Mart 2002 · s. 74 · 6 dakikalık okuma
Bursalı Edhem, Söğütlü Yusuf, Kayserili Hüseyin Çavuş…
Kumandan Esat Paşa
Yüz başı Fuat Bey
Mutasarrıf Süreyya Bey
Topçu Birinci Mülazım Rıza Bey
İhtiyat Zabiti Köprülü zade Ahmet Cemal
Bursalı Edhem
Söğütlü Yusuf Bir yazarımız "Garbın şarka saldırışına haydutların çiftliklere tasallutu dememek için salibin hilale, medeniyetin bedeviyete hücumu namını veriyorlar" diyor. Bu, haydutların ilk tasallutu değildi. Daha önce de defalarca geldiler, hüsranla döndülerdi.Hevesleri defalarca kursaklarında kalmıştı. Ama yer altı yer üstü kaynakların, onların iştihalarını kabartıyordu. Yine geldiler. İstanbul'a üç günde girmeyi tahayyül ediyorlardı. Topları vardı, gülleleri vardı, tayyareleri vardı, tahtelbahirleri vardı. Sende olmayan çok şeyleri vardı.Onlarda olanların çoğu sende yoktu. Ama sende olanlar da onlarda yoktu. İman kuvvetin vardı, haklılığın vardı. Vatan sevgisini iman ile bir tutan "Hübbül vatan minel iman" düsturun vardı.
Sizler ve arkadaşlarınız memleketin boyunduruk altına alınmak istendiği, istila edilmek istendiği günlerde "Elde bir Anadolu kaldı, bu sondur, sıkı tutun." dendiği günlerde yarışırcasına vazifeyi üstlendiniz ve cepheye koştunuz. Cepheye yarışarak giden alaylardan biriyle, konakladığı bir yerde Hamdullah Suphi Tanrıöver karşılaşır. İçinizden biri Tanrıöver'e "Geri kaldığımıza şimdi acımıyorum...alay Uzunköprü Keşan yolunu bir yürüyüşte aldı... Bizim alay kısa bir konak vermeye mecbur oldu. Onun için burada sizinle görüşebildik. Taburlarımız arasında günlerden beri harp yerlerine biz evvel varacağız diye bir yarışmadır devam ediyor. İnanınız ki her taburun anlatmaya layık sekiz on hikayesi, tanınmaya layık sekiz on kahramanı var." diyor.
Toplar, tayyareler sizi sindiremezdi. Çünkü yürekleriniz toplu atıyordu. Fakru zaruretiniz vardı ama aranızda tefrika yoktu. Onların çoğu macera için gelmişti. Ama sen vatanını savunmak için gidiyordun. Onun için yarışarak gittin. "Ver dediniz, verdik; öl dediniz , öldük." diyen, icap ederse yine verebileceğini belirten varsa son kalan birkaç kara onluğunu da vermeye hazır olan, "Ambarda biraz daha dene var icap ederse onları da veririz" diyen büyükleriniz vardı. Onlar her türlü esbab-ı cefasını toplayıp gelmişti. Ancak sizler millet yolunda hizmetten dönmediniz."Kul tedbir alır, Allah kader yazar." deyip tedbirinizi aldınız.
Tanrıöver'e "Her taburun anlatmaya layık sekiz on hikayesi, tanınmaya layık sekiz on kahramanı vardır" derken aslında bir dileğini de dile getiriyordun. Bu hikayeler yazılmalıydı, bu kahramanlar tanıtılmalıydı sizden sonra gelenlere. Çünkü çok zor şartlar altında fevkalade bir zafer kazanmıştınız.
