ile aynı oranda gerçekleşmesi durumunda çevre için çok tehlikeli sonuçlar ortaya çıkacağını ifade etmektedir.
Yirmi yıl kadar önce çevre mevzuunda kaygılı bazı bilim adamlarınca “Büyümenin Sınırı” düşüncesi öne sürüldü. Bu bilim adamlarına göre üretimdeki artış çevre tahribatıyla alâkalıdır. Bu yüzden büyüme bir noktaya kadar olmalıdır. Zira çevre, büyümenin getirdiği bu yükü kaldıramaz. Bu görüşün karşısındakilere göre ise “Brüt hasıla nisbetinde çevre tahribatını azaltmak mümkündür. Bütün ülkelerde gelişmeye karşı az çok bir temayül vardır. Büyümenin önüne geçilemeyeceğine göre esas gerekil olan şey büyüme çevre tarafından tahammül edilebilir sınırlarda tutulmasıdır...” Bu ise akla şu soruları getiriyor:
—Büyüme çevreyi koruyarak olsa bile bugünküne göre 3,5 katı üretime sahip bir dünyada çevre tahribatı günümüze ait olandan az mı olur?
—Eğer durum böyle değilse, insanlık kendini riske atacak bir büyümeyi ister mi?
—Büyüme olmasa veya çok az olsa çevre problemleri olmayacak mı? Böyle bir garanti verilebilir mi?
“Sınırsız büyüme” taraftarlarının görüşlerini destekleyen istatistikler mevcuttur. Bunlara göre birim başına tüketilen enerji yoğunluğu azalmakta, üretim neticesi atmosfere salınan belirli zararlı gazların miktarı düşmekte ve bu arada ekonomik gelişmede de artma devam etmektedir. Yine bunlara göre, gelecekte de çevre için sınırsız teknolojik fırsatlar da doğacaktır.
“Sınırlı büyüme” görüşünü savunanlara göre ise enerji tüketimi yoğunluğu düşse bile, enerji kullanımının arttığı açıktır, hatta küçük yerleşim birimlerinde bile bu geçerlidir. Bugün projeleri yapılan işler de bu artışın devam edeceğini göstermektedir. Çevreyi koruma konusunda şimdiye kadar elde edilen başarılar, mevcut çevre tahribatıyla karşılaştırıldığında önemsiz kalmaktadır.
“Büyümenin bir sınırı olmalı” veya “Çevre tahribatı yönüyle tahammül edilebilir bir büyüme” tartışması henüz bitmiş değil. Teoride her iki görüş de mümkün gibi görünüyor. Asıl önemli olan her bir görüşün gerçekleşebilme ihtimali nedir? Şurası açıktır ki, “Büyümenin sınırı” tartışmasının ortaya atıldığı 20 yıldan beri çevre şartlarını iyileştirmek için önemli adımlar atılmıştır. Tartışma bütün yoğunluğuyla sürerken çevre yönü ile tahammül edilebilir bir gelişmenin henüz gerçekleşemediği görülmektedir. Çünkü 20 yıl boyunca büyüme çevreye rağmen olmuştur.
Çevre olarak tahammül edilebilir bir gelişme mümkün olsa bile bunu pratiğe dökmek çok zor olacaktır. Brundlant Raporu ve Dünya Bankası’na göre tahammül edilebilir şartlarda bir üretimin temin edilebilmesi için üretim sistemlerinde şimdiye kadar bilinmeyen ve beklenmeyen değişikliklerin, hatta kurumlar bazında bazı reformların yapılması gerekmektedir. Bu da birçok çıkar sahibinin önemli derecede kayba uğraması demektir. Gelişmiş ülkelerin ticarî yapıları, hükümetlerinin sosyal politikaları ve halklarının gelecek beklentileri dikkate alındığında bunun çok zor olacağı rahatlıkla söylenebilir.
Çevrenin kaldırabileceği bir gelişmeyi temin edemeyeceğimize göre, ikinci mes’elenin tartışılması gündeme gelmektedir: “Gerçekten, insanlık, 3,5 yıl içerisinde, bugünküne göre 3,5 katı büyük bir üretime ihtiyaç duyacak mı? Veya şöyle soralım; dünya ekonomisi, üretimde 3,5 kat artacak kadar büyümek zorunda mı?”
