Sızıntı Arşivi

Ocak 2000 · s. 8 · 7 dakikalık okuma

Biyoteknoloji İdeolojilere Aletmi Oluyor?

Arif Sarsılmaz · Prof.Dr. · Biyoteknoloji

İnsanoğlu; kendisine bahşedilmiş olan akıl, şuur ve zekâ gibi nimetlerle hem kendisinin, hem de gelecek nesillerin rahatı ve huzuru için dünyayı, mamur etme yolunda, ilk peygamber, ilk insandan bu yana devamlı bir çalışma, araştırma ve keşfetme yolunda olmuştur. Başka hiçbir canlıya verilmeyen eşyaya müdahale ve hükmetme imkânı ve kabiliyeti sayesinde, yük taşımaktan kurtulmak için tekerleği icat etmesinden, beslenebilmesi için yabanî bitkileri ve hayvanları ıslâh etmesine kadar belki binlerce keşfin altına imza attı. Yüzlerce yıllık bilgi birikiminin ortaya koyduğu ilmî ve teknolojik yenilikler; zamanı hızlandıran nakliye vasıtalarıyla, birçok hastalığa karşı kullandığı aşılar ve antibiyotiklerle, yeni enerji kaynaklarıyla, ziraat ve hayvancılıktaki üretim artışlarıyla hepimizin hayatında vazgeçilmez denilebilecek derecede önemli bir yer işgal etmektedir.

Geçmişte "Aydınlanma Çağı", "Sanayi Devrimi", "Feza Çağı" gibi isimler o dönemlerin belli başlı özelliğini ve yapılan hamlelerin karakteristiğini ortaya koyması bakımından, çok kullanılan tabirler olmuştur. Günümüzde ise 21. yüzyılın "Biyoloji Çağı" olacağı hususunda çok büyük bir genel kabul oluşmak üzeredir, denilebilir. Moleküler Biyoloji ve Genetik konusundaki çalışmalar, çok yeni ve hassas çalışma imkânı veren lâboratuar teknikleri sayesinde, kromozomlar ve DNA zinciri seviyesinde moleküllere müdahale edilmeye başlanmış, Escherichia coli bakterilerine insülin hormonu, bazı bakteri türlerine plâstiği sindirecek enzimler sentezlettirme: farelere monoklonal antikor ürettirme, hastalıklara dayanıklı bitkiler ve hayvanlar üretme gibi insanlık için faydalı neticeler verebilecek çalışmalar kısım kısım yürürlüğe girmiş ve girmeye devam etmektedir. Bütün bu yapılanlardan hareketle, yakın bir gelecekte çok daha faydalı gelişmeleri beklemek herhalde hayal olmayacaktır. Down sendromu, fenilketonuri, orak hücreli anemi ve metabolik yoldaki enzim eksikliklerine bağlı genetik hastalıklara sahip ceninlerin önceden tespiti ve tedavisi konusunda büyük gelişmeler yaşanmaktadır. Bilhassa bitkiler arasındaki gen transferleriyle ortaya çıkan yeni özelliklere sahip çeşitler de gelecek adına ümit vaat etmektedir.

Asıl vurgulamak istediğimiz husus metot ve teknikle bağımlı biyoteknolojinin gücünün ve sınırlarının ne olup olmadığına dair ortaya konulan görüşlerin ne ölçüde sağlıklı değerlendirmeye tâbi tutulduğudur. Her türlü ilmî ve teknolojik gelişmeyi değerlendirirken aşağıda kademeli olarak ele aldığımız nüanslara dikkat edilerek saygılı davranılırsa, birçok yanlış anlaşılmanın ve toplumu yanıltmanın önüne geçilir: bunun için:

1. Bilginin üretilmesine ve geliştirilmesine yönelik faaliyetler, daha sonrakilerle karıştırılmamalıdır.

2. Bilginin belli bir kültür çerçevesinde teknolojiye dönüşümü ve kullanım biçimlerinin tanımlanması farklı bir şeydir.

3. Medya tarafından bilimin popülarize edilip yorumlanması ve halk seviyesinde ele alınması farklı bir hâdisedir.

4. Bilime ve teknolojik gelişmelere ait yeniliklerin kitleler tarafından nasıl idrak edilip yorumlandığı daha farklıdır.

5. İlmî ve teknolojik ürünlerin, hayatın değişik sahalarında yaptığı tesirler, bunların ortaya koyduğu neticeler ve yorumları ise daha da farklıdır.

Bilgi üretiminde yukarıdakilerden birinci kademe, çok az miktarda inanç ve kültürel değerlerin tesirinde şekillenirken, 2, 3, 4, ve 5. kademeler giderek artan miktarlarda inançların, kültürlerin ve ideolojilerin tesirinde kalır. Bu kademelerin birincisi itibariyle bilim % 100 evrensel iken, diğer kademeleri bakımından bilimin evrensellik boyutuna, mahallî elbiseler giydirilir. Ayrıca bilim, ideolojilerin kendilerini kabul ettirmesinde bir vasıta hâline gelir.