Bu kahramanların bir kısmını bize H.S. Tanrıöver tanıtıyor. Bunlardan biri 2. tabur 5. bölükten Bursalı Edhem'dir. Taburu Çanakkale' ye yol alan Bursalı Edhem, tabur halinde intikal daha uzun sürdüğünden, tek başına daha çabuk cepheye varabileceğini düşünerek "Kardeşim Çanakkale' de şehit oldu, onun yerine ben gideyim..." diye dilekçe verip taburundan iki ay evvel Çanakkale' ye varıyor. Bursalı Edhem'le aynı alay, aynı taburdan Söğütlü Yusuf da Tanrıöverin bize tanıttığı kahramanlardandır. Söğütlü Yusuf da arkadaşlarından aldığı elli kuruşla bir berber takımı oluşturmuştur. Kim bilir o şartlar altında kazandığı birkaç kuruşu belki tek başına bıraktığı zevcesine, belki aciz, ihtiyar ana babasına, belki kundaktaki bebesine gönderiyordu. Kim bilir belki de askeri ücretsiz tıraş edip kahramanlığına farklı bir sayfa ekliyordu. Borç aldığı arkadaşları ondan önce Çanakkale' ye gidince "Ya borcumu ödemeden birimiz ölürsek..." deyip dilekçe vererek arkadaşlarının arkasından Çanakkale' ye koşmuş Söğütlü Yusuf.
Tanrıöver'in bize tanıttığı diğer bir kahraman da Kayseri' dendir. Hüseyin Çavuş' tur adı. Develi kazasının Kopçalı mahallesindendir. Tanrıöver'in naklettiğine göre Hüseyin Çavuş , uzun süre yol yürümekten mütevellit iki ayağı cılk yara olduğu halde cepheye gidiyordu. Kendisini tedavi etmek isteyenlere, cepheden alıkoymak isteyenlere hep "Hayır." demişti. Herkesin can verdiği bir anda ayaklardaki yaranın önemi mi olurdu. Tanrıöver Hüseyin Çavuş'u şu şekilde anlatıyor: En ummadığımız bir dakikada dün akşam hikayesini dinlediğimiz Hüseyin Çavuş'a rast gelmişiz. Bize onu tanıttılar. Yüzü ızdırap içinde bin acı duyarak ağır ağır yürüyordu. Yanına sokulduk, ben sordum:
-Arkadaş ayaklarından rahatsızsın galiba, niçin bu halde muharebeye gidiyorsun?
Hüseyin Çavuş merakımızı tatmin için kunduralarını çıkardı. Bize şişmiş, su toplamış, çatlak çatlak yaralarla örtülü zavallı bir ayak gösterdi. Üstte sıcaktan bunalmış yüzü, henüz yıkanmış kadar terle ıslaktı. Çok müteessir olduk.Ona tekrar sordum:
-Bu neden böyle oldu?...
Efendim, Selanik'te Yunanlılara esir düştüm. Bize ayaklarımızla kireç ezdirir, sonra suya sokarlardı.O zaman intikamımı almağa yemin ettim. Şimdi yürüyemesem, yolda düşsem , beni bir sedyeye koysunlar, muharebeye gideceğim, orada gördüğüm hakaretin intikamını alacağım.
Bu isimsiz kahramanlardan birinin de ilk defa hücum anında yaralandığı halde ertesi gün tekrar muharebeye katıldığını ve bu defa da şehit olduğunu, yarasını tedavi etmek isteyenlere, kanını durdurmak için yardım teklif edenlere "Ko aksın, Balkan muharebesinin kanını ancak bu kan siler" dediğini anlatıyor Tanrıöver.
Üç yerinden yaralanan bir zabitin, ölümle hayat arasında gidip geldiği anlarda, bir ara "Taburumu geri çekmeyiniz, taburumu geri çekmeyiniz!" diye bağırdığını, anne, baba, evlat, köy ismini sayıklamadığını okuyoruz Tanrıöver'den. Dizlerinden aşağısı bir güllenin şarapnelleriyle kopan bir neferimiz harpten geri kalmaktan üzülüyor ve "Beni topumun başına götürünüz,beni topumun başına götürünüz orada öleyim diye yalvarıyor. "
Çanakkale savaşlarında kahraman ecdadımız denize dökülen İngiliz, İskoç vb. ülke askerlerini bıyıkları geç bittiği için çocuk sanıyor ve "Bizimle savaşmaya niçin bizim gibi yetişkinleri, delikanlıları değil de çocukları gönderiyorlar?" diyordu.