Bugün birçok ülke az gelişmişliğin kıskacından kurtulma gayreti içerisindedir. Gelişmiş ülkeler ise daha ileri bir gelişmişliği yakalama çabasında. Hatta dünyadaki gidişe bakılırsa gelişmiş ülkelerin insanları, kendi gelişmelerini sınırlandırmayacaklardır. Bu realite günümüz düşünürlerini çevre mevzuunda sürekli olarak kaygılarını ifade etmeye zorlamaktadır. 1992’de Brezilya’da da gerçekleştirilen Rio Zirvesi, dünya hükümetlerinin çevre mevzuunda ihtiyadî prensiplerde fikir birliğine vardığını teyid edilmektedir.
Büyüme zarureti ve çevre tahribatı gerçeği ile karşı karşıyayız. İnsanlık her ikisi ile de ilişkisini sürdürmek zorundadır. Önce çevre için yapılması gerekenleri inceleyelim:
Bir yandan tahammül edilebilir sınırlarını tanımlarken diğer yandan çevreyi ihlâl eden hususları ortaya koymak gerekmektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse:
—Karbondioksit gazlarının atmosfere salınması azaltılmalıdır.
—Diğer gazların atmosferdeki miktarları çevrenin absorbsiyon kapasitesi ile alâkalıdır. Endüstriyel faaliyetler neticesi atmosfere salınacak gaz miktarında bu gözetilmelidir.
—Yenilenebilen kaynaklar yenilenmelidir.
—Tüketilebilir kaynakların, yerlerine yenileri konmadan azaltılmaması gerekliliğine riayet edilmelidir.
—Bitki ve hayvan türleri korunmalıdır.
— Nükleer enerji kullanımına ait riskler en aza düşürülmelidir.
Bunlar çok genel tavsiyelerdir, Asıl önemli olan zihinlerin konuya hazırlıklı olmasıdır ki bu da topyekün insanlığın dikkat etmesi gereken bir husustur. Şimdi, “sınırsız” elde etme ile “yeteri kadar” elde etme düşünceleri karşı karşıyadır. “Sınırsız” düşüncesi ile gerçekleştirilen geçmişteki büyümelerin çoğu ormanların, toprakların, balıkların, nehirlerin ve fosil yakıtların aleyhine olmuştur. Bu yüzden gelecekteki büyüme, yenilenebilir kaynakların tekrar elde edilmelerinden ve tüm ekosistemden ve çevre hassasiyeti oldukça fazla olan teknolojilerden faydalanmak zorunda olacaktır. Bunu yapmak için bölge kaynakları üzerinde hâkimiyeti olan ve bu kaynakları korumada hassas olan kişiler gerekmektedir. Bunun yanında dikkate alınması gereken ayn bir realite de, artık dünyamızın global bir büyümeye ihtiyacı olduğudur. Gelişmiş ülkelerdeki bu büyüme gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkeler için de temin edilmelidir. Bundan sonra dünya gelişmesi incelenirken “brüt millî hasıla” yerine “brüt tabiî hasıla” kriteri dikkate alınmalıdır. Bunun mânâsı, üretimin tüm dünyaya yaygınlaştırılmasıdır. “Brüt tabiî hasıla” bugünkü dünya nüfusunun iki katı fazlasını taşıyabilecek bir büyümenin önşartıdır. Çünkü “brüt tabiî hasıla” bu nüfusu besleyebilecek bir global çevreden, yani tüm dünyadan elde edilecektir.
Bilemiyoruz, ama belki de çevrenin maruz kaldığı bu tahribatı önemli derecede azaltacak harika teknolojiler geliştirilebilir. Belki de böyle düşünmek, çevre mevzuunda karşılaştığımız zorluklar karşısında sadece bir teselli arayışıdır. Belki de şu anda çoğu kimsede hâkim olan “sınırsız” daha fazlası fikri, “yeteri kadar” düşüncesine dönüşebilir. Rio Zirvesi’nin ruhu, tüm dünyada yaşanabilir bir çevre kılmaktır. Teknolojik gelişme ile birlikte tahammül edilebilir bir çevrenin dikkate alınmasını isteyenler ve sık sık sınırsız büyümenin mahzurlarını dile getirenler bu ruhu diriltmenin yollarını aramalıdırlar. Bununla beraber teknolojiye güvenenlerin sayısı oldukça fazladır. Teknoloji şu an tahammül edilebilirlik testinde. Teknoloji ile uyumlu bir çevre ruhunu canlı tutacak tek çözüm, ahlaken tabiatla uyum içinde, içtimaî olarak insanlıkla barışık, ruhen Allah’la irtibatlı kişilerin mes’elelerin çözümlerine el atmasıdır.
KAYNAK
— Agricultural Engineering, Temmuz 1993. ss. 18-20