Her devirde olduğu gibi son zamanlarda da bazı ateist ve marksistler, her türlü ilmî gelişmeyi çarpıtıp dinsizliklerini destekleyecek birer delil gibi takdim edip kamu oyunu yanıltma gayreti içine girmişlerdir. Asıl çalışmaları yapan ve bilimi insanlığın hizmetine en iyi şekilde sunma gayreti içinde olan gerçek araştırmacılar, gece gündüz demeden lâboratuarlarda kâinat kitabını okuyup, içindeki hikmetleri anlamaya çalışırken, iş yapmayıp, lâf üreten bazı sözde bilim adamlarının bulunduğu bizim gibi ülkelerde ise, başkalarının çalışmalarını nasıl ateizm adına kullanabiliriz diye uğraşılmaktadır. Halbuki Batı dünyasında biyoteknoloji sahasında çalışan bilim adamlarının büyük çoğunluğu bu konulardaki felsefî yorumlarını, insanın, kâinatın ve hayatın mucizevî yönü üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Bu bilim adamlarının hedefi ateizm olmayıp, insanlığa faydalı keşifler yapmak iken, bunların buluşlarını alıp ateizm adına kullanmaya kalkanların elinde ise bilim adına hiçbir malzeme olmadığı hâlde, ideolojik düşüncelerine bilim süsü vererek bu çalışmaları maksatlarına âlet etmek istemektedirler.

Sözde tartışıyormuş gibi yaparak ve bilimsel bir hava vererek üst perdeden hükümler veren ateistlerin lâf kalabalığını ayıkladığınız zaman elde kalan yine her zaman olduğu gibi tesadüf, şans, kendi kendine yoktan var olma, tabiatın yaratması gibi binlerce defa çürütülmüş eski iddialarının tekrarından başka birşey değildir. Bu İdeolojik gözlüklü kişiler, sanki moleküler biyoloji ve genetikteki gelişmeler, bir Yaratıcı'yı reddetmeyi gerektiriyormuş gibi doğruluğu kendilerinden menkul akıl yürütmelerle herşeyi, inkâr adına çok iyi çarpıtabilmektedirler.

Bugün hiçbir inançlı ve vicdan sahibi bilim adamı, moleküler biyoloji ve genetik konusundaki faydalı gelişmeleri inkâr etmediği hâlde, kendi kendilerine bir hayalî düşman icat eden bu ateist düşünce sahipleri, sonra da kendi icat ettikleri hayali "yobaz

ve gerici bilim adamlarına" vururken, gerçek niyetlerini de daha kolay sergilemekte ve bütün dertlerinin aslında "dine saldırma" olduğu çok rahat anlaşılmaktadır.

Halbuki lam aksine, bir dine ve Yaratıcı'ya inanan gerçek bilim adamları, bu gelişmeleri tefekkür tabloları hâlinde karşılamakta, her buluş ve keşif onların imânlarının bir kat daha artmasına vesile olmaktadır. Dikkati çeken bir diğer husus da bu kişilerin, saldırılarında kullanmak için derledikleri malûmatın çok büyük çoğunluğunun semavî olmayan bâtıl inançlara (eski Mısır, Sümer, Antik Yunan tanrıları gibi) veya Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavî olmakla beraber, tahrif edilmiş dinlere ait olmasıdır. Geçmişte bilgi eksikliğine dayalı, tevhit akidesini iyi anlayamamaktan kaynaklanan, Allah'ın isim ve sıfatlarını bilememekten dolayı din adına yapılmış yanlış anlaşılmaları kullananlar, aslında ateizm yapalım derken kendi eksikliklerini, niyet ve nazar bozukluklarını ortaya koymaktadırlar.

Biyoteknoloji adına yazdıkları bir makalede, proleterya, emekçi sınıflar, burjuvazi, marksizm, tarikatlar, sihir, büyü, Napolyon, feodalite, lâiklik, v.s. gibi daha ne kadar alâkasız saçmalık varsa hepsini kullanarak, kendi ideolojik bakışlarını desteklemek için hiçbir akıl ve mantık örgüsüne dayanmayan iddialarla ortalığı karıştırmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Biyoloji tahsili yapmadığı, sosyal ve siyasal bilgiler gibi bir sahada çalıştığı hâlde sadece kulaktan dolma bilgilerle din düşmanlığı yapmak için uğraşanlara karşı, gerçekten konuyu bilen ve hiçbir çarpıtmaya ve değer yargısına yer vermeden namuslu olarak sadece biyoteknolojiyi yazan insanların olması ise sevindirici bir gelişmedir.