Evet, yeni nesle bunlar anlatılmalı. Düşmanların senin türbelerini bile bombalarken sen, batan tahtelbahirlerinden,gemilerinden denize dökülen askerlerini kurtarabilsinler diye topcu ateşini durduruyordun.Çünkü sen Bursa'da haffaflar çarşısında kanadı kırık, yaralı leylekleri, kocamış kargaları, baykuşları tedavi etmek için bile adam tutan bir ecdadın ahfadıydın. Senden böylesine merhametin zirvesi beklenirdi. Sen yaralı İngiliz, İskoç askerlerini kurtarıp onlara mahsus hastane çadırları tesis edip, başlarına da üzerlerine konan sinekleri bir sopanın ucuna takılmış beyaz bezle kovalamak için görevli tahsis ederken, onlar sana gönderdikleri top, kurşun mermilerinin öldürme, yaralama hususiyetleriyle yetinmemiş, onları birde zehirlemişlerdi. Cephelerin, tabyaların yanı sıra hastane çadırlarını bile bombalamışlardı.
Senin tayyarelere karşı havan toplarıyla mücadele ettiğini, göğe doğru yükselen havan mermilerini "Bizim kara oğlan gidiyor" diye sevinerek izlediğini, Arıburnu'ndaki zabitlerimizin düşmanın topçu ateşlerine "Hafif şakalar " dediğini o ortamda bile neşenizi kaybetmediğinizi en ufak bir bela ve musibet karşısında karamsarlık batağına saplanan insanlar bilmeli.
Bir arkadaşım da bana Havza'nın Bekdiğin köyünden bir Mehmet'in cepheden yaralıyken alıp yarasını tedavi ettirdiği bir Avustralyalıdan bahsetti. Kahraman askerlerimizin biri olan gerçek ismini bilmediğim "Mehmet" diye tesmiye ettiğim bu kahraman, Avustralyalıyı kendi memleketine götürmüş. Çalışıp para biriktirmesine yardımcı olmuş. Ona iş vermiş, aş vermiş. Daha sonra yol parasını biriktiren Avustralyalı memleketine dönmüş. Şimdi her yıl o Avustralyalının yakınlarının adı geçen yere gelip orada şenlik yaptıklarını anlattı arkadaşım.
Bu ve benzeri hikayeler mutlaka araştırmacılar tarafından araştırılmalı, derlenmeli bir araya getirilmeli.
Şair;
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır." diyor.
Evet bu misaller ve daha niceleri bize gösteriyor ki Anadolu "Vatan " denmeyi en çok hak eden topraktır. Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış Anadolu kadar, uğrunda öleni olan başka toprak yoktur sanırım. Hele Çanakkale... En çok eğitimli insanın hayatını kaybettiği, savaş olarak anılır. Hatta o yıl İstanbul'daki bazı okulların mezun vermediği de kayıtlarda geçmektedir.
Şimdiki nesle birer masal gibi gelen bu savaşların, yaşananların, insan üstü olayların masal olmadığını, bunların hakikatin ta kendisi olduğunu, vatanı elde tutmanın nelere mal olduğunu hatırlatmakta, anlatmakta, öğretmekte azim faydasının olmasından da öteye bunlar o şehitlerimize karşı bu neslin bir vefa borcu olsa gerekir.
Hele çok insanın karamsar olduğu, geleceğinden beklentisi olmadığı, yeis bataklığında yüzdüğü, gününü kurtarmayı en büyük kar saydığı günümüzde almamız gereken dersler olduğu muhakkaktır.