Sızıntı Arşivi

Aralık 1991 · s. 483 · 7 dakikalık okuma

Biyolojide Gayecilik

Arif Sarsılmaz · Prof.Dr. · Biyoloji

Vücudumuzun ve organlarımızın şu andaki mükemmel şekli nasıl meydana gelmiştir? Başka türlü olsa ne olurdu? Gözlerimiz niçin çukurlara yerleşmiş de, burnumuz ortada bir çıkıntı yapmış? Diz ve dirsek eklemlerimiz öne-arkaya kıvrılıp hareket edebildiği halde, kafa kemiklerimiz niçin oynamaz biçimde dişlerle kenetlenmiş?

Bunun gibi yüzlerce soruyu, virüsden insana kadar kainattaki bütün canlı varlıklar için sorabiliriz. Her soruya alacağımız cevap ise ilmin o günkü sınırları içinde sayfalarca yazılacak kadar bol hikmetler ve ince sanatlarla doludur. Biyolojinin ayrı ayrı bütün dallarında ihtisas yapmış çeşitli ilim adamlarına "bu organ daha mükemmel hangi şekilde olabilirdi?" diye sorduğumuzda, kibirli bazılarının haricinde büyük ekseriyetinin "daha mükemmeli olamaz! Yapılacak işin neticesine ve fizyolojik fonksiyonuna göre bu organın en ideal şekli ancak böyle olmalıdır" cevabını verdiğini duyacağız.

Bizim, kendisinden ilham alarak uygun teknolojiler geliştirdiğimiz tabiattaki sanatın sırlı güzellikleri, gayesiz ve hikmetsiz olabilir mi? Bu soruların cevabını aramak için Biyoloji Felsefesindeki teleoloji kavramı içinde görülen münakaşalara biraz eğilmek gerekecektir.

Yunanca telos (son, maksat, niyet}ve logia (bilim) kelimelerinden yapılan teleology kelimesi Türkçemize gayecilik olarak çevrilebilir. Kelimenin ifade ettiği ma'nâyı "Her hadisenin bir hedefe varmak üzere plânlanmış olduğu ve her yaratılan organın bir vazifeyi görmek üzere bir gayeye matuf olarak yapıldığı" şeklinde özetleyebiliriz.

İdealist ve materyalist doktrinler arasındaki bitmeyen tartışmalardan birini teşkil eden teleoloji meselesi Finalizm denilen felsefi doktrin içinde yerini bulur ve böylece felsefenin başlıca problemlerinden biri olur. Teleoloji'nin felsefede temel problemlerden biri olarak ele alınmasının sebebi, mekanizm denilen görüşle çatışmasıdır.

Eski çağlardan 16. yüzyıla kadar canlılar dünyasındaki çeşitli hadiselerin izah tarzları büyük çoğunlukla teleoloji'ye dayanmaktaydı. Aristo'ya göre maddî, şeklî ve hareket ettirici sebeb ile gaye ve maksat (telos) birlikte dikkate alınmalıdır. "Heykeli çamur, mermer, keski yapmaz, heykelcinin kafasındaki heykel gayesi yapar" şeklindeki bir benzetme yapan Aristo, buna "tabiat" demiştir. Allah'ı ilk hareket ettirici Yüce Varlık olarak kabul eden Aristo daha sonrasını ise "tabiat" denilen bir kavramla izah etmeye çalışmıştır. Bununla beraber yine de tabiatın azami iktisat prensibinin olduğu ve gereksiz hiçbir işin görülmediği ve belli kanunların cari olduğu düşüncesi Aristo'da mevcuttur. Aristo'nun gayeciliğini bugüne tatbik edersek; bir mobilyacı tahtaları alır, ölçer, keser ve birleştirerek bir kütüphane yapar, sonra onu boyar ve camlarını takar, gayesi içine kitapların yerleştirileceği bir kütüphane yapmaktır. Kütüphane bitince maksat hasıl olmuş ve yapılan iş sona (finale) ermiştir. Burada aletler; keser, testere, boya ve cam birer sebebtirler. O sebebleri dilediği gibi kullanan ise mobilyacıdır. Aristo bu gayecilik anlayışına rağmen maalesef "tabiatçı" birer filozof olmaktan öteye gidememiş, Allah'ın isim ve sıfatlarını tamamen "tabiat" dediği şeylere vermiştir. Sanatkârı, yaptığı sanatının kendisi zannetmiştir.

