Sızıntı Arşivi

Mart 2002 · s. 90 · 4 dakikalık okuma

'Biz' ne oluyoruz?

· Edebiyat

Mart 2002 · s. 90 · 1795×2590 px tarama

Yalnızları oynuyoruz.
Tek başımıza hayata dokunuyoruz; çektiğimiz acılardan, yaşadığımız coşkulardan kimselerin haberi olmadan yaşıyoruz.
Hiçbir şeye dokun(ul)madan yalnızlığımızı çoğaltıyoruz.
Neysek o kalıyoruz öylece... Zaman geçiyor üzerimizden. Çok şey akıyor yanıbaşımızdan. Hayat olanca çıplaklığıyla bir yerlerde görünüveriyor; hüzün ve sevinç bir çığlık halinde yükseliyor. Her tınısına çok şey yüklenmiş bir ses olan hayata kulaklarımız kapalı halde, yalnızlığımızla ördüğümüz korunaklarda çok şeyden habersiz ‘kendimiz’le kalıyoruz.
‘Kendimiz’le, yalnız ve çok şeysiz...
Yürümüyoruz. ‘Kendimiz’e çakılı kalmışız çünkü...
Bir başkasını, başka bir şeyi bilmeden, tanımadan, farketmeden...
Başka olan herşeyden ‘kendimiz’e kaçıp duruyoruz. ‘Biz’ olmayan çok şeyi uzaklara iterek, aramızdaki mesafeyi çoğaltarak bir düşmanlığı biriktiriyoruz içimizde... Dokun(ul)madığımız ne kadar şey varsa, uzağımızda bir yerde sis içinde kalarak bize korku veriyor. Onlara ya düşmanlık besleyerek ya da onları yok bilerek ‘biz’den ‘başkası’ndan mahrum kalıyoruz böylelikle. Bu mahrum kalışta bir güvenlik adası oluşturuyoruz kendimize...
‘Başkası’na dönüşmekten korkuyoruz. ‘Biz’i oluşturan renklerin ‘başkası’sının gölgesinde canlılığını yitireceğini düşünüyoruz. Kendimize çok da fazla güvenmiyoruz.
Eğer ‘biz’ sahici renklerden oluşuyorsa, hayata artı bir değer olarak katılabiliyorsa ‘başkası’na yenilmez. Ama öyle değilse, onu uzun bir süre koruyamayız; içine kapanmakla da ‘biz’ çözülecektir. İki durumda da korkumuz anlamsızdır. Birisinde gereği yok, diğerinde faydası yoktur.
Başkasına dokunmadığımız ve başkası da gelip bize dokunmadığı sürece güvende hissediyoruz kendimizi. Rahat bir uyku bastırıyor bizi. Kapanan göz kapaklarımızın ardında uzanıp giden bir sessizlikte sükuna eriyoruz. Akmaya devam eden zamana bırakılan sözler artık bize ulaşmıyor. Hayatın orta yerinde başını çıkaran soruların çengelleri bir taraflarımıza dokunmuyor.
Rahatlıyoruz, rahatladığımızı sanıyoruz.
Yanılıyoruz oysa...
Yaşamadığımız bir hayatın hem içinde hem de dışındayız. İçindeyiz çünkü nefes alıp veriyor, ‘kendimiz’ce şeyler söylüyoruz. Dışındayız çünkü, söylediklerimiz yaşananlarla buluşmuyor, yaşananların dışında göz kapaklarımızın ardında yaşıyoruz.
Kurtulamıyoruz hayattan; öznesi olmadığımız bir hayatın nesnesi/mağduru oluyoruz. Yalnızlığımızla ördüğümüz korunaklar, kapanan göz kapaklarımız, üzerimize üzerimize gelen hayattan bizi kurtaramıyor. Yalnızlığımız başımıza belalar açıyor.
Niye bu yalnızlık sevdası?
Bir başkasına dokunmaktan ve başkasının bize dokunmasından korkuyoruz, neden?
...
‘Başkası’ndan kaçışımız bir ‘kendine güvensizlik’ olarak ortaya çıkarken, ‘yalnızlığımız’a asılmamız, gariptir ama kendimize olan güvene yaslanıyor. Yanılmadığımızı, herşey için ‘kendimiz’in yeterli ve herşeyin ‘biz’den ibaret olduğunu düşünüyoruz. Dışımızda kalanların aslında hiçbirşeye karşılık gelmediğini, önemsiz olduklarını gizliden gizliye söylüyoruz. ‘Biz’de karar kılmakla tarihin sonuna varılacağına, dışımızdaki insanların da ancak ‘biz’le buluşmakla saadete kavuşacaklarına inanıyoruz. ‘Biz’e katılmayanların büyük bir yoksunluk içinde olduklarını, dahası, ‘tehlike’ olarak görülmeleri gerektiğini vurguluyoruz. Bu sebeple herkesi ‘biz’e çağırıyor, (çünkü ‘iyi’ biziz) ‘biz’de erimekle ‘saadet’e ereceklerini düşünüyoruz. ‘Biz’den başkası ‘kötü’ olduğu için ısrarla yalnız kalıyoruz.
