Sızıntı Arşivi

Mart 2000 · s. 64 · 7 dakikalık okuma

Bize Has Bir Edebiyat Teorisine Doğru

Fatih Bağcıoğlu · Yrd. Doç. Dr. · Edebiyat

Edebiyat, toplumlarda her zaman sadece insanın estetik duygularının ifadesinin yolu olarak değil, tarihin bazı dönemlerinde sosyal değişimin bir katalizörü olarak, dinamik ve yaşayan bir güç olmuştur. Bu geniş açıdan bakarsak, edebiyat, sadece insandaki hayal gücünün, estetik perspektifin veya güzellik duygusunun ifadesi değildir, aynı zamanda eylem olarak bütün yönleriyle etkileşim içinde olduğu toplumu da yansıtır ve resmeder. Bütün milletlerde, tarihin bazı dönemlerinde, sanatın artistik ve edebi sahalarında baskın felsefe olarak ortaya çıkan "sanat sanat içindir" kavramını bulmamıza rağmen, edebiyatın sosyal rolü, herhangi bir milletin edebiyatının ciddi bir gözlemcisinin veya eleştirmeninin rahatça inkar edemeyeceği bir gerçektir.
Marksizm, Freudcu psikoloji, varoluşçuluk ve bütün diğer felsefe ve ideolojiler, edebiyat teorisini tarihi gelişiminde etkilemişlerdir. 1917 Bolşevik Devrimi'nden sonra Rusya ve onun baskısı altında kalan bir grup ülke, edebiyatı, bir propaganda vasıtası olarak görmüşler ve bir amaç için kullanmışlardır. Bu amaç, sosyal ve ideolojik bir muhteva taşıyordu. Sosyal bir toplum oluşturmada edebiyatın sosyal rolünün önemi vurgulanarak, bütün çabalar sosyalist gerçeğin anlatılmasına, propagandasının yapılmasına kanalize ediliyordu. Marksist şair Nazım Hikmet'in "Makinalaşmak" adlı şiiri bunun tipik bir örneğini teşkil eder:

MAKİNALAŞMAK

Trrrrum,
trrrrum,
trrrrum! trak tiki tak! Makinalaşmak
istiyorum!
Beynimden, etimden, iskeletimden
geliyor bu!
Her dinamoyu
altıma almak için
çıldırıyorum!
Tükürüklü dilim bakır telleri yalıyor damarlarımda kovalıyor
oto direzinler lokomotifleri!
Trrrrum, trrrrum, trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak
istiyorum!
Mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!
Trrrrum, trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak istiyorum!

Edebiyatla ilgili İslami görüş açısı da, edebiyatın sosyal rolü tarafına doğru bir eğilim taşır ve "sanat sanat içindir" görüşüyle uyuşması mümkün değildir. Mehmet Akif ve Necip Fazıl'ın birçok şiiri buna örnek olarak gösterilebilir. Bu konuda fikir vermesi açısından sadece Necip Fazıl'ın "Sakarya Türküsü" ne bakmamız yeter:

SAKARYA TÜRKÜSÜ

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya;

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

İslami perspektifte, edebiyatın rolüne, İslamiye-tin genel bilgi teorisi arka planından bakılmalıdır. İslami gelenekte bilgi, genişçe elde edilen ve ortaya çıkarılan kategorilerine bölünür ve edebiyat, sosyal bilimler ve tabii bilimler gibi diğer elde edilen bilgi kategorilerinden oldukça farklı elde edilen bir bilgi kategorisine girer. Belki, edebiyatta bilginin kazanılması sezgiye dayalı, tecrübeye bağlı olduğu için, ortaya çıkarılan bilginin alanına yakın olduğu düşünülebilir.
Estetik tecrübe ve sanat aktivitesi kişinin sezgiye dayalı tecrübesi içinden geliştiği için, ifade tarzında, sosyal bir boyut taşır ve toplumla etkileşim içindedir. Seyyid Kutup'a göre:
Edebiyat, diğer sanatlar gibi, sanatçının içduyu-su ile etkileşim içinde olan duyguların ve değerlerin ifadesidir. Bu değerler sistemi, her çağın tarihi durumuna göre ve her kişiliğin kendi özelliklerinin tepkisiyle değişir, ama daima kişinin kainat görüşünden, insanın onun içindeki yerinden ve aynı zamanda kişinin insan hayatına dışardan bakışından çıkar. Bunun için, sanatı ve edebiyatı, kişisel ve toplumsal değerlerden ayırmaya çalışmak boşunadır, farzımuhal birisi bunu başarsa bile, bu çabasında, cümlelerde toplanmış anlamdan uzak sade bir ke- limeler yığınıyla yüz yüze gele- cektir. Aynı şekilde, bir kişinin veya toplumun değerler sistemini, onların bütün hayat felsefelerinden ayırmak imkansızdır.
Seyyid Kutup, kendi bakış açısını, şairliğini kendi hayat görüşü üzerine temellendirmiş olan Ömer Hayyam örneğini göstererek desteklemektedir.
İslam, insan kişiliğini, hiçbir aktivitesinin kendi sosyal rolünden ayrılamadığı parçalanamaz bir bütün olarak görür. Kişinin her akti-vitesi kişisel ve sosyal boyutlara sahiptir. Bugün edebiyatın bu sosyal rolü, özellikle Müslüman toplumda yeni bir boyut taşımaktadır. İnsanların değerlerini ve normlarını şekillendirmede medyanın sürekli artan rolüyle beraber, kelimelerin büyüsüne ve cazibesine sahip olan edebiyat, artık gençliğin değerler sistemini ve düşünme yöntemini oluşturmada önemli ve belirleyici bir rol oynuyor. Bundan dolayı, Müslümanların estetik tecrübelerinin ifadesi için kullanılan Kur'an'a dayalı dünya görüşüyle temellendirilmiş estetik normların ve değerlerin tekamülü ve bunların edebi eserleri şekillendirmesi, toplumun manevi ve ahlaki değerlerini aşındırdığı görülen yıkıcı edebiyatın sürekli gelişen akımı karşısında büyük bir önem kazanmıştır.