Tahrif edilmiş İncil'in dogmalarından kaynaklanan dünya merkezli kâinat anlayışını yıkan, maddeye ve çekim kanunlarına ait ilmî gerçekleri ispatlayan Galilei, Kepler, Kopernik ve Newton gibi hakiki Hristiyan bilim adamlarının keşiflerini bile ateizm adına kullanma saplantısı, maalesef benzeri birçok insanda görülmektedir. Astronomi ve astrofizik gibi akılları hayrette bırakacak olayların cereyan ettiği bilim dallarında, gezegenlerin bir ölçü, ahenk ve nizam içinde yollarını ve vakitlerini şaşırmadan fırıl fırıl döndüğü anlatılırken, kâinattaki müthiş ilim ve kudret eseri mükemmel dizaynı görüp, hayret ve takdir hisleriyle Allah'ın varlığını ve birliğini söyleyen bu bilim adamlarını bile, kendi niyet ve nazarlarıyla değerlendirmeye kalkmak herhalde bu bilim adamlarına has bir acayiplik olsa gerek.

Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmazken, nasıl olur da iç içe geçmiş milyonlarca harika sanatları taşıyan bir hücre tesadüfen veya kendi kendine oluşabilir? Allah'ın insanoğluna verdiği zekâ, akıl ve ilimle çalışarak yavaş yavaş çözmeye başladığımız ve derinliğine indikçe daha da kompleks mükemmelliklerini gördüğümüz hücrenin sırlarını araladıkça, cüzî bilgimiz ve gücümüzle küçük müdahaleler yapmamız, bazılarını şaşırtmış durumdadır. Halbuki dinimizin hiçbir sahih kaynağında bu hususta birşey yapılamaz veya yapılamayacaktır denilmemekte, aksine insanlığın faydasına, üretimin artmasına ve hastalıkların tedavisine yönelik her türlü çalışma teşvik edilmektedir. Birçok âyet Allah'ın nimetlerinden ve kâinattan bazı misâlleri verdikten sonra "akletmez misiniz, düşünmez misiniz, tefekkür etmez misiniz?" diye insanları düşünmeye ve araştırmaya teşvik ederken; peygamberlerin mucizelerinden bahseden birçok âyet, ilmin sınır taşlarını koyup, "ölüme bile geçici bir hayat rengi vermek" gibi bir duruma dikkat çekiyorken, birçok hadîs-i şerif de hastalıkların çarelerinin bulunacağından, genetik ilminin gelişmesiyle süt veren hayvanların veriminin artırılacağından, dev meyveler üretileceğinden bahsediyorken, bütün bunları yokmuş farzedip, kısır hayallerindeki bir dine karşı saldırmak için bilimi kullanan ve artık "dinin sonu geldi, insanlar yaratıyor" gibi bir saçmalık kişinin ancak kendi eksikliğini göstermekten başka bir işe yaramaz.

İnsanoğluna, eşyaya müdahale hususunda sınırlı bir ilim ve irade verilmesi, elde ettiği bilgileri sistematik biçimde biriktirip değerlendirmesi ve yeni tahlillere varabilmesi, onu hayvandan ayıran en temel özelliklerin başında gelir. Hayvandan ayrılan yönümüz sadece akıl ve fonksiyonlarının mahiyet ve seviye farkı olmayıp, kalbî ve vicdanî latifelerimiz de: inanmaya ve Allah'ı tanımaya uygun yaratılmıştır. Allah'a, metafizik âleme ve bu âlemlerin yaratıklarına inanma, tamamen kalbî ve ruhî bir ihtiyaç olduğu hâlde, aklın geniş faaliyet sahası içindeki çok çeşitli sorgulamaları iki yönde de gelişebilir. Birinci yolda; akıl kâinat kitabını atomlardan hücrelere, yer yüzünden en uzak yıldızlara kadar incelerken, her baktığı varlıkta Allah'ın birlik mührünü görür ve imanı artar, en harikülâde, en mükemmel sanat eserleri olan yaratılmışları hayret ve zevkle temaşa ederken, hissettiği iman lezzeti, aşk ve şevk. onu yeni ufuklarda Allah'ın yeni yeni İsimlerinin tecellilerini araştırmaya sevk eder.

İkinci yolda ise: akıl yine kâinat kitabını araştırmaktadır, fakat baştan kalbine ve vicdanına giden yolları kapattığı için daha doğrusu niyeti ve bakışı daha baştan bozuk olduğu için, yaptığı her araştırma, bulduğu her mükemmellik, yaratıklardaki hikmetler ve orijinallikler, onun bozuk bakışına ve niyetine çarpınca, abesiyete, hiçliğe dönüşür ve inkârını artıran bir mahiyet kazanır. Çok akıllı insanlar vardır ki, ilimlere ve kâinata bakışta bu zaviyeyi yakalayamadıklarından boşu boşuna yaşamışlardır.