Ortaçağda Farabî de insan tarafından yapılan eşyanın nasıl belli bir gaye için yapıldıysa, canlı varlıkların da belli gayeler için yaratıldığını söyleyerek, bunları varedenin Allah olduğunu bildirmiştir.

Daha sonra 16. ve 17. yüzyıllarda mutlak deneycilik anlayışı ve Descartes’in mekanizmi ile gelişmeye başlayan positivist fikirler, her türlü manevî ve gayeye matuf anlayışları yıkmak üzere hızla gelişmeye başlamıştır. Hristiyan dünyasının yıkılan kilise otoritesi ve tahrif edilmiş incilin yetersizliği sebebiyle karşısında güçlü rakib bulamayan ateizm cereyanları batıda böylece yayılırken, bütün bu faaliyetler ilim adına yapılıyordu.

Dünyayı bir makina olarak kurulmuş ve ayarlanmış şekilde gören mekanizmaya göre, Allah bu makinayı yaratmış ve ondan sonra kendi haline bırakmış ve karışmamaktadır. Akıl ve beden, ruh ve madde gibi mevcudatı "dualist" bir anlayışla gören Descartes'in sebeb olduğu mekanizm görüşü, aslında İlkçağ tabiatçılarının ve atomcularının ateizme giden düşüncelerine karşı çıkmak gibi iyi bir niyetle ortaya çıkmışsa da,neticede yine pozitivizm ve materyalizme çıkacak yollara girilmiştir. Allah'ın gücüne ve kudretine kendince bir sınır koyan, O’nu sadece makineyi plânlayıp yapan bir Usta olarak kabul eden bu sakat anlayışa batıdan daha o günlerde bile birçok tepkiler gelmesine rağmen bunları pek çok kişi tam olarak bilmemektedir. Francis Bacon, Berkeley, Basso, Boyle gibi birçok inanmış düşünür Allah'ın güç ve kudretine sınırlama getiren bu anlayışa karşı çıkmışlar ve oldukça kuvvetli delillerle tabiatçılığa ve mekanizmin sakat taraflarına karşı durmuşlardır. Galileo ve Newton gibi fizikçilerin getirdiği mekanist anlayış Descartes tarafından insan vücuduna tatbik edilmeye başlanmıştır. Ruh ile bedeni birbirinden ayıran Descartes, bedeni tamamen ruhtan bağımsız ve mekanik kanunlara göre çalışan bir makine olarak görmüştür. Descartes'in istikbalde neye sebep olacağını bilmeden yaptığı bu çalışmalar ilerde materyalizm ve ateizm gibi korkunç gelişmelere sebep olmuştur. Fizikî hadiselerdeki izah metodunu biyolojiye tatbik etmeye kalkan mekanist anlayış, canlılardaki hayat hadiselerini basite indirgeyerek, çok kötü bir çığır açmıştır.

Kant'a göre tabiatta hiçbir şey tesadüfe terkedilmiş olarak görülmez. Ayrıca Kant, bir iç gayelilik, bir de dış gayelilik olmak üzere iki tip gayelilik tarif etmiş ve gayeli bir determinizm anlayışını ortaya atmıştır.

Teleoloji'yi maneviyatçı bir açıdan ele alan Bergson'a materyalistler çok saldırmalarına rağmen o, verdiği misallerle hayvanlardaki sevk-i İlâhi hâdiselerini, göz veya eklemler gibi hususî vazifesi olan organları inceleyerek gayeciliğe büyük destek olmuştur. Bütün bunlara rağmen Bergson da açık bir şekilde dini düşünce ve Allan inancından bahsetmez. Meseleyi sezgi ve ilham gibi boyutlardan daha ileriye götüremeyen Bergson, her şeye rağmen maddecilik ve pozitivizm karşısında oldukça güçlü çıkışlar yapmıştır.

Organların işleyişindeki ve yapılarındaki mükemmelliği ortaya çıkaran ilmi gelişmeler her gün daha da çoğalıp, her organın yeni bir faydasını ve hikmetini ortaya koyması karşısında, materyalizmin acizliğini ve eksikliğini görüp, çaresiz kalan Jacques Monod gibi bazıları teleoloji'yi kabul etmeyip bunun yerine teleonomi kavramını koymaya çalışmışlardır. Bu kavrama göre canlıda önceden hesaplanamayan bazı zayıf veya güçlü kuvvetlerin ortaya çıkardığı bir eğilim vardır, ve bu da tesadüfen meydana gelmiş veya maddenin kendi içinde gizli bir güçtür vs.. şeklinde inkarcılığın asırlardır değişmeyen aynı düşüncelerinin biraz değişik şekilde ifadesinden başka birşey değildir.