Rönesans'tan bu yana entelektüel ve sosyal sahada baskın rol oynayan materyalist, hümanist felsefenin saldırısı altında, manevi yanı olan insan kavramı, yavaş yavaş parçalanmış ve çarpıtılmıştır. Bu sebeple günümüzde insanın genelde kabul gören metafiziksel bir portresi çizilememiştir. Freud'un insanı, içgüdüsel arzularının peşinde koşan biyolojik bir fenomendi; Darvinci gelenekte ise insan tabiatın basit bir parçasıdır. Marksistlere göre insan sadece ekonomik ve sosyal güçlerin bir sonucudur. Bilimsel hümanizm ise insanın arzularını ve umut-larını, atomların rastlaşma şanslarının sonuçları gibi görmüştür.
İnsanın bu çarpıtılmış imajı, modernleşme sürecinde bütün ahlaki ve manevi değerlerini aşındıran Batı'nın dine karşıt, insanın manevi değerlerine soğuk ve aşırı dünyevi felsefesinden ilham alan bir edebiyatın yükselmesine yol açmış ve kişiler ile ailelerin manevi başvuru kaynaklarını temelinden çürütmüştür. Bu edebiyatın ürettiği insanın ahlaki ve manevi kişilik tipi, insan hayatının asıl ideallerini çalmış ve onun hayatını anlamsızlık ve boşluk unsurlarıyla doldurmuştur. T.S. Elliot (1886-1964) "Oyuk Adamlar" adlı şiirinde Hümanist edebiyat tarafından üretilen bu parçalanmış kişiliğin canlı bir portresini vermiştir:

OYUK ADAMLAR

Bizler içi oyuk adamlarız
Bizler içi doluk adamlarız
Birlikte eğilen
Kafaları saman tıkılı. Yazık!
Kurutulmuş seslerimiz
Birlikte fısıldaşınca
Sessizdir, anlamsızdır
Yel nasılsa kuru otlarda
Ya da sıçan ayakları cam kırıklarında,
Kuru kilerimizde.
Görünüş biçimsiz, gölge renksiz
Güç kötürüm, jest anlamsız

Onlar ki, o güzel insanlar ki göçüp gittiler,
Göz kırpmadan ölümün diğer Krallığına,
Hatırlarlar bizi, eğer hatırlarlarsa,
Kayıp vahşi ruhlar olarak değil
Ama sadece içi oyuk adamlar
İçi doluk adamlar olarak.


Batılı eğitimin yayılması ve Batı'nın İslam ülkeleri üzerindeki politik hakimiyetinin genişlemesi ile birlikte, İslam dünyası, onunla her türlü karşılaşmasında Batı kültürünün etkisine girmeye başladı. Edebiyat ve kültür, eğitimin bütünleşmiş parçalarını oluşturdukları için, Müslüman dünya, Batı tarzı eğitimin etkisiyle giderek artan şekilde Batı edebiyatı etkisine sokuldu ve Batı edebiyatının normla-rıyla büyülenmiş olan yazar ve şairler, Batılı yazarları taklit etmeye başladılar ve İslam dünyasında geçerli olan norm ve değerlerle çelişki taşıyan bir edebiyat meydana getirdiler. Yıllar geçtikçe, Batı edebiyat geleneğinin, İslam ülkelerindeki etkisi o kadar güçlendi ki, pozitivizm, materyalizm, Marksizm, Freud psikolojisi, immoralizm, varoluşçuluk gibi çeşitli Batı felsefelerine ve anlayışlarına dayanan edebiyat, İslam dünyasında yankısını buldu ve bunun sonucu olarak da insanların ahlaki ve manevi hayatlarında bir kriz meydana getirdi.

Eğer İslam dünyasında bir diriliş gerçekleşecek, İslami düşünce ve hayat tarzı yeniden canlanacaksa, bu İslami düşüncenin canlanış göstergelerinden biri de, Batı etkisindeki edebiyatın ruhları felç eden tehlikeli sonuçları hakkında bir bilinçlenmenin ortaya çıkması ve ilhamını İslam'ın edebiyat geleneğinden alan, İslami norm ve değerlere dayalı bir edebiyatın meydana getirilmesi ihtiyacının görülmesi olacaktır.