Başkası kötü olunca, bir başkasına dokunmak ‘kötü’yle tanışmak gibi geliyor bize. 'Kötü'ye ait ne kadar renk varsa böylelikle bize taşınacağını düşünüyoruz. ‘Aman,’ diyoruz, ‘başkası bizden uzak dursun!’ ‘Başkası’ndan uzak durmak bundan böyle bir proje oluyor bizim için. Mesafe açıyoruz aramızda, ve mesafe büyüdükçe yabancılığımız artıyor; artan yabancılıkla birlikte ‘başkası’ korkuluğa dönüşüyor.
‘Biz’ böyle yalnızlığımıza asılırken, ‘başkası’ farklı bir şey yapmıyor, o da aynı projeyi uyguluyor ‘biz’e; ‘biz’i evine çağırıyor, ‘bende eri’ diyor. Kimse kimseye gitmiyor böylelikle. Birlikte bir yolculuğa çıkılmıyor, farklı evlerin kokusunu taşıyan yemişler, bir sofrada buluşarak zengin bir sofra oluşturamıyorlar.
Adına ne derseniz deyin, bu bir yoksunluktur. Hem dünyada hem bu ülkede yaşanan... Doğu’nun Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya bakışı böyle... 11 Eylül’den sonra yaşananların hepsi bu yoksunluktan beslendi. Bu ülkede bir türlü üstesinden gel(e)mediğimiz çatışma ortamı yine bundan güç alıyor. Farklı düşünce grupları birbirlerini uzaklara iterken, bir grupta koronun dışında sözler söyleyenlerin üzerleri çiziliyor.
Yalnızlığımıza asılmak ve ‘başkası’na kapanmakla ‘kendimiz’i çürütüyoruz. Sağdan soldan ‘biz’e katılacak artı değerlerle çoğalmadığımız, dolayısıyla yenilenmediğimiz için eskiyor, yorgun düşüyoruz. Kendini yenilemeyen bir yapıyla, yaratılmakta ve gelişmekte olan bir hayata yetişemiyoruz. Körutopal bir bünyenin yetmezliğiyle hayatın çok azını alıyor, bu az üzerinde yaptığımız yolculukla eksik bir dil geliştiriyoruz.
Ne ‘biz’ ne de ‘başkası’ herşey değildir. Hiçkimse bütün bir hayatı karşılamıyor. Hayat çok şey, ‘biz’ ve ‘başkası’ hayatın bir kısmını seslendiriyor sadece. Bir bütünlük içinde hayata ulaşmak, dilini çözmek, sahici bir anlam geliştirmek, ‘başkasına’ dokunmak ve ‘başkası’nın dokunmasına açık olmakla mümkündür.
Farklılıkların karşılaşmasında doğan gerilimin bazen tehlikeye dönüşmesi, ‘karşılaşma’nın bizatihi yanlış olduğunu göstermiyor. Sahici bir karşılaşma tehlikeye (beraberinde ölüme) değil, birlikte bir yolculuğa, yeni bir farkla çoğalmaya (dolayısıyla hayata) işarettir. Hayatın bizatihi kendisi farklılıklara sahip değil mi? Sevinç ve hüznü yaşatmıyor mu bize? Kaos içinde kozmosu, zıtlıkların ortasında armoniyi duyurmuyor mu?
Benzerlerimizle yetinmek, sürekli bir tekrar duygusu yaşatır. Sürekli kendimizle karşılaşmak, aynada kendimizi seyretmek gibi... ‘Beni bir benzerim öldürebilir’ diyordu yazar bu yüzden.
Benzerlerimiz yeni bir söz taşımazlar bize. Bizde varolanı, söyleyip durduğumuz şeyleri tekrar edip dururlar. Heyecanlandırmaz ve şaşırtmazlar. Alışkanlık diye bilinen o uyutucu hastalık benzerlerimizle oluşturduğumuz o güven ortamında gelişir. Kendimizi bu güvenin kollarına bıraktığımızda, hareket kabiliyetimizi yitirir, ölmeye başlarız. İhtiyacımız olan şey bu değil oysa. Düşünmediğimiz, farketmediğimiz, söylendiğinde ‘ha işte bu!’ diyeceğimiz şeyler lazım bize. Alışkanlıklarımıza dokunacak, bizi kendimiz üzerinde yeniden düşündürecek, sorular sorduracak, ‘biz’den ‘başka’ bir sestir bizi yeniden harekete geçirecek...
Karşılaştığımız farklılık bizde olmayanı bırakır bize, biz de ona kendimizi, bizde var olanı veririz. Ona söylediğimiz ve ondan duyduğumuz her söz heyecan doğurur. Çünkü hem biz, hem o yeni bir söz işitmiştir. Saçlarımıza düşen ilk kar tanelerinin, doğurduğumuz ilk çocuğun bize yaşattığı taze heyecanlar dolaşır aramızda. Birlikte bir yolculuğa çıkar, sağımızda solumuzda akan hayattan sahici anlamlar devşiririz.
Ve birbirimize kendimizi dayatmadığımız sürece bu hep böyle devam eder.