Gayecilik anlayışının en güçlü ve ikna edici, kalbte hiçbir tereddüde mahal bırakmadan, aklı da en mükemmel şekilde kullanarak ortaya koyan Bediüzzaman Said Nursi, Hüseyni Cisrî, İmam Gazali ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi İslâm âlimleri, tebliğlerinde diğerlerinden daha başarılı olmuşlardır. Meselâ, Bediüzzaman'ın eserlerinde ekseriyetle baş vurduğu vücut, organ ve hücrelerindeki mükemmellik ve hikmeti nazara verme, bütün kainatın nebatat ve hayvanatın insanın hizmetinde oluşunu belirtme, tabiattaki mükemmel ahenk ve nizam içinde katiyen abesiyet bulunmaması gibi örnekler aslında biyolojik bakımdan teleolojik bir anlatım olup son derece tesirlidir, işte onlardan bir kaçı:

"Evet, bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve envâı, âlat ve edevatı arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki kemal-i sür'atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını defeder. Evet, semâdaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza, bulut ile arz arasında cereyan eden su alış verişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirmler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemal-i ciddiyetle zevilhayata lazım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir Müdebbir'in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.

Evet, şu teavün kanununa ittibaen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sayesinde, şu hayvanların erzakını yetiştiren nebatat izn-i İlâhî ile meydana gelir. Hayvanat da emr-i Rabbânî ile beşerin ihtiyacatını yerine getirir. Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları yardımlar bu dâvayı isbat eder. (1)

Ve keza, bütün envâın cüz'iyatında bir tasarruf var. Bu tasarruf, fâideli iş ve maslahatlar içindir. Ve nebatat ve hayvanatta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok menfaatler içindir. Küre-i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir tağyir var. Bu dahi büyük büyük gayeler içindir. Kâinatta hükümferma olan nizam ve intizamla beraber, faaliyet hususunda elvan-ı seb'a gibi tebarüz eden şu hakikatler bilbedahe bir Mutasarrıf-ı Hâkim, Kadîr, Fâil-i Muhtar gibi bütün evsaf-ı kemaliyye ile muttasıf bir Halikın vücub-u vücuduna yaptıkları delâleti, kâinat "Allahu Lâ ilahe illâ hû -Allah'tan başka tanrı yoktur." ile tebliğ ediyor.(2)

Bu misaller sadelik ve duruluk içinde o kadar güçlüdür ki, bunların karşısında aklı ve vicdanı olan bir materyalistin tutunması ve iddia ortaya koyması mümkün değildir. Canlılardaki mucizevî sanat harikalarının güzelliklerine ve inceliklerine işaret edilirken, sözü çok fazla uzatmayıp direk hedefe ilerleyen, en hassas noktalara ustaca parmak basarak, karşısındaki şeytanî düşünce sahiplerine hayat hakki tanımayan, mantığın en girift bilmecelerini kolayca çözerek kendine has bir üslupla meseleyi can damarından yakalayan Bediüzzaman'ın teleolojik misalleri inkârcılık ve ateizm bataklığında çırpınanların imdadına koşmaktadır.

Teleolojik misallerin esas kaynağı ise Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bir çok âyetin sonunda,

"...düşünmez misiniz? ...tefekkür etmez misiniz? ...akletmez misiniz?" şeklinde biten ifadelerin pek çoğunun baş tarafında bazen gizli, bazen açık olarak teleolojik bir anlatım veya misal vardır.

Batının en büyüklerinin bile yalpalayarak, bata-çıka yürüdükleri ve tedavi edelim derken yeni yeni yaralar açtıkları sözde felsefik meseleleri, Kurân'dan aldıkları ışıklarla nurlu ufuklara erdiren İslâm âlimlerinin eserlerindeki aklı, kalbi ve ruhu itminana erdirici hususiyetteki birçok mesele, günümüzün inançlı ilim adamları tarafından asrımızdaki ilmi gelişmeler çerçevesinde tekrar ele alınmayı beklemektedir. Böylece âlemşümul olan dinimizin ve Yüce Kitab'ımızın güzelliklerini bir kere daha ilim lisanıyla gözler önüne sermiş olacak, üç asırdır geri kaldığımız batı karşısında tekrar ilerleme ve öne geçme yoluna girmiş olacağız.

NOTLAR

1- Mesnevi-i Nuriye, s. 14–15

2- Mesnevi-i Nuriye s. 55